26 Mayıs 2008 Pazartesi

'Erir' Dedi Doktor, 'Depresyon, Kar Gibi'

Bekleme salonundayım. Şehrin en kötü hastanesinin, en havasız bekleme salonu burası. Otuz altı ekran bir televizyonun karlı ekranında, ilgimi çekmeyen o programı sunan kadının ne kadar çirkin olduğunu düşünüyorum. Amcam yanımda oturuyor, belli ki kadını güzel buluyor.

Karısı üç sene önce öldü, çocuğu yok, tek başına yaşıyor. Ayda bir iki kez arıyor ama tek başına ne yapıyor, ne ediyor bilmiyorum. ‘Televizyon karlı’ diyor inatla, ‘Yoksa bu kadına bakmaya doyamazsın, felaket haberi verse fark etmezsin.’

Günlerdir hastaneye gidiş gelişlerimizde yüzüne uzunca bakmamıştım. Şimdi dikkat ediyorum da hiç de hastalıklı durmuyor. ‘Kadın gerçekten güzel mi acaba?’ diye geçiriyorum içimden, ekrana odaklanıyorum. Tam da o sırada iktidar partisinin reis-i cumhur adayı haberi giriyor yayın akışına, amcam kendince yorumlar yapıyor bu konuda. Sıkılıyorum, hava alma bahanesiyle uzaklaşıyorum oradan.

***

‘Rectum Ca’ yazıyor bulgu olarak. Tahlil sonucunu dosyasına koyuyorum. ‘Karaciğere de sıçramış’ diyor doktor. ‘Artık elimizden bir şey gelmiyor’. Sonrasını duymuyorum, sadece başımı sallayarak onaylıyorum onu ya da aslında geçiştiriyorum. Uzun uzun bakınca fark ediyorum ki doktor, kadın sunucudan daha güzel.

Amcamı bekleme odasındaki üç dört kişiyle kaynaşmışken buluyorum, garipsiyorum. ‘Hepsi de cumhurbaşkanını tartışıyor, oysa içlerinden en az birisi cumhurbaşkanının seçildiği günü bile göremeyecek’ diye düşünüyorum. Amcam adamların tekine kadın sunucunun güzelliğinden bahsediyor. O an fark ediyorum ki yüzünde hastalıktan bir iz bile yok.

***

Amcam misafir odasında uyuyor, ben uyanığım. Televizyona bakıyorum, başucumdaki kitabın birkaç sayfasına göz atıyorum, gördüğüm hiçbir şeyi beğenmiyorum. ‘Kadın bir gudubetti’ diye düşünüyorum. Sonra amcamın kadın hakkında dediklerini onaylayan bekleme odası arkadaşlarını hatırlayıp kızıyorum onlara.

İlaçlarımı yuttuktan sonra nihayet yüzüme bakacak gücü buluyorum kendimde. Yanaklarım çökmüş, rengim gitgide beyaza çalıyor, boşluğa bakıyor gibiyim. Kendime kadın sunucunun benden güzel olduğunu itiraf edemiyorum. Amcama hastalığının en azından bir sonu olduğunu bildiğim için imreniyorum ve kendimden bir parça daha nefret ediyorum.

Not: Başlık bir Cenk Taner dizesidir, Kesmeşeker'in 'Henüz Onlar Bunları Bilmiyor' adlı şarkısından alıntıdır.

13 Mayıs 2008 Salı

Sır

Bazı insanlar kendi gerçekliklerine o kadar sıkı, körü körüne bağlı oluyorlar ki; onlara bizzat yaşadığım, kendi gözlerimle gördüğüm, gerçekliğinden en ufak şüphe duymadığım şeyleri bile anlatmaktan çekindim. Artık korkmuyorum.

Ben hayatımı dört farklı insan olarak yaşıyorum. Durup düşününce bunun size ne kadar saçma geliyor olabileceğini ben de fark ediyorum; ancak bu farkındalık olayın gerçekliğini değiştirmiyor elbet. Evet, ben bana bahşedilen bu hayatı –üstelik sadece ruhen değil, bedenen de- dört kişi olarak sürdürüyorum.

