5 Mayıs 2008 Pazartesi

Üstadla Akşam Yemeği

Evime dönerken belki de yüzlerce kez geçmişim önünden. Tunalı’nın o cafcaflı kalabalığının içinde kaybolmuş, küçücük bir Ege lokantası… Zeminden yarıya kadar mavi, yukarısı beyaza boyanmış duvarlar, ahşap sandalyeler ve masalar, duvarlarında denizi çağrıştıran türlü türlü resimler, küçük ahşap pencereler, pencerelere takılmış beyaz kalın kumaştan, uçları örgülü saçaklı perdeler… Sanki hayatın bir coğrafyasından çalınmış, denizi olmayan, havası boğuk, kışları, yazları ve hatta insanları kurak bu şehre oturtulmuş bir tablo, birilerinin hayatlarından küçük bir kesit… “Rezervasyonumuz vardı.” diyorum. Garsonlar onu tanıyorlar, “henüz gelmedi” diyorlar. Masaya geçip bekliyorum.

Beklerken, onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Kuruldaki büyük salonda, kendini fark edemeyeceğimiz kadar tenha bir köşede çalışıyordu. Bulunduğumuz yeri, konumumuzu, etrafımızdakileri henüz yadırgamakta olduğumuz o dönemlerde bizi kendine has, o mesafeli, ciddi üslubuyla defalarca uyardığı anlarda gözlerinde gördüğüm o bakışları hala net bir şekilde anımsıyorum. Her ne kadar zaman içinde daha çok zaman geçirme fırsatı yakalamış ve bu sayede kendisiyle –iş arkadaşlığı boyutunu aşmamak üzere- iyi bir diyalog kurmuş olsak da, benim için o akşam karşımda oturacak kişi, kendine ait o bilinmezliği, o gizemi hala korumakta olan biriydi.

Kapıda belirdi. Üzerinde koyu renkli bir kanvas, parlak yeşil ve beyaz ağırlıklı bir tişörtü vardı. Eğitim Dairesinde, Kurulda gördüğüm halinden uzak, bir gün gelip de onun gibi bir insan olup olamayacağımızı sorgulatan kişinin aksine, bize daha çok benziyordu. Beni beklettiği için özür dileyerek geldi yanıma. Park yeri bulamadığından, para çekmek için oyalandığından bahsetti. Oysa ben, o an pek çok dönem arkadaşımın, benim yerimde olup o anı yaşamak isteyeceğini biliyor, içten içe bir mutluluk duyuyordum.

Mezeleri benim seçmeme izin verdi; ancak pek çoğu Akdeniz mutfağından olan mezeler içinde karar vermekte zorlandım. Zeytinyağlı domates kurusu ve patlıcanlı bir tane seçtim, o da “Girit Peyniri’ni tatmalısın” diyerek bir tabak da ondan koydurdu.

“Seni son günlerde çok münzevi görüyorum” dedi neden sonra. Sanki bütün içekapanıklığımı, durgunluğumu, belki biraz daha az gülüyor, sanki birazcık daha çok sıkılıyor olduğumu görüyordu. “Arkadaş grubunu da değiştirdin gördüğüm kadarıyla” dedi. Haklıydı.

Ona yaşadıklarımdan, hayatımdan, pek çoğu aynı evde, aynı odada, aynı insanlarla geçmiş yaşantımdan, beni bekleyen hayattan, bilmediğim bir şehirde yabancısı olduğum insanlar arasında, gördüğüm, nüfuz ettiğim her şeye yabancı hissetmekten, yalnız kalmaktan ve daha da önemlisi yalnızlığa alışmaktan ziyadesiyle korktuğumdan, daha önce beni bir şekilde bulmuş ve yeniden üzerime yapışmasından korktuğum hastalığımdan, annemin beni her özlediğinde yüzünde çıkan yaralardan, onu her gördüğümde çektiğim vicdan azabından ve belki de sadece beni ilgilendiren onlarca şeyden bahsettim. “Misafirliğe gittiğim evlerde uyuyamıyorum, yolculukları ise hiç sormayın…”

Beni büyük bir sabırla dinledi. “Ben de senin gibiydim” diye karşılık verdi. “Şimdi başımı koyduğum yerde uyuyorum, buna alışıyorsun.”

Sanki hep eksik konuşuyor, söyleyeceklerini susuyordu. Tam ağzını açıp bir cümle daha kuracakken susuyor, şarabından bir yudum alıyor ve benim söze girmemi bekliyordu.

