28 Ekim 2007 Pazar

Kesmeşeker - Şeyler Arasında



Bugünlerde sıkça bıktığımı bu yarıştan
Anneme söyleme istersen
Zamanımın çoğunu orada burada
Geçirdiğimi biliyor zaten...

Uçuyorum bazan, haberiniz yok!
Best of'larım yüksekte, yayınımız yok...
Televizyonda hırslı çocuklar,
Bırakınız koşsunlar, zincir yettiği kadar...

Her şey değişmiş aynı kalmaya
Ayın yarısı kayıp bu ara
Bulmaya çıkmışız da
Sen yalan söylemişsin annene.

Yaptığım her şey bir şey için ama
O bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor...
Böylece bir yere varmadan geçtim,
Aranızdan... aranızdan...

Şeyler arasında bişeymişim ben
Aşık olsam şeytanlarım ağlar maziden
Deniz kumundan çok şehir tozuna
Aşina oldu yüzüm son zamanlarda.

Her şey değişmiş aynı kalmaya
Ayın yarısı kayıp bu ara
Bulmaya çıkmışız da
Sen yalan söylemişsin annene.
Yaptığım her şey bir şey için ama
O bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor...
Böylece bir yere varmadan geçtim,
Aranızdan... aranızdan...

Yaptığım her şey bir şey için ama
O bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor...
Böylece bir yere varmadan geçtim,
Aranızdan...

Hiç

Yaklaşık bir ay geldi geçti ve ben buraya hiçbir şey yazmadım. Bu bir ay içinde gerçekten üzüldüğüm, etkilendiğim, sevindiğim bir şey olmadığından ya da başımdan buraya yazacak kadar değerli hiçbir şey olmadığından mıydı bu, bilmiyorum. Gerçekten üşeniyor muydum, yoksa artık çok az kişinin okuyor olduğunu düşündüğüm bu sayfaya yazmaktan sıkılmış mıydım? Yazdıkça aslında kendimi tanımaktan çok başkalarına kendimi tanıtma gayretine mi kapılmıştım, yoksa sonu gelmeyen enteresan bir seride ya da yıllarımı almış olan bir romanda başarısızlığa uğramış olduğumu düşünüyor ve bu içten içe beni üzüyordu da çocukça bir öfkeyle kalemimi mi kırıyordum? İnanın bunları hiç mi hiç bilmiyorum.

Bugünlerde sıkça bıktığımı bu yarıştan
Anneme söyleme istersen
Zamanımın çoğunu orada burada
Geçirdiğimi biliyor zaten...

Son beş haftasonumun dördünü, bazısı iki gün süren dört oturumlu, bazısı aynı güne denk gelen tek oturumlu beş ayrı sınava girerek değerlendirdim. Aslında yazım gücünün hayatın ta kendisinden geliyor olduğunu bilsem de bu can sıkıcı süreç içinde her gün belki de onlarca kez elektronik posta kutumu açıp hiç ileti gelmediğine şahitlik etmek, siyahkahve'de ya da çeşitli sözlüklerde vakti zamanında yazdığım şeylerin yorum alıp almadığını kontrol etmek, televizyonda daha önce hiç ilgimi çekmemiş olan çeşitli spor müsabakalarını seyretmek ve aslında
'hiçbir şey yapmayarak' ya da en azından 'hiçbir şey yapmamaya çalışarak' zaman öldürmek gibi bir görev edindim kendime. Başarılı oldum.

Yaptığım her şey bir şey için ama
O bir şey hiçbir şeyi değiştirmiyor
Öylece bir yere varmadan
Geçtim aranızdan...

Bugün, belki hiçbir şey yapmamanın sıkıcılığını görmüş, belki dünyanın en güzel şeyinin kendini ifade edebilmek olduğunu anlamış, belki hiç kimsenin ve hatta kendimin bile farkında olmadığım bir küskünlüğün geçip gittiğini hissetmiş ya da belki de çok sevdiğim insanların baskılarına dayanamamış olduğumdan yazıyorum. Üstelik henüz bu satırları tamamlamamışken bile içimde hem en kısa zamanda tekrar buraya bir şeyler karalamak coşkusunu, hem de birkaç ay daha kendimi nadasa bırakmak isteğini aynı anda taşıyorum.

Her şey değişmiş aynı kalmaya
Ayın yarısı kayıp bu ara
Bulmaya çıkmışız da
Sen yalan söylemişsin annene
...

21 Eylül 2007 Cuma

Bişkek



Dün gece penceremde şarkılar yazdım sana
Bilmem duydun mu beni
Dün gece bir martıya fısıldadım ismini
Bilmem buldu mu seni.