İlk kişimin adı Edward Jr. Pole. Onu genellikle hafta içleri yaşıyorum. Büyük dedem, Edward Jerome Pole’un kurduğu, önce küçük bir fabrikadan ibaret olan; ancak şimdi milyonlarca hissesi piyasada dolanan kocaman bir şirketin sahibi... Saçları gür ama önleri azıcık açık, her zaman şık, sigara alkol gibi kötü alışkanlıklardan uzak duran, en şık restoranların müdavimi, en alımlı, en güzel ancak ne yazık ki konuşacak çok da bir şey bulamadığı kadınlarla birlikte olan ve ertesi gün hemen hemen hepsini unutan, ekonomi dergilerinde yayınlanacak olan röportajlarından önceki yarım saatini makyajına ayıran, küstah, bencil bir adam... Kendisini sevmiyor değilim, ancak keşke bu kadar çok işkolik olmasaydı.

Marty Coleman ikinci kişim. Kendisi hiçbir zaman meşhur olamamış, hiçbir şarkısı tutmamış, üçüncü sınıf barlarda çalan, sıradan bir rock grubunun lead gitaristi. Uzun, yağlı saçlı, kirli sakallı, ağzından kendi sardığı, çoğu kez de içini yasa dışı maddelerle doldurduğu sigarası eksik olmayan, daha güneş batmamışken ikinci şişesini yudumlamaya koyulan, hayatı bir oyun, kendisini yaşlanmayan bir FRP karakteri sanan bir çılgın. Onu sahnedeyken yarı çıplak görebilirsiniz, çünkü vücudundaki dövmeleri –en çok da göğsündeki ejderhalı olanı- göstermeyi çok seviyor. Kendisi en az kendisi kadar çılgın, asi kadınlardan hoşlandığı için, içinde her şeye karşı bir öfke besliyor, bolca küfür içeren şarkılar yazıyor, esrar çekiyor, uçuyor, yine de mutlu olamıyor. Çok fazla yakın olmadığı sürece, ona tahammül edebiliyorum. Ne zaman ki, o kronik hale gelmiş mutsuzluğunu görüyorum, üzerine sinmiş, artık kendi kokusu olmuş, esrar, kadın, ter ve kusmakta olduğu tuvaletten kaptığı pislik kokusunun karışımı o iğrenç kokusunu alıyorum, işte o zaman tiksiniyorum ondan.

En çok Francis’e acıyorum. Zayıf, gözlüklü, uzun boylu, çilli, parlak bir çocuk… Hayat ayaklarının altından akıp giderken, şehrinin akşamüzeri vaktinde, bir parkta, en sevdiği bankta, kafasını içinde ne aradığını bile bilmediğim kitabına gömen, önünden geçip giden güzel, uzun bacaklı, zarif kadınları genelde görmeyen, zaman zaman kitabında onu duygulandıran, heyecanlandıran bir şey yakaladığında etrafına bakınıp gördüğü ilk güzel kadına ilan-ı aşk etmek isteyen ve her seferinde cesaret edemeyen, akşam yemeklerini mahallesinin salaş lokantalarının birinde tek başına yiyen, aşkı sadece parkta öpüştüğünü gördüğü sevgililerden öğrenebilmiş, erken yaşta kaybettiği annesinden başka hiçbir kadının ellerini tutmamış, hiç ağlamayan, ancak omuzlarında ağlayabileceğini bildiği birini bulduğunda belki de hiç susmayacak birisi…

