3 Eylül 2008 Çarşamba

Baba

sizin için ne kadar önemli olduğunu ondan uzak kalana kadar anlayamayacağınız kişidir.

babanız bir iş dolayısıyla yurt dışında görevlendirilmiştir. öyle birkaç hafta da değildir üstelik süresi. birkaç yıl birimiyle ölçülür. gitmeye mecbur olduğunu bildiğiniz halde "gitme" dersiniz, tabiki sizi dinlemez.

sonra bir gün havaalanının ne kadar sıkıcı, ne kadar boğuk bir yer olduğunu fark edersiniz. koca koca pencerelerin önünde onu göremeyeceğinizi bildiğiniz halde beklersiniz el sallamak için. erkekliğe .ok sürdürüp ağlamayı göze alamazsınız ama tuttuğunuz gözyaşları yüzünden suratınız patlıcana benzemiştir haberiniz yoktur.

sonra kocaman bir uçağın arkasında ne kadar çaresizce kaldığınızı görürsünüz. sanki koca uçağın bir kalbi varmış gibi, sizin halinizi görüp kalkmamasını beklersiniz ama apartman büyüklüğündeki şey uçar gider sizi görmeden, siz de artık -uzun bir süreliğine- bir kişi eksilen ailenizle evinize dönersiniz.

artık eve geldiğinde sizinle hiç konuşmayan, televizyonun başında gecelere kadar haberleri izleyen birisi yoktur evinizde. siz odanızda ders çalışırken, odanıza hiç uğramasa bile salonda oturduğundan emin olduğunuz o adamın varlığı kaplamıyordur hiçbir yeri.

hayat her yönüyle devam etmektedir oysa ama sabah sizinle aynı saatte kalkıp, uykulu gözleriyle sizinle neredeyse hiç konuşmayan o adam yoktur kahvaltı masasında. belki de cebindeki son parasını size harçlık olarak verirken bile sizi öpmekten çekinen adamın verdiği paranın çok daha fazlası giriyordur cebinize ama yine de bazen onun size para vermesini ve sizin cebinizde çok çok az paranız olduğu halde teklifini geri çevirdiğiniz günleri özlersiniz.

okula arabayla gidip, saçma sapan şeylere para harcarken, sizi lafını esirgemeden eleştiren o adamın yanınızda olmasını istersiniz.

bazı geceler, eve geç geldiğinizde siz dönene kadar uyumayan, siz eve geldiğinizde ise tek söz söylemeden yatan o sert adamı özlersiniz.

sonra okulda iyi geçen bir sınav sonrası ona haber vermek için telefon ettiğiniz günleri hatırlar, saat farkı, telefon faturası,vb. gibi saçma nedenlerle onu arayamıyor, sevincinizi paylaşamıyor olduğunuz için üzülürsünüz.

her ne konuda olursa olsun, anlamadığınız bir şeyi sorabileceğiniz ve konu hakkında hiçbir şey bilmiyor olsa da, size verdiği cevap, konunun uzmanlarından bile daha tatmin edici gelen o adamı ararsınız.

beraber zaman geçirme fırsatlarını, uyku, televizyon, bilgisayar gibi bahanelerle harcadığınız için pişmanlık da duyarsınız.

evde ailecek ona telefon ettiğiniz günler sizi asla avutamaz. daha önce hiç gitmediğiniz, nasıl olduğunu hiç bilmediğiniz bir ülkede iyiyim dese de ona inanmak gelmez içinizden.

ona bakıp "seni çok seviyorum baba" demediğiniz ve diyemeyeceğiniz her an için kendinizden nefret edersiniz.

hayatınızda ilk kez, şarkıların sadece aşk için yazılmadığını anlarsınız.

sonra bir gün, izinli olarak döndüğünde, sizi bırakıp gittiği halinden ne kadar uzaklaşmış olduğunu görürsünüz. kocaman dünyada, giderek farklılaşan iki insan olmuşsunuzdur. farklı ülkelerde, farklı kültürlerde yaşayan iki yabancı gibi hissedersiniz ve -eğer bir gün olursa- çocuğunuzu ve ailenizi bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğinize söz verirsiniz kendi kendinize...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Eski Zaman Korkuları

Doksanlı yılların ortaları... Gün aşırı yayın kesiliyor, tam da en sevdiğim Kemal Sunal filminin orta yerinde Show TV'nin o iç karartan siyah zemin üzerine koca puntolarla yazılmış isminin altında "Son Dakika" yazısı beliriyor. Bir köy daha basılmış, insanlar kurşuna dizilmiş ya da yine hain bir pusuda onlarca can vermişiz.