Şimdi yalnızım dilimde eski bir şarkı
Yürüdüm bomboş sokaklarda
Seni ararken gözlerim doldu yine
Unutma beni uzaklarda

Beni sen anlardın tek sen
Sen de gittin neyleyim ben

2001 Mart, Ankara

Yıllar öncesinden kalan bu şarkıyı bugün birkaç kez dinledim. Yazdığım akşamı, kayıt edilmesinden önce geçen bir senede yaşadağım büyük sıkıntıları, şarkıların kayıt sürecinde bütün sıkıntılarımdan mucizevî bir şekilde arınışımı hatırlıyorum. Ancak tüm bu olan-biten içinde beni en çok mutlu eden şey, yıllar sonra bu şarkıyı artık hayatın alışılagelmiş dinginliğinde dinleyebiliyor olmam.

18 Eylül 2007 Salı

Bedel

Gecenin geç bir vakti, kafası haddinden fazla karışık bir adam eve dönmüştü. Dönüşünü öfkeyle beklemiş olan karısı, –neden bilinmez– adam eve geldiğinde çok istiyor olsa da onunla kavga etmekten kaçınmış ve tek söz söylemeden yatak odasına girmişti. Oysa gecenin sessizliği fazla uzun sürmeyecekti.

Adam, uyumadan önce kızını görmek istiyordu. Odasına girdiğinde onu ayısına sarılmış, yatağında otururken buldu.

-Sen uyumadın mı?
-Uyumadım, seni bekledim.
-İşlerim vardı canım, erken gelemedim.

Kızını öptü. Bir gün onun da bu kadar büyümüş olabileceğine inanmazdı. Oysa şimdi o, okul çağına gelmişti ve aslında olan-bitenin fazlasıyla farkındaydı.

-Baba?
-Efendim.
-Sen sigara mı içtin?
-Hayır canım içmedim, ama kokusu üzerime sinmiş olabilir.
-Baba?
-Efendim bi’tanem.
-Annemle ayrılacak mısınız?
-Bu da nereden çıktı?
-Annem telefondaki arkadaşına öyle söyledi.

Adam, karısının –sandığının aksine– yeterince sakin olmadığını o zaman anladı. “Sen uyu, meleğim” dedi kızına. “Merak etme, her şey yolunda.”

***

O akşamı iş arkadaşlarından birinin evinde geçirmişti oysaki. İş çıkışı toplanmışlar, gülüşüp eğlenmişler ve saat ilerleyip kalabalık seyrelinceye kadar çakırkeyf olmuşlardı. “Bu gece burada kal” demişti kadın. “Berk ve Nurten de kalacaklar.”

***

Kızının üzerini örttükten sonra koridora çıktı. Eşinin hediyesi olan ve ailenin bütün fertlerinin yer aldığı yağlı boya tablo asılıydı duvarda. Dördüncü evlilik yıldönümleri için eşinin hediyesiydi. Henüz her şey bu kadar karmaşıklaşmamışken, hâlâ birbirlerini çok seven iki sevgiliyken hiç şüphesiz çok daha fazla şey ifade ediyordu bu tablo. Şimdi ise o tabloda sanki güzel günlerin, o süslü, boyalı mutlulukların giderek solmakta olduğunu görüyor ve karşısında kendi hâline bütün küstahlığıyla gülümsemekte olan çehresine iğrenerek bakıyordu.

Yatak odasına girdiğinde karısının sırtını kapıya dönmüş, uzanmakta olduğunu gördü. Küskünlüğünü kırmanın zor olacağını biliyor, söze nasıl başlaması gerektiğini bilmiyordu. Bir süre odada oyalandı, ceketini dolaba astı, cüzdanını komodinin üzerine koydu.

“Bize ne oluyor Ayla?” diye sordu ona. Kadın beklediği üzere ilk seferde karşılık vermedi. “Ayla uyumadığını biliyorum, lütfen konuş benimle!“. Bir süre daha karşılık alamadı. Neden sonra “Uyumaya çalışıyorum Kemal, lütfen yine tartışmayalım.” dedi kadın. Nitekim evliliklerinin ihtiyacı olan son şey, gecenin bir vakti, hem de kızları yan odada uyumaktayken girişecekleri bir tartışmaydı.

***

Kalabalık dağılmış, Bahar’ın evinde Berk ve Nurten’den başkası kalmamıştı. Gece boyunca bir şekilde müsaade alıp evine dönmeyi aklından geçirdiyse de, her seferinde Bahar ona engel olmuştu. Şimdi o Nurten’le mutfağa girdiğinde, kendisi Berk’le salonda yalnız kalmıştı.

-Berk, saat geç oldu. Ben artık kalkayım da, Melisa’yı göreyim uyumadan.
-Yahu ne kadar pimpirikli adammışsın be kardeşim! Melisa kocaman kız oldu, uyur kendi başına. Hem dur bakalım, bu gece daha neler olacak kimbilir!