Bazen, ben tam da Edward olmuş, tam da ortaklık kurmaya çalıştığımız bir şirketin patronunun şımarık, aptal, afet kızıyla konuşmak üzereyken geliyor. Edward donuyor, etraf sessizleşiyor. Hayat anlamsızlaşıyor, renkler kayboluyor ve Francis ortaya çıkıyor, o salak kıza aşık oluveriyor. Onun için bütün hayatını adamak, onu mutlu ettiğini hissetmek için uğraşmak, ona kitaplarında okuduklarını anlatmak, gözlerinde etkilendiğini gösteren o bakışları görmek, onun ellerinden sıkı sıkı tutmak, ellerinin yumuşaklığını hissetmek, onu yanaklarından öpmek, dünyevi sandığı her şeyi, güzellikten başka hiçbir nimet bahşedilmemiş o aptal kızla yaşamak istiyor. Ve her seferinde olduğu gibi konuşamayıp, konuşmaya çalıştıkça saçmalayıp, terlemiş avuç içleriyle oynayarak, bakışlarını kızın gözlerinden kaçırarak, ona kendini değerli hissettirecek, kıza onunla en azından bir gecesini geçirebileceğini düşündürtecek bir iltifat bile edemeden onu elinden kaçırıyor.

Bazen de Marty’ye denk geliyor, barın en gürültü saatinde ortalıkta beliriyor. Marty sahneden inmiş, babalarıyla sorunlar yaşıyor olduklarını iyi bildiği iki farklı kızla aynı gece birlikte olmak için çabalıyorken ortaya çıkıyor, sadece cinsellikle noktalanacak bir ilişkiden, sonsuza kadar dost kalacakları bir ilişki çıkarmaya çalışıyor, yaşayacakları hayvanca şeylere insani değerler katmaya çalışıyor ve kızlara ne kadar sıkıcı birisi olduğunu gösterip onları da elinden kaçırıyor. Bir süre vokalist çocukla oturuyor, o da bardaki kızlardan biriyle çıktıktan sonra gürültüden başı ağrıyor, uyku saatinin geldiğini fark edip evine dönüyor.

Dördüncü kişi, hakkında en az şey bildiğim. Kendisini bazen aynada, bazen önümden geçen bir arabanın camında bir anlığına görüyorum. Diğer üç kişiye hiç benzemiyor. Sanki yıllar önce gördüğüm bir albümden koparılmış ya da henüz çocukken izlediğim bir filmden aklımda kalmış bir yüz. Bakışlarından korkuyorum, aniden karşıma çıkınca irkiliyorum. Belli belirsiz gördüğüm bakışlarında hayatın anlamsızlığını görüyorum. Bütün bu koşuşturmacanın, aşkın, para kazanma güdüsünün, nezaketin, gün batımının, bir çocuğun gülümsemesinin, uçan kuşların, her şeyin saçmalığını anlatıyor, sanki beni, bizi bekleyen, gerçekleştiğinde her şeyi altüst edecek bir şeye karşı uyarıyor.

Ben yine de en çok onu, her ne kadar karanlık da olsa, beni en çok sevdiğini düşündüğüm o kişiyi seviyorum.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Emir




Yaşlılar ölüyor, gençler yaşlanıyor ve çocuklar büyüyor... (Büyütmek için tıklayınız)

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Üstadla Akşam Yemeği

Evime dönerken belki de yüzlerce kez geçmişim önünden. Tunalı’nın o cafcaflı kalabalığının içinde kaybolmuş, küçücük bir Ege lokantası… Zeminden yarıya kadar mavi, yukarısı beyaza boyanmış duvarlar, ahşap sandalyeler ve masalar, duvarlarında denizi çağrıştıran türlü türlü resimler, küçük ahşap pencereler, pencerelere takılmış beyaz kalın kumaştan, uçları örgülü saçaklı perdeler… Sanki hayatın bir coğrafyasından çalınmış, denizi olmayan, havası boğuk, kışları, yazları ve hatta insanları kurak bu şehre oturtulmuş bir tablo, birilerinin hayatlarından küçük bir kesit… “Rezervasyonumuz vardı.” diyorum. Garsonlar onu tanıyorlar, “henüz gelmedi” diyorlar. Masaya geçip bekliyorum.