Ben hayatımın baharındayım o zamanlar, tek derdim sabahları annemi karnımın gerçekten ağrıdığına, bunun okuluma gitmemek için bir bahane olmadığına inandırmak. İstemeye istemeye gittiğim o okulun kapısından içeri girince her şeyi unutmak, arkadaşlarımla beraber top peşinde koşmak, top bulamazsak top yerine geçebilecek -ezilmiş kola tenekesi ya da at kestanesi- bir şeyler bulup kan ter içinde, nefes nefese kalan kadar koşturmak.

Her gece yatmadan önce annemi ve babamı öptüğümü, abim ve ablama defalarca kez iyi geceler dediğimi hala hatırlıyorum. Sanki her şeyin uzağında, başkantte, bir gece ansızın kapımız kırılacak, içeri maskeli silahlı insanlar doluşacak ve hepimizi kurşuna dizecekler.

Kendimi hep ailenin kahramanı olarak gördüm, şimdi düşünüyorum da öyle bir durumda yapacağım şeyler hakkında hayaller kurmam, silahlı adamların üzerine sıçrayıp silahlarını ellerinden düşürmem, sonra abimin o silahla adamları evden atacağını düşünmem çok da ütopik gelmeyen ve o soğuk, daha sonra şiddetlice hissedeceğim kalbimdeki o küçük kuşun kanat çırpmalarını birazcık hafifletecek düşüncelerdi. 10 yaşımı azıcık geçmiştim, korkuyordum.

Uzun zamandır hiçbir şeyden böylesine korkmadım. Kendimce büyük acılar yaşamış, benim gibi zayıf yaradılışlı bir insanın tahammül edebileceğinden çok daha fazlasını görmüş biriyken bile, eski zaman korkularımın beni hala içimde bir yerlerde beklediklerini bugün daha iyi görüyorum.

Siyah-beyaz, temiz-kirli, sağlam-çürük ve bildiğim bütün zıtlıklar... Bir bakışta tanıyabileceğimi sandığım bütün kötüler, gözlerinde gördüğümde hep inandığım bütün iyiler... Karanlık bir odada kahkahalarını duyuyorum, bana gülüyorlar. Ne kadar güçlü, ne kadar kendimi kurtarmış gözüksem de oradalar. Sevdiklerimi görüyorum yanlarında, sanki her an, sanki bir şekilde onları benden alacaklar, ben yine bir şekilde dipsiz bir kuyunun duvarlarına çarpa çarpa düşeceğim ve yeniden yükselebilmem için zemine çarpmam gerekecek...

17 Ağustos 2008 Pazar

Asal

Kimseler anlamadı
Neden bu kadar çok
Sevdik birbirimizi...
Çünkü biz
Aramızda asaldık...

15 Temmuz 2008 Salı

Müzisyen

Kendimi zaman zaman aralarında, onlardan biri gibi hissetmekten gurur duyduğum, gözümde dünyanın en yetenekli insanlarına verilen ortak addır.

Birkaç sene öncesi, babamın görevi dolayısıyla Türkî Cumhuriyetlerden birindeyiz. Fena halde sıkılıyorum, arkadaş yok, ortam yok. Gitarımı da yük olur diye getirmemişim ama, içimden şöyle birazcık çalmak geçiyor. Bir stüdyo olduğunu duyuyorum; ancak orada sektör bizimki gibi değil, her adım başı öyle prova stüdyosu yok. Kayıt stüdyosuymuş. Yer ayırtıp gidiyorum.

İçerde bir adam var. Çalışma ile kanal kayıdın aynı para olduğunu söylüyor, dumur oluyorum. İstedikleri cüzî bir miktar… Şansıma grup Türkiye'de kalmış bizim, elemanlar sahillere akmış, Kırgızistan'a gelin diyecek halim de yok. "Ben yardım ederim" diyor adam ısrarla, "davulları, basları cihazdan alırız. Gitarı sen çalarsın, soloları da ben atarım" diyor.

