3 Temmuz 2008 Perşembe

Yönetmenliğe Yükselme Sınavı - Sivas (28.06.2008)

Yola çıkalı üç saat oldu, mola yerindeyiz. Merdivenlerde durmuş, park halindeki otobüslere bakıyorum. Terk edilmiş bir kasabadayız sanki, gece vakti bir tek dinlenme tesisi ışıl ışıl. Çevremde bana benzeyen kimse yok.

Karşıdan yaşlı bir amca geliyor, yüzü aydınlık. Gözleri küçücük kalmış, ak sakalları yüzünü kapatıyor. “Çay içtin mi?” diyor bana. Duymuyorum, “efendim amca?” diyorum. “Çay iç” diyor, “ısıtır.” Gülümsüyorum. “Yolculuk nereye?” diye soruyorum “Sivas’tan geldim, Ankara’ya gidiyorum” diyor. Hayırlı yolculuklar diliyorum, teşekkür ediyor, otobüsüne biniyor.

Başka bir otobüs yanaşıyor dinlenme tesisine. Bu kendi memleketimin firması… İçinden Erzurumlular iniyor. Tıpkı halam gibi giyinmiş, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir kadın iniyor otobüsten, kocası önünde yürüyor. Kadın merdivenleri çıkarken zorlanıyor, düşeceğini hissediyorum. Ben yanına yaklaşmışken sendeliyor, düşmemek için ellerini zemine koyuyor. Yetişiyorum, kolundan tutup doğrulmasına yardım ediyorum. Kocası sonra fark ediyor kadını, bana “Allah razı olsun” deyip karısının koluna giriyor. Beş dakika geçmeden, ikisini yine merdivenlerde görüyorum. Amca bu sefer arkada bırakmamış teyzeyi, koluna girmiş merdivenlerden inmesine yardımcı oluyor.

Moladan sonra hep uyuyorum. Otobüs otelimin önüne gelene kadar da uyanmıyorum. Otel odası kötü değil. Duş almak istiyorum; ancak terlik getirmeyi unutmuşum. Vazgeçip uykuya dalıyorum.

Birkaç saat sonra üstad arıyor. Kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Sivas sokakları tahmin ettiğimden daha temiz, daha ferah duruyor. Orta halli bir pastanede bir şeyler yedikten sonra şubeye gidiyoruz.

Sınav başlıyor, ben gözetmen olarak görevimi fazlasıyla benimsemişim. Salonun ortasında dolanıyorum. Üstadın dikkatli olmam konusunda uyardığı personeli yanındakiyle konuşurken görüyorum. Adımlarımı sıklaştırarak yanına yürüyorum. Kösele tabanlı ayakkabılarım tabanı dövdükçe çıkan sesi fark ediyor, konuşmayı kesiyor. Varlığımı hissettiğini biliyorum, bir daha tenezzül etmiyor.

Sınav bitiyor, kimileri üzülüyor, kimileri seviniyor. Yanındakiyle konuşan personel kazanamamış sınavı. Yardım beklediği kadın ise başarılı olmuş. Üstad kadına “Bu sefer yanınızdaki beyi geçiremediniz” diyor, kadın “ben geçirirdim de sizden korktum Müfettiş Bey” diyor, gülümsüyorum. İnsanlar evlerine giderken, biz bir cumartesi günümüzü işimize ayırıp görevimizi layıkıyla yerine getirmiş olmanın huzuruyla ayrılıyoruz şubeden.

Sivaslıların Tokat mutfağından alarak kendi mutfaklarına kattıkları Sivas Kebabından tatmaya, Lezzetçi adında bir restorana gidiyoruz. İçerisi oldukça sıcak; ancak yemekler çok lezzetli. Cüzi bir fiyata keyifli bir yemek yiyoruz.

Bavulumu toplamak için gerisingeri otele dönüyorum. Apar topar hazırlanıp arabaya iniyorum. Bankamızın şoförü zamları soruyor, “yüzde on-on beş arası” diyorum. Maaşının az olduğundan, zamların maaşına fazla etki etmediğinden, ev kirasından, geçim sıkıntısından bahsediyor. Yönetim Kurulu üyelerimize bu durumu aktardığını söylüyor. “İyi yapmışsınız, kulaklarının bir köşesinde kalmıştır.” diyorum. Otobüse binene kadar yanımda kalma konusunda ısrar ediyor, beklemesini istemiyorum.

Dönüş yolculuğunda neredeyse her köy ayrımında durup yolcu indiriyoruz. Gençten bir kız iniyor yine bir köy yolunda, bir amca bekliyor kendisini. Üzerinde eski lacivert bir ceket, kafasında bir kasket… Kızı belli ki, sarılıyor ona. Çantasını ilerdeki traktörüne yerleştiriyor, traktöre binerlerken hareket ediyor otobüsümüz.

Her köy ayrımında bir kavuşmaya şahit oluyor, tebessüm ediyorum.

Yozgat’ta yanımdaki üç koltuğa, beş kişilik bir aile yerleşiyor. Adam yanıma oturuyor, karısını iki küçük kızıyla diğer iki koltuğa oturtuyor. Büyük oğlunu da arka sıraların birine gönderiyor. Otobüsün televizyonunda saçma bir yarışma programı açık. İçim sıkılıyor, müzik dinlerken uyuyakalıyorum.