Beklerken, onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Kuruldaki büyük salonda, kendini fark edemeyeceğimiz kadar tenha bir köşede çalışıyordu. Bulunduğumuz yeri, konumumuzu, etrafımızdakileri henüz yadırgamakta olduğumuz o dönemlerde bizi kendine has, o mesafeli, ciddi üslubuyla defalarca uyardığı anlarda gözlerinde gördüğüm o bakışları hala net bir şekilde anımsıyorum. Her ne kadar zaman içinde daha çok zaman geçirme fırsatı yakalamış ve bu sayede kendisiyle –iş arkadaşlığı boyutunu aşmamak üzere- iyi bir diyalog kurmuş olsak da, benim için o akşam karşımda oturacak kişi, kendine ait o bilinmezliği, o gizemi hala korumakta olan biriydi.

Kapıda belirdi. Üzerinde koyu renkli bir kanvas, parlak yeşil ve beyaz ağırlıklı bir tişörtü vardı. Eğitim Dairesinde, Kurulda gördüğüm halinden uzak, bir gün gelip de onun gibi bir insan olup olamayacağımızı sorgulatan kişinin aksine, bize daha çok benziyordu. Beni beklettiği için özür dileyerek geldi yanıma. Park yeri bulamadığından, para çekmek için oyalandığından bahsetti. Oysa ben, o an pek çok dönem arkadaşımın, benim yerimde olup o anı yaşamak isteyeceğini biliyor, içten içe bir mutluluk duyuyordum.

Mezeleri benim seçmeme izin verdi; ancak pek çoğu Akdeniz mutfağından olan mezeler içinde karar vermekte zorlandım. Zeytinyağlı domates kurusu ve patlıcanlı bir tane seçtim, o da “Girit Peyniri’ni tatmalısın” diyerek bir tabak da ondan koydurdu.

“Seni son günlerde çok münzevi görüyorum” dedi neden sonra. Sanki bütün içekapanıklığımı, durgunluğumu, belki biraz daha az gülüyor, sanki birazcık daha çok sıkılıyor olduğumu görüyordu. “Arkadaş grubunu da değiştirdin gördüğüm kadarıyla” dedi. Haklıydı.

Ona yaşadıklarımdan, hayatımdan, pek çoğu aynı evde, aynı odada, aynı insanlarla geçmiş yaşantımdan, beni bekleyen hayattan, bilmediğim bir şehirde yabancısı olduğum insanlar arasında, gördüğüm, nüfuz ettiğim her şeye yabancı hissetmekten, yalnız kalmaktan ve daha da önemlisi yalnızlığa alışmaktan ziyadesiyle korktuğumdan, daha önce beni bir şekilde bulmuş ve yeniden üzerime yapışmasından korktuğum hastalığımdan, annemin beni her özlediğinde yüzünde çıkan yaralardan, onu her gördüğümde çektiğim vicdan azabından ve belki de sadece beni ilgilendiren onlarca şeyden bahsettim. “Misafirliğe gittiğim evlerde uyuyamıyorum, yolculukları ise hiç sormayın…”

Beni büyük bir sabırla dinledi. “Ben de senin gibiydim” diye karşılık verdi. “Şimdi başımı koyduğum yerde uyuyorum, buna alışıyorsun.”

Sanki hep eksik konuşuyor, söyleyeceklerini susuyordu. Tam ağzını açıp bir cümle daha kuracakken susuyor, şarabından bir yudum alıyor ve benim söze girmemi bekliyordu.

Ona yaptığım iltifatlara, kendisinin üzerimizde bıraktığı etkiye, çalışkanlığına, bize çok güzel bir örnek teşkil ettiğine, onu bankada çok iyi yerlerde görmek istediğimize yönelik sözlerimi büyük, hiç yapay olmayan bir tevazu ile karşılıyor ve “benim görevim bu, bunun için para alıyorum” diyerek bu iltifatlara teşekkür etmekle yetiniyordu.