Anlaşıyoruz, kayıda girişiyoruz. Adam şarkılara solo atmakla kalmıyor, aranjmanlar yapıyor. Hayatımda gördüğüm en yetenekli müzisyenlerden biri olmasına rağmen, amatör bir ruhla benim şarkıları adam ediyor, bu işten müthiş keyif alıyor. Bazen evden stüdyoya gelince, adamın gece şarkıya yeni şeyler eklemiş olduğunu görüyorum, bana sevgilisine sürpriz yapmış yurdum delikanlısı şeklinde sunuyor bu yenilikleri de. Bir iki üç derken bir sürü şarkı kayıt ediyoruz.

Sonra tatil bitiyor, ben Türkiye’ye dönüyorum. Bir sene ayrı kalıyoruz.

Bir sene sonra yeniden gidiyorum ülkesine. Çaldığı bara gidip ben de ona sürpriz yapmak istiyorum; ancak bir de hediye alayım diyorum. Oranın en büyük alışveriş merkezine gidiyoruz. Bir müzik evine giriyoruz, orada bir Fender Telecaster (bkz: elektrogitar) görüyorum. Üç single manyetik var üzerinde. Hatırlıyorum da Andrei’nin gitarının aynısından. Fiyatını soruyorum 250 dolar diyor satıcı. Andrei’nin gitarı hakkında "1500 dolar verdiler satmadım" dediğini hatırlıyorum. Üzerinde durmadan çıkıyorum müzik marketten.

Akşam oluyor, bara gidiyoruz. Andrei beni gördüğüne hiç sevinmiyor, "hoş geldin, beş gittin" deyip ayrılıyor yanımdan. Canı sıkkın dolanıyor ortalıkta. Yanına gidip "bir problem mi var?" diye soruyorum. "Gitarım yok ortalarda" diyor. O an flashback'ler çakıyor beynimde (bkz: beyinde flashback çakması), kendisine öğle vakti gördüğüm Telecaster’ı anlatıyorum. “250 dolardı” diyorum, “üzerinde üç single manyetik vardı” diyorum. Bana "dostum üç single'lı Telecaster'lar dünyada 100 tane. Özel üretim, 1500 dolardan aşağı olmaz ve üstelik ikisi bu ülkede olsa mutlaka haberim olurdu" diyor.

Toparlanıp polise gidiyoruz. Ancak gitmeden önce bir adama uğruyoruz. Ben "niye geldik buraya?" diye afallamışken, Andrei "bu adam bize poliste yardım edecek" diyor. Haklı olduğumuz bir konuda bile polise referanssız gidemiyor olduğumuz bir ülkede bulunduğumuz için üzülüyorum.

Karakola girmeden Andrei bana dönüyor "sen mecbur kalmadıkça hiç konuşma" diyor. "Yabancı olduğun anlaşılırsa fiyat iki katına çıkar." diye de ekliyor.

Karakolda bir süre derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bir polis bize katılıyor, bana sorular soruyor, anlamıyorum. Andrei olayı anlattırıyor bana. Gitarı gördüğümü, önceki sene kayıt yaptığımızı söylüyor. "O da müzisyen" diyor. Polisi evine bırakıp ertesi gün için randevulaşıp ayrılıyoruz.

Sabahın köründe geliyorlar beni almaya, müzik evine baskına gidiyoruz. Satıcı şok oluyor, bir adamın gitarı kendisine satılması için bıraktığını, 200 dolar istediğini, üzerini komisyon olarak vereceğini söylediğini anlatıyor. Polis, gitara el koyuyor. Andrei "akşam barda görüşürüz" deyip ayrılıyor.

Akşam bakıyorum Andrei var, gitar yok. Polisler biraz rüşvet, barda sınırsız eğlence ve birkaç Rus kızı istemişler gitarı vermek için. Neyse ki hırsız bardaki garsonlardan biriymiş de, Andrei gitarla birlikte çalınan distortion pedal'ını birinci elden geri alabilmiş. (Teknik tabir kullanıyorum ki yabancı olduğumuz anlaşılmasın) birkaç gün eski gitarıyla idare ediyor, sonra gitarına kavuşuyor.