Aynı mola yerinde duraklıyoruz. Vakit geçmek bilmiyor. Anons yapılınca yerimi alıyorum, otobüs hareket ediyor. Biraz ilerledikten sonra muavin yolcuları sayıyor, “bu arkadaki kadın öne mi geçti?” diye soruyor öteki muavine. Sonra da “yine mi yolcu unuttuk!” diye söyleniyor. Gecenin karanlığında, gidiş geliş iki şeritli bir yolda U dönüşü yapıyoruz. Otobüste bir kınama havası hakim. “Anonsu duymadı diyelim, saatine de mi bakmıyor?” diye söyleniyor amcalar. Mola yerine geri dönüyoruz. Otobüs yanaşırken herkes ayağa kalkıp gözleriyle kadını arıyor. Hayıflananlar, ayıplayanlar bakınıyoruz kadına. Kadın ortalarda gözükmüyor. Bir-iki anonstan sonra muavinle beraber otobüse yürüyor olduğunu görüyoruz. Yanımdaki amca ayağa kalkıp kadını daha iyi görmek için kapıya yaklaşıyor. Kadın yerine geçince de yanıma gelip “ağlamış” diye rapor veriyor. Yeniden yola koyuluyoruz.

Otobüsteki keskin ter kokusu uyandırıyor beni. Kısa kollu tişört giymiş olduğumdan üşümüşüm ama havalandırmayı açmazsam da boğulacağım. Yanımdaki amca da dahil otobüste neredeyse herkes uyuyor. O sırada koridorda bir ayak görüyorum. Bir bakıyorum yanımdaki amcanın eşi, kızlarından birini yüzükoyun yere yatırmış, kızın ayağı da dışarı, koridora taşmış. Muavin geçerken ayağına basar diye endişeleniyorum, uykum kaçıyor iyice. Saat gece yarısını geçmiş. Yanımdaki amca biraz daha yatay hale geliyor, poposunu da benden tarafa kaydırıyor. Büzüşüyorum cam kenarında, amcanın poposu baldırıma değiyor. Huylanıyorum. Bir süre sonra bacağım ısınıyor, amcayı dürteyim diyorum, azıcık itekliyorum öbür tarafa ama yerinden kalkmıyor poposu. Bakıyorum uykusu derin, şöyle azıcık daha itiyorum, ayılıyor toparlanıyor. Yarım saat olmadan yine aynı pozisyonu alıyor. Yol bitsin diye bekliyorum.

Yerde yatan çocuk mızırdanıyor, kadın bir süre de öbürünü yatırıyor yere. Sonra o da huysuzlanınca iki çocuğunu koltuğa yatırıp kendisi yere oturuyor. Sırtını öndeki koltuğa yaslıyor, başını kızlarından birinin dizine koyup uykusuna devam ediyor. Bakıyorum yanımdaki amcanın umurunda değil hiçbir şey, o hala poposunu benim koltuğuma kaydırmakla meşgul.

Gece saat iki buçuk gibi varıyoruz AŞTİ’ye. Halime şükredip iniyorum. Hemen bir taksi tutup evime dönüyorum. Babam uyumamış, beni bekliyor. Başrollerinde kendimin olduğu bir başka kavuşma anına daha şahit oluyorum. Annem uyumuş, yanaklarından öperken uyanıyor. “Ben geldim” diyorum. “Hoş geldin oğlum” diyor. Yüzümde daha öncekilere benzemeyen bir tebessüm oluşuyor. Hayatımda eve dönmenin keyfini ilk kez bu kadar yoğun yaşıyor, huzurlu bir uykuya dalıyorum.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Günlükler -2-

Bu caddeyi çocukluğumdan beri tanıyorum. Her daim insanın içini açabilecek güzellikte insanlar, annelerinin elinden tutmuş, babalarının omuzlarına oturmuş sevimli çocuklar görebileceğiniz, Ankara’nın o gri havasından uzak bir cadde. Yazın ilk günleriyle yine parıldıyor, yine o bilindik hareketliliğinde.

Hatırlıyorum da, yalnızken bu caddenin güzelliğini hiç önemsememişim. O caddeden belki basit bir alışveriş için, belki okuldan eve dönerken, belki de bitimindeki parkta bir arkadaşımla buluşmak için, yalnız başıma defalarca geçmişim; ancak hiçbirisinde tanıdık bir şeyler görmeyi bu kadar istememiş, yanımdan geçip giden insanların ne için yürüyor oldukları gibi şeyleri bu kadar çok merak etmemişim. Bir elimde çantam, üzerimde çelikten bir zırh gibi duran takım elbisem ile bir saat sonraki randevuma kadar zaman geçirecek bir köşe, kendimi tamamen yabancısı hissetmeyeceğim ama bir yandan da eski anılarla dolmamış, beni çocukluğuma götürecek anılar barındırmayan bir yer arıyorum.

İlkokul çocukları çıkıyor karşıma. Birisi biraz daha büyük bir kız, diğeri erkek… Yüzlerinde tanıdık, kendime benzetecek hiçbir şey bulamıyorum. “Çok mu uzağım, çok mu büyüdüm?” diye düşünürken hatırlıyorum.

Tahtanın hemen yanında, ayakta sıramı bekliyorum, tahtada yazılı onlarca matematik sorusu var. O oturduğu yerden soruları çözenlere bakıyor. Kimseye müdahale etmiyor; ancak çözemeyenlere imalı laflarla kızıyor. Ben ise soruların hepsini kafamdan çözmüşüm, bana hangi sorunun denk geleceğini kestirmeye çalışıyorum. Tahtadaki çocuk işlemleri yapıyor, toplama için parmaklarını kullanıyor, “elde var bir” deyip tahtaya bir çentik atıyor, yine de çözemiyor soruyu. O ise “Tembel teneke” diyor çocuğa. Bu en sevdiği lafı… Velisini çağırıyor ve çocuğu yerine oturtuyor. “Sen gel” diye sesleniyor bana sonra da. “Yedinci soru”.

İki basamaklı iki sayının çarpımı soruluyor. Cevabı sıramı beklerken çoktan bulmuşum, “yedi yüz on üç” diyorum. Bana bakıyor, “nedir o?” diyor. “Cevap” diyorum. Önündeki kağıda bakıyor, arkasını çeviriyor kalemiyle bir şeyler karalayıp bana dönüyor: “Sınıfın en zekisi sensin” diyor. “Örnek alın bu çocuğu.”