“Peki üstadım, çok zorlandığınız, bu işi seçmiş olduğunuz için pişman olduğunuz bir an oldu mu?” dedim. Tahmin ettiğimin aksine “oldu” dedi. Bir ilçede teftişte olduğundan ve o dönemde annesinin rahatsızlandığından bahsetti. Babasını on sekiz yaşındayken kaybetmiş, annesini de o süreçte yitirmiş. “Ama bu benim işimdi, benim geleceğimdi.” dedi. “O kararsızlığı yaşarken oturup düşündüm. İyi ya da kötü bir karar vermeliydim. Bu belirsizlikle yaşayamazdım.” diye ekledi. Garson ara sıcak olarak Kalamar getirip masamıza bıraktıktan sonra da “ben de devam etmeyi seçtim” dedi.

Konuştukça ona belki de özel gelebilecek şeyleri sormaktan çekinmemeye başladım. Özel hayatı, aile ilişkileri, yoğun bir tempoda çalışıyor olmasının kendi seçimi olup olmadığı gibi bir sürü konuda sorular ürettim. Her seferinde “belki çok özel olacak ama…” demeyi de ihmal etmedim ve o da her seferinde “hayır, özel değil” diyerek kibarlık göstermekten geri durmadı.

Evlenmemesi yaptığı işle, turneyle ilgili değilmiş. O doğru kişiyi bulamamış. Bizim eğitimimizle ilgilendiği için Kuruldaki işleri aksıyormuş ve o açığı kapatmak için de geç saatlere kadar çalışması gerekiyormuş. CNBC-E dizilerini izliyor, içlerinde benim de çok sevdiğim birkaç tanesini kaçırmamaya özen gösteriyormuş. Zaman zaman o lokantaya tek başına gelip, tek başına güzel bir akşam yemeği yemeyi çok seviyormuş. Garsonların hiçbirisiyle özel bir diyaloga girmemiş ama herkes onu gidip gelmelerinden tanıyormuş. Resim yapmayı çok seviyormuş. İyi bir aşçıymış; ancak turneler boyunca bu yönünü geliştirememiş olduğu için üzülüyormuş. Spor müsabakalarından hazzetmiyormuş. Onun için en keyif veren spor dalı artistik patinajmış.

Kalkan balığımızı yerken bana “beni herhangi bir konuda, aileyle ilgili, işle ilgili ya da özel konularla ilgili rahatsız edebilirsin. Bunu açık bir çek olarak düşün, gece on bir, on iki, ne zaman istersen” dedi. Bu uzun zamandır birinden duyduğum en güzel sözlerden biriydi belki de. “Teşekkür ediyorum üstadım” dedim. O anın değerini çok iyi biliyordum.

Geç saatlere kadar oturduk, patlıcan tatlımızı da yedikten sonra hesabı istedi. Ona arabasına kadar eşlik ettim. Artık birbirini daha iyi tanıyan, birbirlerinin hikayelerini dinlemiş, onlara kendince yorumlar getirmiş, o kısa süre içinde duyduklarından kendi hayatlarına da bir şeyler katmış, bu katkıları başkalarına da ulaştıracak iki iş arkadaşı olarak el sıkışarak ayrıldık.

O akşamdan aklımda yer eden en önemli şey ise, kendinden küçük iki kardeşini bir yıldır görmediğini söylediğinde yüzümde beliren şaşkınlığa karşın söyledikleriydi: “Bazen sevdiklerinin bir yerlerde yaşıyor olduklarını bilmek bile yetiyor insana…”

30 Nisan 2008 Çarşamba

Çocukluğumun Karanlık Sokakları

Keçiören… Dünyaya gözlerimi açtığım yer. Popoma ilk şaplağın atıldığı, ilk kez ağladığım, sıkça altıma yaptığım, gülücüklerimle ailemi, özellikle de annemi mutlu edebildiğim yer. Yıllar sonra yeniden buradayım.