Kulaklarımda bana grupça ettikleri teşekkürün arasına sıkışmış, vokalistin o sözleri var hala: "Eğer ben sesimi kaybetmiş olsam, herhalde ölürdüm."

O zaman onlarla aramızdaki farkı anlıyorum. ben gitarımı yük olur diye Türkiye’de bırakabilecek bir amatör iken, onlar enstrümanlarından birkaç günlüğüne de olsa ayrı kalmak istemeyen müzisyenler...

3 Temmuz 2008 Perşembe

Yönetmenliğe Yükselme Sınavı - Sivas (28.06.2008)

Yola çıkalı üç saat oldu, mola yerindeyiz. Merdivenlerde durmuş, park halindeki otobüslere bakıyorum. Terk edilmiş bir kasabadayız sanki, gece vakti bir tek dinlenme tesisi ışıl ışıl. Çevremde bana benzeyen kimse yok.

Karşıdan yaşlı bir amca geliyor, yüzü aydınlık. Gözleri küçücük kalmış, ak sakalları yüzünü kapatıyor. “Çay içtin mi?” diyor bana. Duymuyorum, “efendim amca?” diyorum. “Çay iç” diyor, “ısıtır.” Gülümsüyorum. “Yolculuk nereye?” diye soruyorum “Sivas’tan geldim, Ankara’ya gidiyorum” diyor. Hayırlı yolculuklar diliyorum, teşekkür ediyor, otobüsüne biniyor.

Başka bir otobüs yanaşıyor dinlenme tesisine. Bu kendi memleketimin firması… İçinden Erzurumlular iniyor. Tıpkı halam gibi giyinmiş, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir kadın iniyor otobüsten, kocası önünde yürüyor. Kadın merdivenleri çıkarken zorlanıyor, düşeceğini hissediyorum. Ben yanına yaklaşmışken sendeliyor, düşmemek için ellerini zemine koyuyor. Yetişiyorum, kolundan tutup doğrulmasına yardım ediyorum. Kocası sonra fark ediyor kadını, bana “Allah razı olsun” deyip karısının koluna giriyor. Beş dakika geçmeden, ikisini yine merdivenlerde görüyorum. Amca bu sefer arkada bırakmamış teyzeyi, koluna girmiş merdivenlerden inmesine yardımcı oluyor.

Moladan sonra hep uyuyorum. Otobüs otelimin önüne gelene kadar da uyanmıyorum. Otel odası kötü değil. Duş almak istiyorum; ancak terlik getirmeyi unutmuşum. Vazgeçip uykuya dalıyorum.

Birkaç saat sonra üstad arıyor. Kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Sivas sokakları tahmin ettiğimden daha temiz, daha ferah duruyor. Orta halli bir pastanede bir şeyler yedikten sonra şubeye gidiyoruz.

Sınav başlıyor, ben gözetmen olarak görevimi fazlasıyla benimsemişim. Salonun ortasında dolanıyorum. Üstadın dikkatli olmam konusunda uyardığı personeli yanındakiyle konuşurken görüyorum. Adımlarımı sıklaştırarak yanına yürüyorum. Kösele tabanlı ayakkabılarım tabanı dövdükçe çıkan sesi fark ediyor, konuşmayı kesiyor. Varlığımı hissettiğini biliyorum, bir daha tenezzül etmiyor.

Sınav bitiyor, kimileri üzülüyor, kimileri seviniyor. Yanındakiyle konuşan personel kazanamamış sınavı. Yardım beklediği kadın ise başarılı olmuş. Üstad kadına “Bu sefer yanınızdaki beyi geçiremediniz” diyor, kadın “ben geçirirdim de sizden korktum Müfettiş Bey” diyor, gülümsüyorum. İnsanlar evlerine giderken, biz bir cumartesi günümüzü işimize ayırıp görevimizi layıkıyla yerine getirmiş olmanın huzuruyla ayrılıyoruz şubeden.