Bir çocuk ağlaması ile sıyrılıyorum düşüncelerimden. Yine o caddedeyim, yanı başımda bir kadın ve iki çocuğu var. Dondurma istiyor küçük çocuk belli ki, annesi izin vermemiş. Abisinin gözlerinde onun da dondurma istediğini görüyorum; ama ağlamıyor o. Sadece içi acımış, boğazı düğümlenmiş, susuyor. Bakışlarında kendimi buluyorum.

Öğretmenimiz ödevleri kontrol ediyor. Ben ise yine bir sebepten yapmamışım. “Ben yaptım, sıra sana gelene kadar geçirirsin” diyor bir arkadaşım, tenezzül etmiyorum ya da cesaret edemiyorum. Ödevini yapmamış olanları tahtaya çıkardığını fark ediyorum, içimi bir korku kaplıyor. Sıra bana gelince o kalabalığa ben de katılıyorum.

“Sizleri adam edemeyecek miyim?” diyor. “Tembel tenekeler…” Bize uzunluk kavramını öğretmek için kullandığı bir metrelik cetveli alıyor eline ve avuçlarımıza vuruyor onunla. Sıra bana geldiğinde “sen de mi yapmadın?” diyor, yüzünde hayal kırıklığını görüyorum. Cetvel önce sağ elimde, sonra sol elimde şaklıyor, avuç içlerim yanıyor, acıyor. Hiçbir şey yakmamış böyle ellerimi ama hissettiğim acı sadece avuçlarımda değil, içim de acıyor bir yandan. Bir süre sonra o cetvel bir çocuğun elinde ikiye ayrılıyor.

“Buyurun efendim” diyor bir ses, beni bugüne getiriyor. Seslenen, hep önünden geçtiğimiz ve “pahalıdır” diye oturmadığımız bir pastanenin garsonu. İçeri giriyorum.

Oturanların en genci benim, etrafımda orta yaşlı kadınlar var. Bu yabancılık hissini seviyorum, salatamı beklerken onları incelemeye koyuluyorum.

Hemen arkamda bir grup yaşlı kadın oturuyor. Konuştuklarına kulak misafiri oluyorum. Eski dostlukların kalmadığından bahsediyorlar. İnsanların bencil yaratıklar haline geldiklerinden, kendilerinden başka kimseyi düşünmediklerinden… Sekiz yaşıma dönüyorum.

Annem hastaneye kaldırılmış, evde düzenimiz bozulmuş. Beni yalnız bırakmak istemediklerinden, sürekli tanımadığım insanlarla bırakıyorlar. Akşam eve yorgun geliyorlar ve ben onlara inatla “annem eve ne zaman gelecek?” diye soruyorum. Farkında değilim o zamanlar; ama onlar bütün gün hastane kokan bir odada, her biri her an ölümle sonuçlanabilecek hastalıklarla mücadele eden insanların arasında kalmışlar, bana karşı gülümseyecek yüzleri de yok.

Bir akşam ağlıyorum. Babam beni yatırmak için yatak odasına götürmüşken. Ağladığımı teyzem de duymuş, odamıza gelmiş. Hiç kimsenin onun yerini tutmadığını görüyorum ve içimden daha da çok ağlamak geliyor.

Altı-yedi ay geçiyor böyle. O altı-yedi ayda bana yine bilmediğim birileri bakıyor. Bazen günübirlik komşuya bırakılıyorum, bazen babamın mutaassıp arkadaşlarından birinin hanımı bakıyor. Bazen teyzem, bazen bir aile dostu… Hayatıma farklı farklı kadınlar girip kişiliğimde iz bırakıyorlar.

“Salatanız” diyor garson. Bu küçücük şeye ödeyeceğim paraya acıyorum. Tuz istiyorum, bolca limon, nar ekşisi. Önümdeki şeyi büyük bir açlıkla, adeta hayvanca yerken, kendimi hayatın bir köşesinden hala tutuyor hissediyorum.

Bir grup kadın daha geliyor pastaneye, karşımdaki masaya oturuyorlar. Etraftakilere göre daha genç gözüküyorlar. Belli ki ya gerçekten gençler ya da hayatlarında sorun edecek pek bir şeyleri olmamış. Bir tanesi oturunca beli açılıyor, belindeki gamzesini fark ediyorum. Neden bilmiyorum ama bu tablo beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Bir yandan hiç fark etmemiş gibi davranmaya çalışıyorum, bir yandan da beni cinsel anlamda hiçbir şekilde uyarmıyor olsa da o sahneye şahit olmak isteği hissediyorum. Kaçamak bakışlarla beline bakarken, zihnimin en köşesinde kalmış bir başka anı canlanıyor gözümde.

Henüz okula gitmiyorum, yaşım belki beş belki altı. Bakıcımın evindeyim, annemin okuldan gelmesini bekliyoruz beraber. Beni oyalamak için bir şeyler anlatıyor, oyunlar oynatıyor. “Sırtımı kaşı biraz da” diyor. Üzerindekini yukarı doğru sıyırıyor. Küçücük ellerimi omuzlarında gezdiriyorum. Biraz daha aşağıya indiğimde belindeki o girintiyi fark ediyorum. “Gıdıklandım, yapma artık” diyor kıkırdayarak.

Kadınlardan birinin telefonu çalıyor, arayan çocuğunun bakıcısı belli ki. Çocuk çok sıkılmış, annesini istiyormuş. “Parka götür” diyor ona, başından savıyor.

Çocuk parklarının benim için neden bu kadar hüzünlü yerler olduğunu da o an hatırlıyorum. Yine aynı bakıcı kadının evindeyiz. Bana ilkokula giden kızının bebeklerinden birini veriyor oyalanayım diye. O sırada telefonla konuşuyor, sonra da hazırlanıp beni parka götüreceğini söylüyor.