“Hatırlıyor musun, seni şu parka getirirdim?” diyor ablam. Birkaç salıncak var, bir de kaydırak. Anımsamıyorum. “Şu yol Fevzi Çakmak İlkokuluna çıkıyor.” diyor. İlk önlüğümü giyip, yakamı takıp boyum kadar çantamı, içindeki yumurtanın kötü kokusunu hala hatırladığım beslenme çantamı ve bana bir gün boyunca -nedense- hiç yetmeyen suluğumu alıp aynı zamanda öğretmenim olan annemin elinden tutup yollarına koyulduğum; ancak sadece beş-altı ay öğrencisi kalabildiğim okulu da hatırlamıyorum. Sadece ismi tanıdık geliyor ve haşlanmış yumurtadan bir kez daha tiksiniyorum.

Papazderesi denilen bir yerden geçiyoruz. Çocukluğumun korkuları su yüzüne çıkıyor. Kim bilir hangi akşam, kim bilir hangi sebeple o yoldan geçmişiz, evler üstüme üstüme yürümüş, biraz daha sokulmuşum babama. Belki de oyun oynarken –muhtemelen kovalamaca- kaybolmuşum, sonra hava kararmaya başlamış, içime tarifi mümkün olmayan bir korku düşmüş, ağlayarak evi aramaya koyulmuşum, tanıdık bir iki yüz görmüşüm, içim biraz rahatlamış ve en sonunda eve götürülmüşüm, annem de azıcık dövmüş, “Ne işin var ta Papazderesinde!” demiş, isminden bile ürkmüşüm. “Eski haline hiç benzemiyor buralar” diyor ablam, oysa ben hala aynı korkuyorum o sokaklardan.

Karanlığın içinden geçiyoruz. Çocukluğumun şeytanlarını çırılçıplak görebiliyorum. Köhne evlerin yerini kocaman bloklar almış, artık evlerin önünde park etmiş araçlar da görüyorsunuz ve havayı saran o kötü kömür kokusu da kalkmış. Ama yine aynı geliyor her şey bana, sevemiyorum havasını, kokusunu.

“Bak burası İncirli” diyor neden sonra. Kafamda yavaş yavaş bir şeyler şekillenmeye başlıyor o an. İşte köşede abimin elimden tutup getirdiği videocu, karşı tarafında boş şişelerle gelip dolularını aldığımız depozitolu gazozlardan satan bakkal, biraz ilerisinde de dondurma aldığımız pastane… O an hatırlıyorum. Yıllar öncesinde bir akşam, o pastaneden dondurma almışız, hemen yanındaki yokuştan evimize yürüyoruz. Önüme değil de, elimdeki dondurmaya bakıyorum yalarken. Birden abimlerin çok gerisinde kaldığımı görüp koşturuyorum. O an yandaki evin bahçesinde bir köpek havlıyor, yere düşüyorum, dizlerim kanıyor, kollarım sıyrılıyor. Ancak ben en çok yere yapışmış olan dondurmama üzülüyorum. “İyi misin, canım?” diyor ablam, ben ise derin bir nefes çekip yıllar sonra köpeklerden hala bu kadar korkuyor olmama şaşıyorum.

Yolda ilerledikçe daha aydınlık sokaklara, geniş bulvarlara varıyoruz. Arkamızda bıraktığımız yalnızlığın aksine sokakta insanlar görüyoruz. İki sevgili bir taksi çevirmiş, muhtemelen bir bardan çıkmış üç-dört genç şakalaşıyorlar, iş yerinden yeni çıkabilmiş bir memur otobüs bekliyor. İçim daralıyor, pencereyi açıyorum.

Eve varıp üzerimdekileri bile çıkarmadan yatağa uzandığımda fark ediyorum ki, artık ayaklarım yataktan taşıyor.