Sivaslıların Tokat mutfağından alarak kendi mutfaklarına kattıkları Sivas Kebabından tatmaya, Lezzetçi adında bir restorana gidiyoruz. İçerisi oldukça sıcak; ancak yemekler çok lezzetli. Cüzi bir fiyata keyifli bir yemek yiyoruz.

Bavulumu toplamak için gerisingeri otele dönüyorum. Apar topar hazırlanıp arabaya iniyorum. Bankamızın şoförü zamları soruyor, “yüzde on-on beş arası” diyorum. Maaşının az olduğundan, zamların maaşına fazla etki etmediğinden, ev kirasından, geçim sıkıntısından bahsediyor. Yönetim Kurulu üyelerimize bu durumu aktardığını söylüyor. “İyi yapmışsınız, kulaklarının bir köşesinde kalmıştır.” diyorum. Otobüse binene kadar yanımda kalma konusunda ısrar ediyor, beklemesini istemiyorum.

Dönüş yolculuğunda neredeyse her köy ayrımında durup yolcu indiriyoruz. Gençten bir kız iniyor yine bir köy yolunda, bir amca bekliyor kendisini. Üzerinde eski lacivert bir ceket, kafasında bir kasket… Kızı belli ki, sarılıyor ona. Çantasını ilerdeki traktörüne yerleştiriyor, traktöre binerlerken hareket ediyor otobüsümüz.

Her köy ayrımında bir kavuşmaya şahit oluyor, tebessüm ediyorum.

Yozgat’ta yanımdaki üç koltuğa, beş kişilik bir aile yerleşiyor. Adam yanıma oturuyor, karısını iki küçük kızıyla diğer iki koltuğa oturtuyor. Büyük oğlunu da arka sıraların birine gönderiyor. Otobüsün televizyonunda saçma bir yarışma programı açık. İçim sıkılıyor, müzik dinlerken uyuyakalıyorum.

Aynı mola yerinde duraklıyoruz. Vakit geçmek bilmiyor. Anons yapılınca yerimi alıyorum, otobüs hareket ediyor. Biraz ilerledikten sonra muavin yolcuları sayıyor, “bu arkadaki kadın öne mi geçti?” diye soruyor öteki muavine. Sonra da “yine mi yolcu unuttuk!” diye söyleniyor. Gecenin karanlığında, gidiş geliş iki şeritli bir yolda U dönüşü yapıyoruz. Otobüste bir kınama havası hakim. “Anonsu duymadı diyelim, saatine de mi bakmıyor?” diye söyleniyor amcalar. Mola yerine geri dönüyoruz. Otobüs yanaşırken herkes ayağa kalkıp gözleriyle kadını arıyor. Hayıflananlar, ayıplayanlar bakınıyoruz kadına. Kadın ortalarda gözükmüyor. Bir-iki anonstan sonra muavinle beraber otobüse yürüyor olduğunu görüyoruz. Yanımdaki amca ayağa kalkıp kadını daha iyi görmek için kapıya yaklaşıyor. Kadın yerine geçince de yanıma gelip “ağlamış” diye rapor veriyor. Yeniden yola koyuluyoruz.

Otobüsteki keskin ter kokusu uyandırıyor beni. Kısa kollu tişört giymiş olduğumdan üşümüşüm ama havalandırmayı açmazsam da boğulacağım. Yanımdaki amca da dahil otobüste neredeyse herkes uyuyor. O sırada koridorda bir ayak görüyorum. Bir bakıyorum yanımdaki amcanın eşi, kızlarından birini yüzükoyun yere yatırmış, kızın ayağı da dışarı, koridora taşmış. Muavin geçerken ayağına basar diye endişeleniyorum, uykum kaçıyor iyice. Saat gece yarısını geçmiş. Yanımdaki amca biraz daha yatay hale geliyor, poposunu da benden tarafa kaydırıyor. Büzüşüyorum cam kenarında, amcanın poposu baldırıma değiyor. Huylanıyorum. Bir süre sonra bacağım ısınıyor, amcayı dürteyim diyorum, azıcık itekliyorum öbür tarafa ama yerinden kalkmıyor poposu. Bakıyorum uykusu derin, şöyle azıcık daha itiyorum, ayılıyor toparlanıyor. Yarım saat olmadan yine aynı pozisyonu alıyor. Yol bitsin diye bekliyorum.