Parka geliyoruz, ben salıncakları görünce koşuyorum, o ise bir banka oturuyor. Günün o saatinde okullu çocuklar olmadığından salıncaklarda fazla sıra yok, bekliyorum. Beklerken, salıncaktaki çocukları izlemekten bile keyif alıyorum. Bir ara arkamı döndüğünde, bankta başka bir adamın daha oturduğunu, bakıcımın saçlarını okşadığını, ona tatlı tatlı baktığını görüyorum. Bir ara yanağından öpüyor, kadın gülümsüyor. “Sıra sende, aptal” diyor bir çocuk, her şeyi bir anda unutup –ya da unuttuğumu sanıp- salıncağa kuruluyorum. Yüzüme tatlı tatlı bir serinlik vuruyor sallandıkça, diğer çocuklar beni izliyor. Hayatımın en uzun keyfini çatıyorum. Eve dönerken “kimseye o adamdan bahsetmek yok, tamam mı?” diyor, tembihliyor. Akşam kocası eve geldiğinde, beni seviyor, “nasılsın?” diyor. Dünyanın en saf gülüşünü görüyorum yüzünde, “iyiyim” diyorum. Bakıcıma verdiğim sözü tutuyorum.

Çevremdeki kadınlara bir kez daha, bu sefer gözlerinde bambaşka bir şey görmek için bakıyorum. Aradığım şeyi hiçbirisinde göremiyorum. Bakıcımı hatırlıyorum. Köyden gelmiş, okuma-yazma bilmeyen, kocası otobüs şoförü, üç çocuklu, başı kapalı… O an en çok bir kahveye ihtiyaç duyuyorum.

Karşı binada bir kuaför var, pastaneden kalkan bir grup kadın oraya giriyor. Aklıma istenmeyen tüylerinden kurtulmak istedikleri geliyor. Kadınların vücutlarını başka kadınlara gösterebilme konusunda rahatlıklarını düşünüyorum. Bir şeyler beynimi sıkıştırıyor, yine eski bir anı, yine çocukluğum…

Belki de hatırlayabileceğim en eski anım bu, değerini bilmeli miyim, bilmiyorum. Komşumuzun benimle yaşıt bir kızı var, o sebeple bakıcı olarak o kadını tutmuşlar. Evden çıkarken beni onlara bırakıyorlar, akşam alıyorlar. Kadının annesi Çingeneler kadar esmer, tombul bir kadın… Ondan korkuyorum. Kolunda sarı sarı bilezikler var, bileziklerin rengi bile ürkütücü. Karşımda soyunmuşlar, ağda yapıyorlar. Akşam olanları anneme anlatıyorum, beni bir daha onlara bırakmıyorlar.

Hatırladıkça midem bulanıyor, “kahve dokundu mideme” diye düşünüyorum. Hesabı ödeyip randevuma koşturuyorum. Ter içinde giriyorum odaya, yaşadıklarımı, gittiğim her yerde çocukluğuma ait izler gördüğümü anlatıyorum doktora. Önündeki beyaz sayfaları kirletiyorum yine, yeni yeni şeyler ekliyor listesine. Bana, düşünmemi ve o hep aradığım, ulaşmak için çırpındığım hakiki doğrularımı bulmamı sağlayacak sorular soruyor. Zihnimin açıldığını, yenilendiğimi hissediyorum. İkilemlerim, gelgitlerim azalacakmışçasına ferahlıyorum.

“Multiple Mothering” diyor teşhis olarak da. En azından bir tanımım olduğu için, hiç bilmediğim de olsa bir şeylere benzediğim için seviniyorum.

1 Haziran 2008 Pazar

Günlükler - 1

Bu noktaya nasıl geldim bilmiyorum. Ama işte yıllar sonra, bir daha hiç yaşamayacağımı düşündüğüm şeylerle ve bu kez tek başıma, yine oradayım.

Bekleme salonu boğuk, okuyacak tek bir dergi yok. Sekreter kız, hastalara o kadar alışmış ki, pek çoğunun ayrı bir dünyada yaşıyor olduklarını umusamıyor bile. Telefonu çalıyor, dışarı çıkıyor, sonra geri geliyor ve içimde biriken sıkıntılarla bana aslında “ne kadar normal olmadığımı” anlatıyor.

Bir psikiyatrın bekleme salonunun en önemli özelliği herkesin, hatta o umursamaz gözüken sekreter kızın bile, sizin en ufak hareketinizi izliyor olduğu gerçeğidir. İçeri girince biraz fazla gülümserseniz veya yüzünüz asık duruyorsa, “iyi günler” derken gözlerinizde o gergin ifadeyi görürlerse ya da, işte o zaman notunuz verilmiştir. “Gencecik çocuk” diye düşünürler. “Yazık…”

Bense bütün bunlara kulağımı tıkamışım, hemen yanıbaşımdaki etajerin üstünde duran, bir bebek maması firmasının büroşürünü okuyup okumamak arasında bir karar vermeye çalışıyorum. Yer yer içerden bir bebeğin ağlama sesi geliyor, çocukluğuma dönüyorum, yer yer sekreter kızın sevgilisi arıyor, bunalıyorum, ama yine de sapasağlam, sanki bütün dünyanın yükü omuzlarımda değilmiş gibi dimdik durmaya çalışıyorum.

Bakıyorum da hastalar içinde en normal gözükeni yine de benim. Bir tanesi fişi çoktan çekilmiş bir makine gibi boşluğa bakıyor, bir tanesi sanki soğumaya bırakılmış bir motor gibi hissiz…

“Doktor bey, süre doldu” diyor sekreter kız telefonda. Bir süre sonra kapı açılıyor, içerden “en normal gözükeni benim” tezimi çürüten, güleryüzlü bir amca çıkıyor, doktorun elini sıkıyor, basit bir şakaya gülümsüyor ve ödeme yapmak için sekreter kıza yöneliyor. “Merhaba” diyor doktor, elimi sıkıp kendimi tanıtıyorum.