Ona yaptığım iltifatlara, kendisinin üzerimizde bıraktığı etkiye, çalışkanlığına, bize çok güzel bir örnek teşkil ettiğine, onu bankada çok iyi yerlerde görmek istediğimize yönelik sözlerimi büyük, hiç yapay olmayan bir tevazu ile karşılıyor ve “benim görevim bu, bunun için para alıyorum” diyerek bu iltifatlara teşekkür etmekle yetiniyordu.

“Peki üstadım, çok zorlandığınız, bu işi seçmiş olduğunuz için pişman olduğunuz bir an oldu mu?” dedim. Tahmin ettiğimin aksine “oldu” dedi. Bir ilçede teftişte olduğundan ve o dönemde annesinin rahatsızlandığından bahsetti. Babasını on sekiz yaşındayken kaybetmiş, annesini de o süreçte yitirmiş. “Ama bu benim işimdi, benim geleceğimdi.” dedi. “O kararsızlığı yaşarken oturup düşündüm. İyi ya da kötü bir karar vermeliydim. Bu belirsizlikle yaşayamazdım.” diye ekledi. Garson ara sıcak olarak Kalamar getirip masamıza bıraktıktan sonra da “ben de devam etmeyi seçtim” dedi.

Konuştukça ona belki de özel gelebilecek şeyleri sormaktan çekinmemeye başladım. Özel hayatı, aile ilişkileri, yoğun bir tempoda çalışıyor olmasının kendi seçimi olup olmadığı gibi bir sürü konuda sorular ürettim. Her seferinde “belki çok özel olacak ama…” demeyi de ihmal etmedim ve o da her seferinde “hayır, özel değil” diyerek kibarlık göstermekten geri durmadı.

Evlenmemesi yaptığı işle, turneyle ilgili değilmiş. O doğru kişiyi bulamamış. Bizim eğitimimizle ilgilendiği için Kuruldaki işleri aksıyormuş ve o açığı kapatmak için de geç saatlere kadar çalışması gerekiyormuş. CNBC-E dizilerini izliyor, içlerinde benim de çok sevdiğim birkaç tanesini kaçırmamaya özen gösteriyormuş. Zaman zaman o lokantaya tek başına gelip, tek başına güzel bir akşam yemeği yemeyi çok seviyormuş. Garsonların hiçbirisiyle özel bir diyaloga girmemiş ama herkes onu gidip gelmelerinden tanıyormuş. Resim yapmayı çok seviyormuş. İyi bir aşçıymış; ancak turneler boyunca bu yönünü geliştirememiş olduğu için üzülüyormuş. Spor müsabakalarından hazzetmiyormuş. Onun için en keyif veren spor dalı artistik patinajmış.

Kalkan balığımızı yerken bana “beni herhangi bir konuda, aileyle ilgili, işle ilgili ya da özel konularla ilgili rahatsız edebilirsin. Bunu açık bir çek olarak düşün, gece on bir, on iki, ne zaman istersen” dedi. Bu uzun zamandır birinden duyduğum en güzel sözlerden biriydi belki de. “Teşekkür ediyorum üstadım” dedim. O anın değerini çok iyi biliyordum.

Geç saatlere kadar oturduk, patlıcan tatlımızı da yedikten sonra hesabı istedi. Ona arabasına kadar eşlik ettim. Artık birbirini daha iyi tanıyan, birbirlerinin hikayelerini dinlemiş, onlara kendince yorumlar getirmiş, o kısa süre içinde duyduklarından kendi hayatlarına da bir şeyler katmış, bu katkıları başkalarına da ulaştıracak iki iş arkadaşı olarak el sıkışarak ayrıldık.

O akşamdan aklımda yer eden en önemli şey ise, kendinden küçük iki kardeşini bir yıldır görmediğini söylediğinde yüzümde beliren şaşkınlığa karşın söyledikleriydi: “Bazen sevdiklerinin bir yerlerde yaşıyor olduklarını bilmek bile yetiyor insana…”

30 Nisan 2008 Çarşamba

Çocukluğumun Karanlık Sokakları

Keçiören… Dünyaya gözlerimi açtığım yer. Popoma ilk şaplağın atıldığı, ilk kez ağladığım, sıkça altıma yaptığım, gülücüklerimle ailemi, özellikle de annemi mutlu edebildiğim yer. Yıllar sonra yeniden buradayım.