Yerde yatan çocuk mızırdanıyor, kadın bir süre de öbürünü yatırıyor yere. Sonra o da huysuzlanınca iki çocuğunu koltuğa yatırıp kendisi yere oturuyor. Sırtını öndeki koltuğa yaslıyor, başını kızlarından birinin dizine koyup uykusuna devam ediyor. Bakıyorum yanımdaki amcanın umurunda değil hiçbir şey, o hala poposunu benim koltuğuma kaydırmakla meşgul.

Gece saat iki buçuk gibi varıyoruz AŞTİ’ye. Halime şükredip iniyorum. Hemen bir taksi tutup evime dönüyorum. Babam uyumamış, beni bekliyor. Başrollerinde kendimin olduğu bir başka kavuşma anına daha şahit oluyorum. Annem uyumuş, yanaklarından öperken uyanıyor. “Ben geldim” diyorum. “Hoş geldin oğlum” diyor. Yüzümde daha öncekilere benzemeyen bir tebessüm oluşuyor. Hayatımda eve dönmenin keyfini ilk kez bu kadar yoğun yaşıyor, huzurlu bir uykuya dalıyorum.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Günlükler -2-

Bu caddeyi çocukluğumdan beri tanıyorum. Her daim insanın içini açabilecek güzellikte insanlar, annelerinin elinden tutmuş, babalarının omuzlarına oturmuş sevimli çocuklar görebileceğiniz, Ankara’nın o gri havasından uzak bir cadde. Yazın ilk günleriyle yine parıldıyor, yine o bilindik hareketliliğinde.

Hatırlıyorum da, yalnızken bu caddenin güzelliğini hiç önemsememişim. O caddeden belki basit bir alışveriş için, belki okuldan eve dönerken, belki de bitimindeki parkta bir arkadaşımla buluşmak için, yalnız başıma defalarca geçmişim; ancak hiçbirisinde tanıdık bir şeyler görmeyi bu kadar istememiş, yanımdan geçip giden insanların ne için yürüyor oldukları gibi şeyleri bu kadar çok merak etmemişim. Bir elimde çantam, üzerimde çelikten bir zırh gibi duran takım elbisem ile bir saat sonraki randevuma kadar zaman geçirecek bir köşe, kendimi tamamen yabancısı hissetmeyeceğim ama bir yandan da eski anılarla dolmamış, beni çocukluğuma götürecek anılar barındırmayan bir yer arıyorum.

İlkokul çocukları çıkıyor karşıma. Birisi biraz daha büyük bir kız, diğeri erkek… Yüzlerinde tanıdık, kendime benzetecek hiçbir şey bulamıyorum. “Çok mu uzağım, çok mu büyüdüm?” diye düşünürken hatırlıyorum.

Tahtanın hemen yanında, ayakta sıramı bekliyorum, tahtada yazılı onlarca matematik sorusu var. O oturduğu yerden soruları çözenlere bakıyor. Kimseye müdahale etmiyor; ancak çözemeyenlere imalı laflarla kızıyor. Ben ise soruların hepsini kafamdan çözmüşüm, bana hangi sorunun denk geleceğini kestirmeye çalışıyorum. Tahtadaki çocuk işlemleri yapıyor, toplama için parmaklarını kullanıyor, “elde var bir” deyip tahtaya bir çentik atıyor, yine de çözemiyor soruyu. O ise “Tembel teneke” diyor çocuğa. Bu en sevdiği lafı… Velisini çağırıyor ve çocuğu yerine oturtuyor. “Sen gel” diye sesleniyor bana sonra da. “Yedinci soru”.

İki basamaklı iki sayının çarpımı soruluyor. Cevabı sıramı beklerken çoktan bulmuşum, “yedi yüz on üç” diyorum. Bana bakıyor, “nedir o?” diyor. “Cevap” diyorum. Önündeki kağıda bakıyor, arkasını çeviriyor kalemiyle bir şeyler karalayıp bana dönüyor: “Sınıfın en zekisi sensin” diyor. “Örnek alın bu çocuğu.”