İçerisinin bekleme salonundan daha ferah olmasına seviniyorum. Ancak önümde duran iki koltuk ve bir kanepeden hangisine oturmamın daha uygun olacağı konusunda bir tereddüt yaşıyorum. Sanki yapacağım seçim, tedavi sürecimi etkileyecekmiş gibi korkuyorum. “Hangisini isterseniz ona oturun” diyor doktor, ben de daha rahat gözüken, doktorun masasının tam karşına düştüğü için onunla konuşurken boynumu çevirmek zorunda kalmayacağımı düşündüğüm kanepeye oturuyorum.

Önce beni tanımak için birkaç soru soruyor. Yaşım, mesleğim, mezun olduğum okul… Önündeki not defterine kendince bir şeyler karalıyor. O an yıllar öncesini hatırlıyorum. Başka bir doktorun, ne yazdığını hiç bilmediğim kocaman sayfalı defteri gözümün önüne geliyor. Ona ne kadar gittim? Beş ay mıydı, bir buçuk sene mi? Önümde bittikçe yepyeni, daha beyazı açılan sayfaları, her birinin içimden çıkan, ruhumun depresif kıvrımlarıyla süslendiğini, doktorun siyah kaleminden daha siyah ayrıntılarla dolduğunu hatırlıyorum, bugün yeni baştan açılan o beyaz sayfaların da kirleneceğini, oraya her gidişimde o sayfalara yenilerinin ekleneceğini de gayet iyi biliyorum.

“Tam olarak neyiniz var?” diye soruyor. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yıllar önce atlattığımı düşündüğüm hastalığım mı, dünyaya neden gelmiş olduğum mu, işim mi, aşklarım mı, annemin hastalığı mı, çocukluğum mu… Konuşmaya başlıyorum, ona sırasını hiç önemsemeden her şeyi anlatıyorum. Beni dinliyor gözüküyor ama ben bile ne anlattığımın farkına varamıyorum. Kelimeler benden bağımsız, sanki bir eskiz defterine dökülüyorlarmış gibi çıkıyor ağzımdan, tutamıyorum onları. Kimsenin bilmediği, kimseye anlatmadığım şeylerimi söylüyorlar doktora. Engel olmaya, o herkesin bildiği, iyi kalpli, dürüst, efendi, kibar insanı göstermek istiyorum; ama bencil, ukala, kendisinden başka kimsenin acısına zerre kadar değer vermeyen o şımarık çocuğu anlatıyorlar ona. Dakikalar akıyor, geçmişe yaptığım bu yolculuktan nefret ediyorum. Pazartesi gelsin, kravatımı takıp, ceketimi giyip daha korunaklı bir yerlere gideyim, yüzüme kimseden esirgemediğim o gülüş düşsün istiyorum. Ama işte şimdi her şeyimle orada, bir günah çıkarma kabinine benzeyen korkunç odadayım. Bedenim kasılmış, sürekli kollarımı ovuşturuyorum, avuçlarımı sıkıyorum.

Neden sonra sekreter sürenin dolduğunu bildiriyor. Kesintisiz elli dakika konuştuğumu o an fark ediyorum. Boğazım kurumuş, dudaklarım çatlamış; ama en çok kalbim acıyor, kanıyor. Bir yerlerine batırmışım iğnemi, çok acıtmış, yakmış. Doktorun gözlerine bakıyorum. Bana hiçbir şey söylemiyor. “Haftaya yine görüşelim” diyor. Benden önceki hastasının aksine beni kapıya kadar geçirmiyor, odasında kalıyor. O odadan benden önce çıkan adamın gülümsemesini hatırlıyorum, ondan nefret ediyorum. Sekretere uzman bir doktora, ruhumun kimseye –hatta kendime bile- göstermediğim ayrıntılarını elli dakika boyunca anlatmış olmanın bedelini ödüyor, bir sonraki seans için randevu alıyor, yüzüme oraya gelmeden önceki tebessümümü takıp dışarı çıkıyorum.

Dışarının sıcağı nefesimi kesiyor, tebessümüm kayboluyor. “Oraya gitmemeliydim” diye düşünüyorum. Dört-beş gün sonra oraya yeniden gideceğimi hatırlıyorum, elim telefonuma gidiyor. Sekreteri arayıp randevumu iptal ettirmek istiyorum. Yine de yapmıyorum. Aklıma kravatımı taktığım sabahlar, olmadığım biri gibi görünmeye çalıştığım anlar, yüzüme düşen sahte tebessümler geliyor. Kendimi tanımak için vereceğim yepyeni, çok sıkıntılı o savaşa çırılçıplak, tek başıma girmek istiyorum.

Eski dostları arıyorum, bir bilinmeze kadeh kaldırıyorum.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

'Erir' Dedi Doktor, 'Depresyon, Kar Gibi'

Bekleme salonundayım. Şehrin en kötü hastanesinin, en havasız bekleme salonu burası. Otuz altı ekran bir televizyonun karlı ekranında, ilgimi çekmeyen o programı sunan kadının ne kadar çirkin olduğunu düşünüyorum. Amcam yanımda oturuyor, belli ki kadını güzel buluyor.

Karısı üç sene önce öldü, çocuğu yok, tek başına yaşıyor. Ayda bir iki kez arıyor ama tek başına ne yapıyor, ne ediyor bilmiyorum. ‘Televizyon karlı’ diyor inatla, ‘Yoksa bu kadına bakmaya doyamazsın, felaket haberi verse fark etmezsin.’

Günlerdir hastaneye gidiş gelişlerimizde yüzüne uzunca bakmamıştım. Şimdi dikkat ediyorum da hiç de hastalıklı durmuyor. ‘Kadın gerçekten güzel mi acaba?’ diye geçiriyorum içimden, ekrana odaklanıyorum. Tam da o sırada iktidar partisinin reis-i cumhur adayı haberi giriyor yayın akışına, amcam kendince yorumlar yapıyor bu konuda. Sıkılıyorum, hava alma bahanesiyle uzaklaşıyorum oradan.