“Hatırlıyor musun, seni şu parka getirirdim?” diyor ablam. Birkaç salıncak var, bir de kaydırak. Anımsamıyorum. “Şu yol Fevzi Çakmak İlkokuluna çıkıyor.” diyor. İlk önlüğümü giyip, yakamı takıp boyum kadar çantamı, içindeki yumurtanın kötü kokusunu hala hatırladığım beslenme çantamı ve bana bir gün boyunca -nedense- hiç yetmeyen suluğumu alıp aynı zamanda öğretmenim olan annemin elinden tutup yollarına koyulduğum; ancak sadece beş-altı ay öğrencisi kalabildiğim okulu da hatırlamıyorum. Sadece ismi tanıdık geliyor ve haşlanmış yumurtadan bir kez daha tiksiniyorum.

Papazderesi denilen bir yerden geçiyoruz. Çocukluğumun korkuları su yüzüne çıkıyor. Kim bilir hangi akşam, kim bilir hangi sebeple o yoldan geçmişiz, evler üstüme üstüme yürümüş, biraz daha sokulmuşum babama. Belki de oyun oynarken –muhtemelen kovalamaca- kaybolmuşum, sonra hava kararmaya başlamış, içime tarifi mümkün olmayan bir korku düşmüş, ağlayarak evi aramaya koyulmuşum, tanıdık bir iki yüz görmüşüm, içim biraz rahatlamış ve en sonunda eve götürülmüşüm, annem de azıcık dövmüş, “Ne işin var ta Papazderesinde!” demiş, isminden bile ürkmüşüm. “Eski haline hiç benzemiyor buralar” diyor ablam, oysa ben hala aynı korkuyorum o sokaklardan.

Karanlığın içinden geçiyoruz. Çocukluğumun şeytanlarını çırılçıplak görebiliyorum. Köhne evlerin yerini kocaman bloklar almış, artık evlerin önünde park etmiş araçlar da görüyorsunuz ve havayı saran o kötü kömür kokusu da kalkmış. Ama yine aynı geliyor her şey bana, sevemiyorum havasını, kokusunu.

“Bak burası İncirli” diyor neden sonra. Kafamda yavaş yavaş bir şeyler şekillenmeye başlıyor o an. İşte köşede abimin elimden tutup getirdiği videocu, karşı tarafında boş şişelerle gelip dolularını aldığımız depozitolu gazozlardan satan bakkal, biraz ilerisinde de dondurma aldığımız pastane… O an hatırlıyorum. Yıllar öncesinde bir akşam, o pastaneden dondurma almışız, hemen yanındaki yokuştan evimize yürüyoruz. Önüme değil de, elimdeki dondurmaya bakıyorum yalarken. Birden abimlerin çok gerisinde kaldığımı görüp koşturuyorum. O an yandaki evin bahçesinde bir köpek havlıyor, yere düşüyorum, dizlerim kanıyor, kollarım sıyrılıyor. Ancak ben en çok yere yapışmış olan dondurmama üzülüyorum. “İyi misin, canım?” diyor ablam, ben ise derin bir nefes çekip yıllar sonra köpeklerden hala bu kadar korkuyor olmama şaşıyorum.

Yolda ilerledikçe daha aydınlık sokaklara, geniş bulvarlara varıyoruz. Arkamızda bıraktığımız yalnızlığın aksine sokakta insanlar görüyoruz. İki sevgili bir taksi çevirmiş, muhtemelen bir bardan çıkmış üç-dört genç şakalaşıyorlar, iş yerinden yeni çıkabilmiş bir memur otobüs bekliyor. İçim daralıyor, pencereyi açıyorum.

Eve varıp üzerimdekileri bile çıkarmadan yatağa uzandığımda fark ediyorum ki, artık ayaklarım yataktan taşıyor.

20 Nisan 2008 Pazar

1989

yaşım daha yedi veya sekiz, teyzemlere gitmişiz, niksar'dayız. teyzemin kızı var ben yaşlarda, günlerimi onunla oyunlar oynayarak, bahçe içindeki evlerinde kedileri kovalayarak geçiriyorum.

mevsimlerden de yaz, en güzel doğal meyveler satılıyor pazarda. kayısı almışlar kilo kilo, çekirdeklerini biriktiriyoruz. biraz biriktirip kırıp yiyeceğiz içlerindeki bademleri. ikimizin de elinde birer tas, yanımızdan ayırmıyoruz.

bir gün evlerine misafir geliyor. misafirin çocuğu var biz yaşlarda. ama tabi biz teyzemin kızıyla çok iyi ikili olmuşuz, çocukla ilgilenmiyoruz. o da bir kenarda, annesinin dizinin dibinde oturuyor. ayrıca şimdi daha net hatırlıyorum da, ben akça pakça şehirli çocuk durumundayım, çocuğun ise saçları bitlenmesin diye üç numaraya vurulmuş, kavruk bir teni var. biraz da yabancılıyorum onu, yanına yaklaşmıyorum.