20 Nisan 2008 Pazar

1989

yaşım daha yedi veya sekiz, teyzemlere gitmişiz, niksar'dayız. teyzemin kızı var ben yaşlarda, günlerimi onunla oyunlar oynayarak, bahçe içindeki evlerinde kedileri kovalayarak geçiriyorum.

mevsimlerden de yaz, en güzel doğal meyveler satılıyor pazarda. kayısı almışlar kilo kilo, çekirdeklerini biriktiriyoruz. biraz biriktirip kırıp yiyeceğiz içlerindeki bademleri. ikimizin de elinde birer tas, yanımızdan ayırmıyoruz.

bir gün evlerine misafir geliyor. misafirin çocuğu var biz yaşlarda. ama tabi biz teyzemin kızıyla çok iyi ikili olmuşuz, çocukla ilgilenmiyoruz. o da bir kenarda, annesinin dizinin dibinde oturuyor. ayrıca şimdi daha net hatırlıyorum da, ben akça pakça şehirli çocuk durumundayım, çocuğun ise saçları bitlenmesin diye üç numaraya vurulmuş, kavruk bir teni var. biraz da yabancılıyorum onu, yanına yaklaşmıyorum.

mutfakta da yemek pişiyor, bakıyorum patates kızartıyor teyzem. hemen kızarmışların üstünden almak için kayısı çekirdeği tasımı masanın üzerine koyup koşturuyorum. bir-iki tane patatesi ağzıma atıp arkamı dönünce bir bakıyorum ki, teyzemin büyük oğlu (yaş: 20) bir avuç kayısı çekirdeğini almış. saldırıyorum üzerine "versene çekirdeklerimi" diye. o sırada fark etmemişim ama hemen yanımızda misafir çocuk varmış. ben öyle ağlak ağlak teyzeoğluna saldırınca avucundaki kayısı çekirdeklerini uzatıyor çocuk. o an anlıyorum ki bizim kayısı çekirdeklerimize imrenmiş, teyzemin oğlu da çocuğa vermek için almış bir avuç.

almıyorum çekirdekleri, "sen ye" diyorum. utanıyorum...

13 Nisan 2008 Pazar

Eğitim Dairesi Başkanlığı Kütüphanesi - 02.30

Eğitim Dairesi Başkanlığı Kütüphanesinin gece saat iki buçukta ne kadar hüzünlü bir yer olabileceğine inanmazdım. Aslında gördüğüm her kütüphanenin içinde bir parça yalnızlık, bir parça terkedilmişlik barındırdığını biliyordum. Okunmamış, kimbilir kim tarafından ne zorluklarla yazılmış onlarca kitap vardı içlerinde. İnsanların çoğu televizyonları başında magazin programlarını, futbol sohbetlerini izlerken, bir kısmı diskolarda, barlarda zaman öldürürken, sadece benim gibi birkaç yorgun ve yalnız insan için o saatlerde o rafları işgal ederdi kitaplar ve kütüphaneler de onları yağmurdan, soğuktan, dışarının pisliğinden koruyan sığınaklar olmaktan öteye gidemezlerdi.

Salonda benden başka kimse kalmamıştı. Aslında ben saat on ikide kapanacak kütüphaneyi, biraz da nüfuzumu kullanarak geç saatlere kadar açık tutturmayı başardığımda insanlar sevinmiş gözükmüşlerdi. Ben de işimi bitirene kadar benimle oturacaklarına, ben işimi bitirince hepsinin gözlerinin içine bakarak "iyi geceler" dediğimde bana aynı içtenlikle karşılık vereceklerine falan inanmıştım. Yine de önceleri üstünde durmadım. Güçlüydüm, güçlü kalmalıydım.

Arka tarafta bir nesneden tıkırtılar geliyordu. Bu tıkırtılar düzenli aralıklarla tekrar eden, insanda bağışıklık kazandıracak cinsten şeyler de değillerdi. Yerimden kalktığımda gördüm ki arkamdaki salonun ışıkları sönmüş, bir tek benim oturduğum kısmın ışıkları açık kalmıştı. Tıkırtı da bir süre önce söndürülmüş, tavana monte edilmiş o garip aydınlatıcıdan geliyordu. Üzerinde durmadım.