***

‘Rectum Ca’ yazıyor bulgu olarak. Tahlil sonucunu dosyasına koyuyorum. ‘Karaciğere de sıçramış’ diyor doktor. ‘Artık elimizden bir şey gelmiyor’. Sonrasını duymuyorum, sadece başımı sallayarak onaylıyorum onu ya da aslında geçiştiriyorum. Uzun uzun bakınca fark ediyorum ki doktor, kadın sunucudan daha güzel.

Amcamı bekleme odasındaki üç dört kişiyle kaynaşmışken buluyorum, garipsiyorum. ‘Hepsi de cumhurbaşkanını tartışıyor, oysa içlerinden en az birisi cumhurbaşkanının seçildiği günü bile göremeyecek’ diye düşünüyorum. Amcam adamların tekine kadın sunucunun güzelliğinden bahsediyor. O an fark ediyorum ki yüzünde hastalıktan bir iz bile yok.

***

Amcam misafir odasında uyuyor, ben uyanığım. Televizyona bakıyorum, başucumdaki kitabın birkaç sayfasına göz atıyorum, gördüğüm hiçbir şeyi beğenmiyorum. ‘Kadın bir gudubetti’ diye düşünüyorum. Sonra amcamın kadın hakkında dediklerini onaylayan bekleme odası arkadaşlarını hatırlayıp kızıyorum onlara.

İlaçlarımı yuttuktan sonra nihayet yüzüme bakacak gücü buluyorum kendimde. Yanaklarım çökmüş, rengim gitgide beyaza çalıyor, boşluğa bakıyor gibiyim. Kendime kadın sunucunun benden güzel olduğunu itiraf edemiyorum. Amcama hastalığının en azından bir sonu olduğunu bildiğim için imreniyorum ve kendimden bir parça daha nefret ediyorum.

Not: Başlık bir Cenk Taner dizesidir, Kesmeşeker'in 'Henüz Onlar Bunları Bilmiyor' adlı şarkısından alıntıdır.

13 Mayıs 2008 Salı

Sır

Bazı insanlar kendi gerçekliklerine o kadar sıkı, körü körüne bağlı oluyorlar ki; onlara bizzat yaşadığım, kendi gözlerimle gördüğüm, gerçekliğinden en ufak şüphe duymadığım şeyleri bile anlatmaktan çekindim. Artık korkmuyorum.

Ben hayatımı dört farklı insan olarak yaşıyorum. Durup düşününce bunun size ne kadar saçma geliyor olabileceğini ben de fark ediyorum; ancak bu farkındalık olayın gerçekliğini değiştirmiyor elbet. Evet, ben bana bahşedilen bu hayatı –üstelik sadece ruhen değil, bedenen de- dört kişi olarak sürdürüyorum.

İlk kişimin adı Edward Jr. Pole. Onu genellikle hafta içleri yaşıyorum. Büyük dedem, Edward Jerome Pole’un kurduğu, önce küçük bir fabrikadan ibaret olan; ancak şimdi milyonlarca hissesi piyasada dolanan kocaman bir şirketin sahibi... Saçları gür ama önleri azıcık açık, her zaman şık, sigara alkol gibi kötü alışkanlıklardan uzak duran, en şık restoranların müdavimi, en alımlı, en güzel ancak ne yazık ki konuşacak çok da bir şey bulamadığı kadınlarla birlikte olan ve ertesi gün hemen hemen hepsini unutan, ekonomi dergilerinde yayınlanacak olan röportajlarından önceki yarım saatini makyajına ayıran, küstah, bencil bir adam... Kendisini sevmiyor değilim, ancak keşke bu kadar çok işkolik olmasaydı.

Marty Coleman ikinci kişim. Kendisi hiçbir zaman meşhur olamamış, hiçbir şarkısı tutmamış, üçüncü sınıf barlarda çalan, sıradan bir rock grubunun lead gitaristi. Uzun, yağlı saçlı, kirli sakallı, ağzından kendi sardığı, çoğu kez de içini yasa dışı maddelerle doldurduğu sigarası eksik olmayan, daha güneş batmamışken ikinci şişesini yudumlamaya koyulan, hayatı bir oyun, kendisini yaşlanmayan bir FRP karakteri sanan bir çılgın. Onu sahnedeyken yarı çıplak görebilirsiniz, çünkü vücudundaki dövmeleri –en çok da göğsündeki ejderhalı olanı- göstermeyi çok seviyor. Kendisi en az kendisi kadar çılgın, asi kadınlardan hoşlandığı için, içinde her şeye karşı bir öfke besliyor, bolca küfür içeren şarkılar yazıyor, esrar çekiyor, uçuyor, yine de mutlu olamıyor. Çok fazla yakın olmadığı sürece, ona tahammül edebiliyorum. Ne zaman ki, o kronik hale gelmiş mutsuzluğunu görüyorum, üzerine sinmiş, artık kendi kokusu olmuş, esrar, kadın, ter ve kusmakta olduğu tuvaletten kaptığı pislik kokusunun karışımı o iğrenç kokusunu alıyorum, işte o zaman tiksiniyorum ondan.