Bir çocuk ağlaması ile sıyrılıyorum düşüncelerimden. Yine o caddedeyim, yanı başımda bir kadın ve iki çocuğu var. Dondurma istiyor küçük çocuk belli ki, annesi izin vermemiş. Abisinin gözlerinde onun da dondurma istediğini görüyorum; ama ağlamıyor o. Sadece içi acımış, boğazı düğümlenmiş, susuyor. Bakışlarında kendimi buluyorum.

Öğretmenimiz ödevleri kontrol ediyor. Ben ise yine bir sebepten yapmamışım. “Ben yaptım, sıra sana gelene kadar geçirirsin” diyor bir arkadaşım, tenezzül etmiyorum ya da cesaret edemiyorum. Ödevini yapmamış olanları tahtaya çıkardığını fark ediyorum, içimi bir korku kaplıyor. Sıra bana gelince o kalabalığa ben de katılıyorum.

“Sizleri adam edemeyecek miyim?” diyor. “Tembel tenekeler…” Bize uzunluk kavramını öğretmek için kullandığı bir metrelik cetveli alıyor eline ve avuçlarımıza vuruyor onunla. Sıra bana geldiğinde “sen de mi yapmadın?” diyor, yüzünde hayal kırıklığını görüyorum. Cetvel önce sağ elimde, sonra sol elimde şaklıyor, avuç içlerim yanıyor, acıyor. Hiçbir şey yakmamış böyle ellerimi ama hissettiğim acı sadece avuçlarımda değil, içim de acıyor bir yandan. Bir süre sonra o cetvel bir çocuğun elinde ikiye ayrılıyor.

“Buyurun efendim” diyor bir ses, beni bugüne getiriyor. Seslenen, hep önünden geçtiğimiz ve “pahalıdır” diye oturmadığımız bir pastanenin garsonu. İçeri giriyorum.

Oturanların en genci benim, etrafımda orta yaşlı kadınlar var. Bu yabancılık hissini seviyorum, salatamı beklerken onları incelemeye koyuluyorum.

Hemen arkamda bir grup yaşlı kadın oturuyor. Konuştuklarına kulak misafiri oluyorum. Eski dostlukların kalmadığından bahsediyorlar. İnsanların bencil yaratıklar haline geldiklerinden, kendilerinden başka kimseyi düşünmediklerinden… Sekiz yaşıma dönüyorum.

Annem hastaneye kaldırılmış, evde düzenimiz bozulmuş. Beni yalnız bırakmak istemediklerinden, sürekli tanımadığım insanlarla bırakıyorlar. Akşam eve yorgun geliyorlar ve ben onlara inatla “annem eve ne zaman gelecek?” diye soruyorum. Farkında değilim o zamanlar; ama onlar bütün gün hastane kokan bir odada, her biri her an ölümle sonuçlanabilecek hastalıklarla mücadele eden insanların arasında kalmışlar, bana karşı gülümseyecek yüzleri de yok.

Bir akşam ağlıyorum. Babam beni yatırmak için yatak odasına götürmüşken. Ağladığımı teyzem de duymuş, odamıza gelmiş. Hiç kimsenin onun yerini tutmadığını görüyorum ve içimden daha da çok ağlamak geliyor.

Altı-yedi ay geçiyor böyle. O altı-yedi ayda bana yine bilmediğim birileri bakıyor. Bazen günübirlik komşuya bırakılıyorum, bazen babamın mutaassıp arkadaşlarından birinin hanımı bakıyor. Bazen teyzem, bazen bir aile dostu… Hayatıma farklı farklı kadınlar girip kişiliğimde iz bırakıyorlar.

“Salatanız” diyor garson. Bu küçücük şeye ödeyeceğim paraya acıyorum. Tuz istiyorum, bolca limon, nar ekşisi. Önümdeki şeyi büyük bir açlıkla, adeta hayvanca yerken, kendimi hayatın bir köşesinden hala tutuyor hissediyorum.