Bankamızın hiç bilmediğim bilgisayar sistemi üzerinde çalışıyordum. Hesap İşletim Ücretleri, Ters Bakiye Veren Hesaplar ve bunlar gibi daha bir sürü karmaşık şey... Pek çoğunu ilk bakışta anlamıyor, üzerinde durdukça,
çeşitli şubelerimiz çapında arama yapıp birazcık kurcaladıkça kavrayabiliyordum. Yapılan işlemleri listeliyordu program. Kullanıcı kodlarını görüyordum işlemleri yapanların. "ADEVRAN", "MGULER", FTEKSES"...

O an zaman bıçak gibi kesildi. Gözlerim çalıştığım ekrana daldıkça, etrafımı farkında olmadığım bir sis bulutu sarmış gibi hissettim. Çevremi, nerede olduğumu göremiyordum. Belki tam da o an aratma yapmış olduğum Uzundere Şubesindeydim. Gün boyu o an ekranda gördüğüm kullanıcı adlarına sahip personelin bulunduğu şubede çalışmış, saat ilerleyip herkes eşine, annesine, babasına, çocuğuna, evine dönmüşken ben geç saatlere kadar orada kalmış, fin@rt denilen sistemde "ben yokken bu şubede neler olmuş"u kurcalarken birileri hayatlarını sürdürmeye -benden habersiz- devam ediyormuş. Biraz daha çalışacak, sonra da beni aslında hiç bilmediğim bir şehirde, beni kimsenin beklemediği bir eve, belki bir otel odasına dönecek ve ertesi gün için kendimde aynı gücü bulana kadar uyuyacaktım. Gözlerim kısılmış, nefesim kesilmişti. Ama işte şimdi fark ediyordum ki, ekran koruyucum devreye girmiş, beni sanrımdan uyandırmıştı. Saat iki buçuktu, Eğitim Dairesi Başkanlığındaydım.

Toparlandım, orada daha fazla duracak gücüm yoktu. Koridora çıktığımda, yanan tek ışığımı da söndürmüş ve zifiri karanlıkta ilerliyordum. Merdivenleri indiğimde bomboş bir lobi buldum. Oysa gün boyunca şık erkekler, güçlü kadınlarla dolu olurdu burası. Şimdi bir ben vardım, bir de koltukların tekinde uyumakta olan gece görevlisi. "Işıkları söndürdüm" dedim kendisine, bana uykulu uykulu "sağ olun" dedi. "İyi geceler" deyip çıktım.

Dışarı çıktığımda sanki o alanı ilk kez görüyormuşum gibi garip hissettim. Dört aydır haftaiçi her sabah geldiğim yer, sanki fin@rt ekranlarının birinden çıkmış bir şubenin önü gibiydi. Kendi şehrime tamamen yabancıydım, hiçbir yeri tanıyamıyor, yolumu bulamıyordum. Arabama bindim ve bomboş, hafif yağmur çiseleyen sokaklara daldım. Her yerde gecenin ve yağmurun hüznü vardı. Benden başka herkes, bir yerlerde sabit bir hayat yaşarken ben bir koşuşturmacanın ortasında bocalıyordum.

Beni kimsenin beklemediği evime geldiğimde, kafamı bütün bunlarla oyalamak için çok yorgundum. Üzerimi çıkardım, elbiselerimi -yarın tekrar giymek üzere- askıya astım ve soğuk yatağımda uykuya daldım.

Bazen tüm bunlar, hayatımın büyük bir dönemine damga vuracak izlermiş gibi geliyor. Bazen de gidip o kullanıcı adlarına sahip kişilere, o hayatlara, o hiç görmediğim şubelerin ön bahçelerine, çok üşüyeceğimi bildiğim misafirhane odalarının bomboş yollarına vurasım geliyor kendimi. Güçlü kalmalıyım, tek bildiğim bu.