mutfakta da yemek pişiyor, bakıyorum patates kızartıyor teyzem. hemen kızarmışların üstünden almak için kayısı çekirdeği tasımı masanın üzerine koyup koşturuyorum. bir-iki tane patatesi ağzıma atıp arkamı dönünce bir bakıyorum ki, teyzemin büyük oğlu (yaş: 20) bir avuç kayısı çekirdeğini almış. saldırıyorum üzerine "versene çekirdeklerimi" diye. o sırada fark etmemişim ama hemen yanımızda misafir çocuk varmış. ben öyle ağlak ağlak teyzeoğluna saldırınca avucundaki kayısı çekirdeklerini uzatıyor çocuk. o an anlıyorum ki bizim kayısı çekirdeklerimize imrenmiş, teyzemin oğlu da çocuğa vermek için almış bir avuç.

almıyorum çekirdekleri, "sen ye" diyorum. utanıyorum...

13 Nisan 2008 Pazar

Eğitim Dairesi Başkanlığı Kütüphanesi - 02.30

Eğitim Dairesi Başkanlığı Kütüphanesinin gece saat iki buçukta ne kadar hüzünlü bir yer olabileceğine inanmazdım. Aslında gördüğüm her kütüphanenin içinde bir parça yalnızlık, bir parça terkedilmişlik barındırdığını biliyordum. Okunmamış, kimbilir kim tarafından ne zorluklarla yazılmış onlarca kitap vardı içlerinde. İnsanların çoğu televizyonları başında magazin programlarını, futbol sohbetlerini izlerken, bir kısmı diskolarda, barlarda zaman öldürürken, sadece benim gibi birkaç yorgun ve yalnız insan için o saatlerde o rafları işgal ederdi kitaplar ve kütüphaneler de onları yağmurdan, soğuktan, dışarının pisliğinden koruyan sığınaklar olmaktan öteye gidemezlerdi.

Salonda benden başka kimse kalmamıştı. Aslında ben saat on ikide kapanacak kütüphaneyi, biraz da nüfuzumu kullanarak geç saatlere kadar açık tutturmayı başardığımda insanlar sevinmiş gözükmüşlerdi. Ben de işimi bitirene kadar benimle oturacaklarına, ben işimi bitirince hepsinin gözlerinin içine bakarak "iyi geceler" dediğimde bana aynı içtenlikle karşılık vereceklerine falan inanmıştım. Yine de önceleri üstünde durmadım. Güçlüydüm, güçlü kalmalıydım.

Arka tarafta bir nesneden tıkırtılar geliyordu. Bu tıkırtılar düzenli aralıklarla tekrar eden, insanda bağışıklık kazandıracak cinsten şeyler de değillerdi. Yerimden kalktığımda gördüm ki arkamdaki salonun ışıkları sönmüş, bir tek benim oturduğum kısmın ışıkları açık kalmıştı. Tıkırtı da bir süre önce söndürülmüş, tavana monte edilmiş o garip aydınlatıcıdan geliyordu. Üzerinde durmadım.

Bankamızın hiç bilmediğim bilgisayar sistemi üzerinde çalışıyordum. Hesap İşletim Ücretleri, Ters Bakiye Veren Hesaplar ve bunlar gibi daha bir sürü karmaşık şey... Pek çoğunu ilk bakışta anlamıyor, üzerinde durdukça,
çeşitli şubelerimiz çapında arama yapıp birazcık kurcaladıkça kavrayabiliyordum. Yapılan işlemleri listeliyordu program. Kullanıcı kodlarını görüyordum işlemleri yapanların. "ADEVRAN", "MGULER", FTEKSES"...

O an zaman bıçak gibi kesildi. Gözlerim çalıştığım ekrana daldıkça, etrafımı farkında olmadığım bir sis bulutu sarmış gibi hissettim. Çevremi, nerede olduğumu göremiyordum. Belki tam da o an aratma yapmış olduğum Uzundere Şubesindeydim. Gün boyu o an ekranda gördüğüm kullanıcı adlarına sahip personelin bulunduğu şubede çalışmış, saat ilerleyip herkes eşine, annesine, babasına, çocuğuna, evine dönmüşken ben geç saatlere kadar orada kalmış, fin@rt denilen sistemde "ben yokken bu şubede neler olmuş"u kurcalarken birileri hayatlarını sürdürmeye -benden habersiz- devam ediyormuş. Biraz daha çalışacak, sonra da beni aslında hiç bilmediğim bir şehirde, beni kimsenin beklemediği bir eve, belki bir otel odasına dönecek ve ertesi gün için kendimde aynı gücü bulana kadar uyuyacaktım. Gözlerim kısılmış, nefesim kesilmişti. Ama işte şimdi fark ediyordum ki, ekran koruyucum devreye girmiş, beni sanrımdan uyandırmıştı. Saat iki buçuktu, Eğitim Dairesi Başkanlığındaydım.