En çok Francis’e acıyorum. Zayıf, gözlüklü, uzun boylu, çilli, parlak bir çocuk… Hayat ayaklarının altından akıp giderken, şehrinin akşamüzeri vaktinde, bir parkta, en sevdiği bankta, kafasını içinde ne aradığını bile bilmediğim kitabına gömen, önünden geçip giden güzel, uzun bacaklı, zarif kadınları genelde görmeyen, zaman zaman kitabında onu duygulandıran, heyecanlandıran bir şey yakaladığında etrafına bakınıp gördüğü ilk güzel kadına ilan-ı aşk etmek isteyen ve her seferinde cesaret edemeyen, akşam yemeklerini mahallesinin salaş lokantalarının birinde tek başına yiyen, aşkı sadece parkta öpüştüğünü gördüğü sevgililerden öğrenebilmiş, erken yaşta kaybettiği annesinden başka hiçbir kadının ellerini tutmamış, hiç ağlamayan, ancak omuzlarında ağlayabileceğini bildiği birini bulduğunda belki de hiç susmayacak birisi…

Bazen, ben tam da Edward olmuş, tam da ortaklık kurmaya çalıştığımız bir şirketin patronunun şımarık, aptal, afet kızıyla konuşmak üzereyken geliyor. Edward donuyor, etraf sessizleşiyor. Hayat anlamsızlaşıyor, renkler kayboluyor ve Francis ortaya çıkıyor, o salak kıza aşık oluveriyor. Onun için bütün hayatını adamak, onu mutlu ettiğini hissetmek için uğraşmak, ona kitaplarında okuduklarını anlatmak, gözlerinde etkilendiğini gösteren o bakışları görmek, onun ellerinden sıkı sıkı tutmak, ellerinin yumuşaklığını hissetmek, onu yanaklarından öpmek, dünyevi sandığı her şeyi, güzellikten başka hiçbir nimet bahşedilmemiş o aptal kızla yaşamak istiyor. Ve her seferinde olduğu gibi konuşamayıp, konuşmaya çalıştıkça saçmalayıp, terlemiş avuç içleriyle oynayarak, bakışlarını kızın gözlerinden kaçırarak, ona kendini değerli hissettirecek, kıza onunla en azından bir gecesini geçirebileceğini düşündürtecek bir iltifat bile edemeden onu elinden kaçırıyor.

Bazen de Marty’ye denk geliyor, barın en gürültü saatinde ortalıkta beliriyor. Marty sahneden inmiş, babalarıyla sorunlar yaşıyor olduklarını iyi bildiği iki farklı kızla aynı gece birlikte olmak için çabalıyorken ortaya çıkıyor, sadece cinsellikle noktalanacak bir ilişkiden, sonsuza kadar dost kalacakları bir ilişki çıkarmaya çalışıyor, yaşayacakları hayvanca şeylere insani değerler katmaya çalışıyor ve kızlara ne kadar sıkıcı birisi olduğunu gösterip onları da elinden kaçırıyor. Bir süre vokalist çocukla oturuyor, o da bardaki kızlardan biriyle çıktıktan sonra gürültüden başı ağrıyor, uyku saatinin geldiğini fark edip evine dönüyor.

Dördüncü kişi, hakkında en az şey bildiğim. Kendisini bazen aynada, bazen önümden geçen bir arabanın camında bir anlığına görüyorum. Diğer üç kişiye hiç benzemiyor. Sanki yıllar önce gördüğüm bir albümden koparılmış ya da henüz çocukken izlediğim bir filmden aklımda kalmış bir yüz. Bakışlarından korkuyorum, aniden karşıma çıkınca irkiliyorum. Belli belirsiz gördüğüm bakışlarında hayatın anlamsızlığını görüyorum. Bütün bu koşuşturmacanın, aşkın, para kazanma güdüsünün, nezaketin, gün batımının, bir çocuğun gülümsemesinin, uçan kuşların, her şeyin saçmalığını anlatıyor, sanki beni, bizi bekleyen, gerçekleştiğinde her şeyi altüst edecek bir şeye karşı uyarıyor.

Ben yine de en çok onu, her ne kadar karanlık da olsa, beni en çok sevdiğini düşündüğüm o kişiyi seviyorum.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Emir




Yaşlılar ölüyor, gençler yaşlanıyor ve çocuklar büyüyor... (Büyütmek için tıklayınız)

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Üstadla Akşam Yemeği

Evime dönerken belki de yüzlerce kez geçmişim önünden. Tunalı’nın o cafcaflı kalabalığının içinde kaybolmuş, küçücük bir Ege lokantası… Zeminden yarıya kadar mavi, yukarısı beyaza boyanmış duvarlar, ahşap sandalyeler ve masalar, duvarlarında denizi çağrıştıran türlü türlü resimler, küçük ahşap pencereler, pencerelere takılmış beyaz kalın kumaştan, uçları örgülü saçaklı perdeler… Sanki hayatın bir coğrafyasından çalınmış, denizi olmayan, havası boğuk, kışları, yazları ve hatta insanları kurak bu şehre oturtulmuş bir tablo, birilerinin hayatlarından küçük bir kesit… “Rezervasyonumuz vardı.” diyorum. Garsonlar onu tanıyorlar, “henüz gelmedi” diyorlar. Masaya geçip bekliyorum.

Beklerken, onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Kuruldaki büyük salonda, kendini fark edemeyeceğimiz kadar tenha bir köşede çalışıyordu. Bulunduğumuz yeri, konumumuzu, etrafımızdakileri henüz yadırgamakta olduğumuz o dönemlerde bizi kendine has, o mesafeli, ciddi üslubuyla defalarca uyardığı anlarda gözlerinde gördüğüm o bakışları hala net bir şekilde anımsıyorum. Her ne kadar zaman içinde daha çok zaman geçirme fırsatı yakalamış ve bu sayede kendisiyle –iş arkadaşlığı boyutunu aşmamak üzere- iyi bir diyalog kurmuş olsak da, benim için o akşam karşımda oturacak kişi, kendine ait o bilinmezliği, o gizemi hala korumakta olan biriydi.

Kapıda belirdi. Üzerinde koyu renkli bir kanvas, parlak yeşil ve beyaz ağırlıklı bir tişörtü vardı. Eğitim Dairesinde, Kurulda gördüğüm halinden uzak, bir gün gelip de onun gibi bir insan olup olamayacağımızı sorgulatan kişinin aksine, bize daha çok benziyordu. Beni beklettiği için özür dileyerek geldi yanıma. Park yeri bulamadığından, para çekmek için oyalandığından bahsetti. Oysa ben, o an pek çok dönem arkadaşımın, benim yerimde olup o anı yaşamak isteyeceğini biliyor, içten içe bir mutluluk duyuyordum.