Berk bunları söylerken sinsi sinsi gülümsüyordu. İçtiği şaraptan olacak, gözleri zaman zaman kayıyor, yerli yersiz kahkahalar atıyordu.

***

-Beni düşünmüyorsan, kızını düşün. Kaç kere kalkıp yanıma geldi seni sormaya biliyor musun?
-Seni telefonda duymuş Ayla, elbette gelir. Biraz daha dikkatli olamaz mıydın?
-Olamazdım efendim! Bunları akşamı başka kadınların kollarında geçirmeden düşünecektin!
-Ne saçmalıyorsun sen ya! Ne kadını?
-İnkâr etmeye çalışma Kemal, gözümden iyice düşüyorsun.
-Ayla saçmalama, beni tanımıyor musun? Ben öyle biri miyim?

Karısı cevap vermedi. Bu suskunluk, kocasının söylediklerini kabullenmiş olmasından değil, söyleyeceklerinin tesir etmeyeceğini bilmesinden kaynaklanıyordu.

***

Berk ve Nurten karşı kanepede oturuyorlardı. Berk elini Nurten’in beline dolamış, onu konuşma aralarında boynundan ve yanaklarından öpüyor, dudaklarına minik öpücükler konduruyordu. Hatta aldığı alkolün de etkisiyle zaman zaman kontrolünü kaybediyor ve kadının balık etli vücudunu okşamaya, kalçalarını, göğüslerini sıkmaya da çalışıyordu ama Nurten ona izin vermiyordu. Ondan yüz bulamayınca da, biraz utancından biraz da şansını zorlamak için “Ben bu kadına aşığım” diyordu ve gülüşüyorlardı. “Dilber yahu” diye de ekliyordu. “Fıstık gibi!”

Bahar’ın kendisine “Bir kadeh daha doldurayım mı?” diye sorduğunu duyduğunda o kadehin bir dönüm noktası olacağını sezebiliyordu. Sanki o kadehi içse, kendisini Bahar’ın kollarından kurtaracak gücünü yitirecek, gece boyunca karşı koymaya çalıştığı şeye yenilecekti. Ona ‘teşekkür ederim, almayayım’ demeye hazırlanırken kadının, yanıt beklemeksizin şarabı kadehine doldurmakta olduğunu fark etti.

***

-Kadının kim olduğunu bilmek bile istemiyorum Kemal. Lütfen tek kelime etme.
-Hayatım, akşam iş yerinden arkadaşlarla toplandık, inan aklından geçenlerin hiçbirisi yaşanmadı.
-Sana güvenemiyorum Kemal, bundan sonra da güvenebileceğimi sanmıyorum. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil, anlıyor musun? Hiçbir şey!

Karısının ağlamak üzere olduğunu görüyor; ancak böyle zamanlarda ağlamayacak kadar güçlü bir kadın olduğunu da biliyordu.
-Ayla gayret gösterelim, kestirip atmakla düzelecek mi her şey?
-Üzgünüm Kemal, böyle olsun istemezdim ama bunu yürütemeyeceğim.
-Ayla ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?
-Lütfen ısrar etme, her şey daha da çirkinleşmeden bitirelim. Yarın ilk iş bir avukat bulacağım, sana da tavsiyem bu işi uzamadan bitirmemize yardımcı olman.

Kemal öfkelenmişti. Sinirinden terlemiş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti.

-Peki ya Melisa, ona hiç mi acımıyorsun?
-Kemal beni aldattın! Sorunlarımızın hepsini çözebilirdik, inan; ama beni aldattın!

Ona karşılık vermedi. Dolaptan ceketini aldı, komodinin üzerindeki cüzdanını cebine koydu ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken arkasını dönüp “Öyle olsun Ayla” dedi. “Ama inan, seni gerçekten aldatmadım. Sen aslında beni terk etmek istediğin için bunu bahane ediyorsun.”

***

Bahar yanıbaşında çırılçıplak uyuyordu. Çarşaf üzerinden sıyrılmış, bronz teni, yuvarlak omuzları gecenin karanlığına sızıyordu. Yarım saat kadar öncesinde deliler gibi seviştiği, vücudunun her yanında bambaşka bir güzellik bulduğu kadın, artık onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.

Parmaklarının arasında hayatında ilk kez dumanını ciğerlerine göndermekte olduğu sigarası, sol elinin yüzük parmağında artık neyi temsil ediyor olduğunu daha iyi anlamaya başladığı altın parçası ve kalbinde tarifi mümkün olmayan bir sıkıntı ile günahlarının bedelsiz kalıp kalmayacağını sorguluyordu.

“Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annelerini sevmektir.”
Theodore Hesburgh

30 Ağustos 2007 Perşembe

Küskünüm


Çocukmuşum, konuşmuşum ölçmeden
İncinmişim incitmişim seni…
Bakışların korkmuş gözlerimden
Uçuvermişsin birgün ellerimden

Farkı kalmamış gördüğüm şehirlerin
Tadı kalmamış kurduğum hayallerin
İsmin kalmış her anışım acı bana…
Yitirmişim… yitirmişim seni sevgi…

Küskünüm dünyaya… gelme üstüme
Küskünüm gözlerine bakma gözlerime
Ellerini uzatma tutarım belki de…
İncinirsin sonra inciniriz…

2002 Şubat, Ankara...

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Ayrılık Akşamı

Yağmurlu havaları eskiden beri sevmezdi. Gökten düşen ilk yağmur damlası, yüreğine bir telaş düşürüp, ona eve çağrılmadan önce arkadaşlarıyla biraz daha fazla, biraz daha keyfini çıkartarak oynaması gerektiğini hatırlatırdı hep. Balkona çıkan annesinin sesi yağmur damlalarına karışırken yüreğine o taşın oturmasına, boğazında bir şeylerin düğümlenmesine, aslında gizli gizli ağlıyor olduğu anlaşılmasın diye arkadaşlarının yüzüne bakamıyor olmasına sebep olurdu. Yahut da hâlâ bir parça gücü varsa "Lütfen, birazcık daha!" diye seslenirdi yukarıya.

Oysa bugün, tam da o günlerin üzerinden yıllar geçmişken, önüne geçemediği şeyleri biraz olsun kabullenebilmeyi öğrendiğini sanıyordu. Radyoyu açmış, silecekleri en son derecesinde çalıştırmıştı. Ara sıra dikiz aynasından ona bakıyor, onun kendileriyle havaalanına kadar gelmek isteyen arkadaşlarıyla sohbetlerine kulak veriyor ve aslında düşünmesi gereken şeyleri bir kenara atıp detaylarla oyalıyordu zihnini. Birkaç saat içinde, tanıdığı, bildiği ve sevdiği her şeyi geride bırakarak onlardan uzun bir süreliğine uzaklaşacak olan arka koltuktaki adam gibi, o da kabullenmesi gereken gerçeği önemsemiyordu.

Biliyordu ki, artık eve geldiğinde onunla hiç konuşmayan, televizyonun başına geçip geç saatlere kadar haberleri izleyen birisi olmayacaktı evde. O odasında ders çalışırken, odasına hiç uğramasa bile salonda oturduğundan emin olduğu o adamın varlığı kaplamayacaktı hiçbir yeri. Eve geç geldiği gecelerde o dönene kadar bekleyen sert adam, kapıdan içeri adımı attığında da tek söz söylemeden yatmayacaktı artık.

Düşüncelerinden sıyrılmak için radyonun sesini birazcık daha açtı. Yine billur sesli kadın türkücü, o kahrolasıca türküyü söylüyordu. Farkında değildi ama bazı duyguları çok yoğun yaşadığı anlarda dinlediği her şarkı zihnine kazınır ve onları her dinlediğinde kendisine aynı duyguyu, aynı yoğunlukta yaşatırlardı. Bunu da öğrenecekti ve bütün şarkıların aslında aşk için yazılmıyor olduğunu da o an anlayacaktı. Yine de o akşam bu duyguyu kaldıramadı, radyoyu kapattı.

***

Kocaman bir pencerenin önünde, havaalanının o boğuk, neden olduğunu bilmediği bir şekilde puslu havasını soluyor, nefessiz kalıyordu. Hemen ilerisinde, o çok sevdiği adamı taşıyan ve karşısında kendisini küçücük hissettiren apartman büyüklüğündeki uçak az sonra yerinden kalkacak ve onu kocaman bir gerçeklikle baş başa bırakacaktı. Belki de ilk kez o an pişman oldu onunla beraber zaman geçirme fırsatlarını uyku, televizyon, bilgisayar gibi bahanelerle harcadığına, nedensiz yere de olsa ona sarılmaktan utandığına, hoşlandığı pek çok kızdan esirgemediği "seni seviyorum"unu ondan esirgediğine... Yine de o akşam, tıpkı yıllar öncesindeki gibi bir çocuktu. Yüreğine o taş çoktan oturmuş, boğazında bir şeyler çoktan düğümlenmişti bile. "Lütfen, birazcık daha!" diyemedi. Sadece yağmuru yararak havalanan uçağa içinden çocukça küfürler etti, hepsi bu.

15 Ağustos 2007 Çarşamba

Good

Yaşadığı her şeye rağmen iyi kalmış, hayat onu nereye sürüklerse sürüklesin yüzündeki tebessümünü korumuş, hep kötülere denk gelip de hâlâ bir şeylere inancını koruyabilmiş insanları seviyorum.