Toparlandım, orada daha fazla duracak gücüm yoktu. Koridora çıktığımda, yanan tek ışığımı da söndürmüş ve zifiri karanlıkta ilerliyordum. Merdivenleri indiğimde bomboş bir lobi buldum. Oysa gün boyunca şık erkekler, güçlü kadınlarla dolu olurdu burası. Şimdi bir ben vardım, bir de koltukların tekinde uyumakta olan gece görevlisi. "Işıkları söndürdüm" dedim kendisine, bana uykulu uykulu "sağ olun" dedi. "İyi geceler" deyip çıktım.

Dışarı çıktığımda sanki o alanı ilk kez görüyormuşum gibi garip hissettim. Dört aydır haftaiçi her sabah geldiğim yer, sanki fin@rt ekranlarının birinden çıkmış bir şubenin önü gibiydi. Kendi şehrime tamamen yabancıydım, hiçbir yeri tanıyamıyor, yolumu bulamıyordum. Arabama bindim ve bomboş, hafif yağmur çiseleyen sokaklara daldım. Her yerde gecenin ve yağmurun hüznü vardı. Benden başka herkes, bir yerlerde sabit bir hayat yaşarken ben bir koşuşturmacanın ortasında bocalıyordum.

Beni kimsenin beklemediği evime geldiğimde, kafamı bütün bunlarla oyalamak için çok yorgundum. Üzerimi çıkardım, elbiselerimi -yarın tekrar giymek üzere- askıya astım ve soğuk yatağımda uykuya daldım.

Bazen tüm bunlar, hayatımın büyük bir dönemine damga vuracak izlermiş gibi geliyor. Bazen de gidip o kullanıcı adlarına sahip kişilere, o hayatlara, o hiç görmediğim şubelerin ön bahçelerine, çok üşüyeceğimi bildiğim misafirhane odalarının bomboş yollarına vurasım geliyor kendimi. Güçlü kalmalıyım, tek bildiğim bu.

30 Mart 2008 Pazar

Depresyon

hiç yaşamamış insanların asla algılayamayacağı, "depresyondayım" diyen yüzde sekseninin ise depresyonun kıyısında güneşlenmekte olduklarından habersiz oldukları ciddi bir hastalıktır.

sabah mutsuzlukları, yapılan işlerden zevk alamamalar, hiç uyanmama isteği, vs. sadece başlangıçtır. derininde intihar etmek isteyip cesaret edememek, ölümün sizi gelip bulması, bir şekilde hayatınızı yitirmeyi arzulamak, yerli yersiz ağlamak, insan içine çıkamamak, çıktığınızda konuşamamak her sözü üzerinize alınmak, bırakın sevdiklerinizi incitmeyi onlara söyleyecek bir iki çift söz bulamamak, hep birilerinden destek bekleyip durumunuzun o desteği almış olduğunuzda bile değişmediğini görmek, çarenin olmadığı, asla düzelemeyeceğiniz bir duruma düştüğünüzü sanmak, nefes alamadığınız için yemek yiyememek, sürekli bedeninizi sıkıyor olduğunuz için kabızlık çekmek, hayattaki hiçbir işinizi diğer insanlar gibi yapamıyor olduğunuzu görüp kendinizden nefret etmek, aynaya bakamamak, güzel bir kız gördüğünüzde asla onunla olamayacağınıza kayıtsız şartsız inanmak, sıradan güzellikte, hatta çirkin, kimsenin başını çevirip bakmadığı kızların bile size burun kıvırdığına şahit olmak, iç güzellik denen şeyin koca bir yalan olduğuna inanmak, bir yerde -özellikle sokaktayken- birkaç dakikadan fazla sabit kalamamak, bu yüzden evin içinde sürekli odadan odaya gezinmek, koridor arşınlamak, sadece doktorunuzun yanında, hastanede veya evde battaniye altında mutlu olmak, size sorulan basit sorulara bile sorumluluk alıp net bir cevap verememek, ağzınızdan "bilmiyorum" sözünden başka bir söz çıkmaması, akıl almaz bir biçimde zayıflamak, çirkinleşmek, bakışlarınızın bomboş olması, başta kendinize olmak üzere hiç kimseye güvenememek, çevrende "iyi olacaksın" diyenlerin aslında size acıyor olduklarını düşünmek, acınacak hale düşmek, tir tir titremek, en ufak şeyden korkmak ve en acısı bütün bu saydıklarımın hayatınızın son gününe kadar sizinle beraber geleceğine inanmak vardır.