Mezeleri benim seçmeme izin verdi; ancak pek çoğu Akdeniz mutfağından olan mezeler içinde karar vermekte zorlandım. Zeytinyağlı domates kurusu ve patlıcanlı bir tane seçtim, o da “Girit Peyniri’ni tatmalısın” diyerek bir tabak da ondan koydurdu.

“Seni son günlerde çok münzevi görüyorum” dedi neden sonra. Sanki bütün içekapanıklığımı, durgunluğumu, belki biraz daha az gülüyor, sanki birazcık daha çok sıkılıyor olduğumu görüyordu. “Arkadaş grubunu da değiştirdin gördüğüm kadarıyla” dedi. Haklıydı.

Ona yaşadıklarımdan, hayatımdan, pek çoğu aynı evde, aynı odada, aynı insanlarla geçmiş yaşantımdan, beni bekleyen hayattan, bilmediğim bir şehirde yabancısı olduğum insanlar arasında, gördüğüm, nüfuz ettiğim her şeye yabancı hissetmekten, yalnız kalmaktan ve daha da önemlisi yalnızlığa alışmaktan ziyadesiyle korktuğumdan, daha önce beni bir şekilde bulmuş ve yeniden üzerime yapışmasından korktuğum hastalığımdan, annemin beni her özlediğinde yüzünde çıkan yaralardan, onu her gördüğümde çektiğim vicdan azabından ve belki de sadece beni ilgilendiren onlarca şeyden bahsettim. “Misafirliğe gittiğim evlerde uyuyamıyorum, yolculukları ise hiç sormayın…”

Beni büyük bir sabırla dinledi. “Ben de senin gibiydim” diye karşılık verdi. “Şimdi başımı koyduğum yerde uyuyorum, buna alışıyorsun.”

Sanki hep eksik konuşuyor, söyleyeceklerini susuyordu. Tam ağzını açıp bir cümle daha kuracakken susuyor, şarabından bir yudum alıyor ve benim söze girmemi bekliyordu.

Ona yaptığım iltifatlara, kendisinin üzerimizde bıraktığı etkiye, çalışkanlığına, bize çok güzel bir örnek teşkil ettiğine, onu bankada çok iyi yerlerde görmek istediğimize yönelik sözlerimi büyük, hiç yapay olmayan bir tevazu ile karşılıyor ve “benim görevim bu, bunun için para alıyorum” diyerek bu iltifatlara teşekkür etmekle yetiniyordu.

“Peki üstadım, çok zorlandığınız, bu işi seçmiş olduğunuz için pişman olduğunuz bir an oldu mu?” dedim. Tahmin ettiğimin aksine “oldu” dedi. Bir ilçede teftişte olduğundan ve o dönemde annesinin rahatsızlandığından bahsetti. Babasını on sekiz yaşındayken kaybetmiş, annesini de o süreçte yitirmiş. “Ama bu benim işimdi, benim geleceğimdi.” dedi. “O kararsızlığı yaşarken oturup düşündüm. İyi ya da kötü bir karar vermeliydim. Bu belirsizlikle yaşayamazdım.” diye ekledi. Garson ara sıcak olarak Kalamar getirip masamıza bıraktıktan sonra da “ben de devam etmeyi seçtim” dedi.

Konuştukça ona belki de özel gelebilecek şeyleri sormaktan çekinmemeye başladım. Özel hayatı, aile ilişkileri, yoğun bir tempoda çalışıyor olmasının kendi seçimi olup olmadığı gibi bir sürü konuda sorular ürettim. Her seferinde “belki çok özel olacak ama…” demeyi de ihmal etmedim ve o da her seferinde “hayır, özel değil” diyerek kibarlık göstermekten geri durmadı.

Evlenmemesi yaptığı işle, turneyle ilgili değilmiş. O doğru kişiyi bulamamış. Bizim eğitimimizle ilgilendiği için Kuruldaki işleri aksıyormuş ve o açığı kapatmak için de geç saatlere kadar çalışması gerekiyormuş. CNBC-E dizilerini izliyor, içlerinde benim de çok sevdiğim birkaç tanesini kaçırmamaya özen gösteriyormuş. Zaman zaman o lokantaya tek başına gelip, tek başına güzel bir akşam yemeği yemeyi çok seviyormuş. Garsonların hiçbirisiyle özel bir diyaloga girmemiş ama herkes onu gidip gelmelerinden tanıyormuş. Resim yapmayı çok seviyormuş. İyi bir aşçıymış; ancak turneler boyunca bu yönünü geliştirememiş olduğu için üzülüyormuş. Spor müsabakalarından hazzetmiyormuş. Onun için en keyif veren spor dalı artistik patinajmış.

Kalkan balığımızı yerken bana “beni herhangi bir konuda, aileyle ilgili, işle ilgili ya da özel konularla ilgili rahatsız edebilirsin. Bunu açık bir çek olarak düşün, gece on bir, on iki, ne zaman istersen” dedi. Bu uzun zamandır birinden duyduğum en güzel sözlerden biriydi belki de. “Teşekkür ediyorum üstadım” dedim. O anın değerini çok iyi biliyordum.

Geç saatlere kadar oturduk, patlıcan tatlımızı da yedikten sonra hesabı istedi. Ona arabasına kadar eşlik ettim. Artık birbirini daha iyi tanıyan, birbirlerinin hikayelerini dinlemiş, onlara kendince yorumlar getirmiş, o kısa süre içinde duyduklarından kendi hayatlarına da bir şeyler katmış, bu katkıları başkalarına da ulaştıracak iki iş arkadaşı olarak el sıkışarak ayrıldık.

O akşamdan aklımda yer eden en önemli şey ise, kendinden küçük iki kardeşini bir yıldır görmediğini söylediğinde yüzümde beliren şaşkınlığa karşın söyledikleriydi: “Bazen sevdiklerinin bir yerlerde yaşıyor olduklarını bilmek bile yetiyor insana…”