ayrıca ısrarla belirtilmelidir ki "ben depresyondayım" sözü sanıldığı kadar karizmatik bir söz değildir. bunun farkına varmayanları da adım adım içine çeker, bir gün "ben depresyondayım" demeye çalışıp da bunu kendinize bile itiraf edemezken ağlamanıza engel olamazsınız...

25 Mart 2008 Salı

18 Mart - Aşk

yeni evlenmiş, bir de bebeği var. bey’ini çağırmışlar çanakkale’ye. belli ki gidenlerin yüzde doksanı gibi ya şehit haberi gelecek, ya sakat dönecek, ya da kayıp olduğunu söyleyecekler. bu adamcağız, bu çanakkale’ye çağrılan delikanlı demiş ki eşine; “ya zehra, bu köyün en güzel kadını sensin. güzellik kıskanılır.” bir çırpıda söyleyivermiş o güne kadar hiç diyemediği bu sözleri. devam etmiş; “ben gelene kadar hiç evden çıkma, tamam mı?”. zehra ana; “tamam çıkmam”. “söz mü?”, “söz!”.

gitmiş.

gelmemiş, şehit.

kadıncağız 1967 yılına kadar yaşamış ve hiç evden çıkmamış. diyor ki torunu; “dedemin yazdığı üç mektup – yazması da yok da yazdırdığı üç mektup- duvarda asılı dururdu. her sabah kalkar, onları okur –ezberlemiştir gerçi ama her sabah yeniden okur-, onlara bakardı. sonra bütün gün kuran okurdu. ne kadar yalvardıysak da; torununun düğününe gel, ev yaptırdık onu gör, falanın cenazesi; söz verdin ama aradan elli yıl geçti, çıkaramadık dışarı.” “yok” dermiş ana; “ben söz verdim evladım, sadakat lazım, sözümde durayım.”


bir başkası, yine bir çanakkale şehidi. adı ahmet. o da geride eşini ve bir evladını bırakmış. anamız 1970 yılına kadar yaşıyor. vefatından önce oğluna bir vasiyet bırakmış. açıp okuyorlar, şöyle yazıyor: “yatağımın altındaki torbayı benimle beraber gömün.” köyün hocası itiraz ediyor; “islam’da ölünün yanında bir şey gömülmez, uygun değildir.” oğlu; “benim anam çanakkale şehidinin eşidir. bir dileği yerine getirilmeyecek mi, tek bir vasiyeti var.” hocanın aklına geliyor; “bu ana bize bir ders mi vermek ister. bilirdi dinini de. getirin torbayı, bir açalım, bakalım; ne var?” açıyorlar torbayı: saçlar, saçlar. küçücük bir torba içinde dişler ve küçücük bir kağıda ana yazmış (iyi ki de yazmış, biz anlayamazdık). eşine:

ahmet’im; saçlarım saçlarımdır, saçlarımdan kesilen, dökülen. hiç zayi etmedim, hepsi burada. bu saçlar şahit olsun ki onlara senden sonra kimsenin eli değmedi. bu dişler dişlerimdir, dişlerimden dökülen, sökülen. hepsi burada. bu dişler de şahit olsun ki sana söylediklerimi senden sonra hiç kimseye söylemedim.”

bugün 18 mart. aşktan böyle söz ettim. umarım hep aklımda durur bu iki olay. anlattıklarımın ikisini de vehbi vakkasoğlu’nun çanakkale üzerine bir konferansında dinlediklerimden aktardım. o da şahitlerinden, yaşayanlardan dinlediğini söylüyor. aşka inancımız nasıl değişmişse bu iki olayın gerçekliğine dahi zor inanıyoruz, belki de inanmıyoruz.

Not: Bu yazı, itü sözlük yazarı ageylan tarafından kaleme alınmış olup, hali hazırda http://www.itusozluk.com/goster.php/@2276132 adresinde sergilenmektedir.

13 Mart 2008 Perşembe

Kırgızistan

Fakirdir, sadece gelir dağılımı değil hayat da adaletsizdir. Kimisi bir dolara kendini satar, kimisi bir dolara kadın bulmayı marifet sayar. Gidip görünce -doğru yerden bakmayı başarabilirseniz- hayata bakışınızı değiştirebilir.

Fakirdir, hayat da ucuzdur bu yüzden. Tek oda ve banyodan oluşan bir evi çok ucuza kiralayabilirsiniz, otobüs ücretleri 12 yeni kuruş civarındadır, türlü türlü ekmek çıkar, en pahalısı (büyükcene) 25 yeni kuruşu geçmez. Pazarları vardır, et, balık, sebze meyve ucuzdur.

Sovyet Rusya zamanında Rus kökenli olmayanlar üniversitelerin mühendislik, mimarlık gibi bölümlerine alınmadıklarından ortalık ressam, müzisyen doludur. Her evde piyano vardır, herkes müzisyendir. Oysa kentin dışında bir fabrika vardır, boş durur. İşletecek mühendis yoktur. Onlar da dışarıdan alır sanayi ürünlerini. bu ürünler de Türkiye fiyatlarının altındadır, bize ucuz gelir çünkü vergi diye bir şey yoktur, Rusya'nın pazarı olsun diye başına Sovyet Rusya zamanında da bölgeyi idare ediyor olan kişi cumhurbaşkanı olarak oturtulmuştur. (bkz: askar akayev)

Her şey ucuz olduğu için evinin önündeki sebzeyi toplayıp pazara satmaya gelen açtır. İyi kötü bir bakkal dükkanı açan açtır. Taksicisi, memuru, avukatı, doktoru da çok tok değildir hani; çünkü ülkesi ya fakirdir, ya da kaymağını yiyen vardır. (Örneğin bir profesör doktor devletten 65 ytl civarında maaş alır, bu maaş ülkede verilenler içinde yüksek olanlarındandır.)

Yine de bir kısım insan lüks otomobillere biner. (zengini de zengindir hani.) Sistem çökmeden önce doğru tarafta yer almış, "mülk edinme" kavramı oturmadan “mülkler” edinmeyi başarmış, kimisi eski bir devlet görevlisi, kimisi amerikan ajanı mıdır bilinmeyen adamların çoğunun Isık Göl'de yazlıkları, şehrin az dışındaki beş yıldızlı Amerikan Hyatt Regency Oteli 'ne nazır villaları vardır.

Erkeklerin çoğu vodka-kusmuk arasında gide gele boğulmuşlardır. Pazarlarda kadınlar çalışır, taksici kadın vardır, kadın otobüs şoförünü ben gördüm, binaya sıva yapan kadınlar görülmüştür. Üstelik üçkağıt da yoktur. Elma satacak kadın, çürükleri 2 somdan, küçükleri 5 somdan, güzelleri 7 somdan satar. Gerekirse sabah yediden, akşam karanlığına kadar oturur ama fazlasını almayı düşünmez karşısındakinden. Çünkü bilir ki o da en az kendisi kadar açtır. Para üstü çıkışmazsa ertesi gelişinizde on yeni kuruş bile etmeyen parayı vermekte ısrar eder.

Adetten midir bilinmez ama evlilikler çok kısa sürer. Evlenilir, çocuk olur, birkaç yıl sonra da adam gider. Çocuğuyla yalnız kalan onlarca kadın vardır etrafta. Türlü şekillerde para kazanmak için çırpınırlar.

Emekli profesörler, dekanlar elçiliklerde sekreterlik, tercümanlık gibi işler için kapışırlar. Çünkü Kırgızistan onları doyuracak kadar para veremez. Yeni mezun bir avukat, işe gidip gelmek için ödeyeceği otobüs parasını maaşıyla mümkün değil çıkaramaz. (Bunun için sabahın köründe evden çıkıp işine yürüyerek gidenler vardır).

Hastaneler bedavadır ama ilaçlar ithal olduğu için pahalı gelir insanlara [Ha bize göre ucuzdur, kimi zaman sakız yerine vermidon çiğneriz(!)]. Hastası olan birine ilaç yardımında bulunursanız ağlayıp önünüzde diz çökebilir. Minnet duymanın ne kadar onurlu bir duygu olduğunu bilirler, çünkü fakirlik içinde yüzseler de henüz para onları satın alacak kadar girmemiştir içlerine.

Sokakta mini etekle, sütyenle gezen kızlar görebilirsiniz. Kimse kafasını çevirip bakmaz, birileri bakıyorsa yanına gidip “vay hemşerim, nerelisin” diye sorabilirsiniz çünkü büyük ihtimalle Türktür. Bu Türkler Sovyet Rusya dağıldıktan sonra iş kurmak, ticaret yapmak, para kazanmak için oraya göçmüş, pek çoğu Türkiye’de iyi bir yere gelememiş insanlardır (istisnaları es geçmedim, istisnası da var). Haliyle Türkler’i de böyle tanıtırlar oralarda. [Özellikle 2002 senesinde Türkler’e karşı büyük bir tepki vardı Kırgızistan genelinde. Elçilik mensubu olan, kırmızı pasaportlu bir diplomat, üstelik henüz akşamüzeri, elçiliğin hemen yan sokağında dayak yemişti. Hatta aynı dönemde Manas Üniversitesi’nde çıkan bir kavgada iki Kırgız ölmüştür ve olaya karışan Türk gençler hâlâ hapishanede yatmaktadır. “Paralarıyla buraya gelip, kızlarımızı satın alıp, zengin hayatı yaşayıp caka satan insanlar” deniyordu Türkler için.]

Türk lokantalarına gittiğinizde çirkin tablolarla karşılaşırsınız. Birbirinden güzel kadınlar, kel şişman Türk erkekleriyle yemek yerler. Bu erkeklerin pek çoğu zaten bir Türk kadınla evlidir. Bazıları Türkiye’de çocuklarını büyütmekte olan kadınlara bile söylemekten çekinmezler yaşadıklarını, onları böyle kabul etmelerini beklerler. Bazılarının hizmetçilerinden, Rus sevgililerinden falan çocukları vardır.

[Hayatımda gördüğüm en güzel kadınlardan birini de bir Türk restoranında görmüştüm. Uzun boylu, beyaz tenli, siyah saçlı lacivert gözlü bir kadın, yarı boyundaki kel 50lilik bir türk amca ileydi. Amca içtikçe bağıra çağıra şarkı söyledi, kadın utandı. Amca dans ederlerken parmak uçlarına basarak kızın dudaklarına uzandı, kız kafasını kaldırdı da amca yetişemedi. Kimbilir ailesinden kaç kişiye bakmak zorunda olan bir kadındı, belki de direkt orospuydu, değil mi?]

[Aynı Türk restoranına bir berber gelirdi her akşam başka bir güzelle. Benden yakışıklı değildi ama aşağılık olduğu kesindi. Sonra bir gün karısı falan ailecek geldiler, adam çok sıkılmıştı hatırlıyorum. Bir ara karısıyla kavga ettiler, çocuk da masada oturmuş oyuncağıyla oynuyordu.]

Sivil darbeyi kimilerinin zengin hayatına sokulmuş bir çomağa benzetebiliriz. Seçimle geldiği iddia edilen cumhurbaşkanının çareyi kaçmakta bulmuş olması tesadüf değildir, tarihte örnekleri de vardır (bkz: Padişah Vahdettin) Darbeyi yapanlar insanların canına dokunmamıştır. Evlere giren kişiler sadece yiyecek ve değerli eşyaları çalmışlardır; çünkü tepki açlığadır, fakirliğedir.

[Hatta oradaki Türk mağazasına giren adamların hayatlarında hiç görmedikleri, ne olduğunu, nasıl tattığını hiç bilmedikleri zeytinlerin yenecek bir şey olduğunu anlamayıp, zeytinleri yere döküp kavanozlarını çaldıklarını duymuştum. Çok da garibime gitmemişti keza domates de "masraf çıkmasın", "yemeseler de olur" denildiği için Sovyet Rusya’nın dağılmasından önce girmemişti sofralarına.]

Başınız bir belaya dolanırsa, hiç suçunuz olmasa bile bir polis tanıdığınızın, üst makamlardan bir dostunuzun olması şarttır. Böyle memlekette polis her türlü çirkinliğin içindedir. Hatta şehrin karanlık bir sokağında kadın pazarı vardır, polisler çok sağlam avanta alırlar. Gerçekten bir dolara kadın bulabilinecek yer de orasıdır. Bir kere ailecek arabayla civarından geçmek durumunda kaldığımda görmüştüm ki 12’sinden 40’ına türlü türlüsü var.

Orada yaşayanlar da, en az bizim kadar hisseden, bizim kadar gören, işiten, bizim kadar seven, bizim kadar gurur sahibi, kırılgan, bizim kadar insandırlar. Ancak her seferinde size hayatın herkes için yeterince adil olmadığını anlatanlar da, onladırlar.