Bir grup kadın daha geliyor pastaneye, karşımdaki masaya oturuyorlar. Etraftakilere göre daha genç gözüküyorlar. Belli ki ya gerçekten gençler ya da hayatlarında sorun edecek pek bir şeyleri olmamış. Bir tanesi oturunca beli açılıyor, belindeki gamzesini fark ediyorum. Neden bilmiyorum ama bu tablo beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Bir yandan hiç fark etmemiş gibi davranmaya çalışıyorum, bir yandan da beni cinsel anlamda hiçbir şekilde uyarmıyor olsa da o sahneye şahit olmak isteği hissediyorum. Kaçamak bakışlarla beline bakarken, zihnimin en köşesinde kalmış bir başka anı canlanıyor gözümde.

Henüz okula gitmiyorum, yaşım belki beş belki altı. Bakıcımın evindeyim, annemin okuldan gelmesini bekliyoruz beraber. Beni oyalamak için bir şeyler anlatıyor, oyunlar oynatıyor. “Sırtımı kaşı biraz da” diyor. Üzerindekini yukarı doğru sıyırıyor. Küçücük ellerimi omuzlarında gezdiriyorum. Biraz daha aşağıya indiğimde belindeki o girintiyi fark ediyorum. “Gıdıklandım, yapma artık” diyor kıkırdayarak.

Kadınlardan birinin telefonu çalıyor, arayan çocuğunun bakıcısı belli ki. Çocuk çok sıkılmış, annesini istiyormuş. “Parka götür” diyor ona, başından savıyor.

Çocuk parklarının benim için neden bu kadar hüzünlü yerler olduğunu da o an hatırlıyorum. Yine aynı bakıcı kadının evindeyiz. Bana ilkokula giden kızının bebeklerinden birini veriyor oyalanayım diye. O sırada telefonla konuşuyor, sonra da hazırlanıp beni parka götüreceğini söylüyor.

Parka geliyoruz, ben salıncakları görünce koşuyorum, o ise bir banka oturuyor. Günün o saatinde okullu çocuklar olmadığından salıncaklarda fazla sıra yok, bekliyorum. Beklerken, salıncaktaki çocukları izlemekten bile keyif alıyorum. Bir ara arkamı döndüğünde, bankta başka bir adamın daha oturduğunu, bakıcımın saçlarını okşadığını, ona tatlı tatlı baktığını görüyorum. Bir ara yanağından öpüyor, kadın gülümsüyor. “Sıra sende, aptal” diyor bir çocuk, her şeyi bir anda unutup –ya da unuttuğumu sanıp- salıncağa kuruluyorum. Yüzüme tatlı tatlı bir serinlik vuruyor sallandıkça, diğer çocuklar beni izliyor. Hayatımın en uzun keyfini çatıyorum. Eve dönerken “kimseye o adamdan bahsetmek yok, tamam mı?” diyor, tembihliyor. Akşam kocası eve geldiğinde, beni seviyor, “nasılsın?” diyor. Dünyanın en saf gülüşünü görüyorum yüzünde, “iyiyim” diyorum. Bakıcıma verdiğim sözü tutuyorum.

Çevremdeki kadınlara bir kez daha, bu sefer gözlerinde bambaşka bir şey görmek için bakıyorum. Aradığım şeyi hiçbirisinde göremiyorum. Bakıcımı hatırlıyorum. Köyden gelmiş, okuma-yazma bilmeyen, kocası otobüs şoförü, üç çocuklu, başı kapalı… O an en çok bir kahveye ihtiyaç duyuyorum.

Karşı binada bir kuaför var, pastaneden kalkan bir grup kadın oraya giriyor. Aklıma istenmeyen tüylerinden kurtulmak istedikleri geliyor. Kadınların vücutlarını başka kadınlara gösterebilme konusunda rahatlıklarını düşünüyorum. Bir şeyler beynimi sıkıştırıyor, yine eski bir anı, yine çocukluğum…

Belki de hatırlayabileceğim en eski anım bu, değerini bilmeli miyim, bilmiyorum. Komşumuzun benimle yaşıt bir kızı var, o sebeple bakıcı olarak o kadını tutmuşlar. Evden çıkarken beni onlara bırakıyorlar, akşam alıyorlar. Kadının annesi Çingeneler kadar esmer, tombul bir kadın… Ondan korkuyorum. Kolunda sarı sarı bilezikler var, bileziklerin rengi bile ürkütücü. Karşımda soyunmuşlar, ağda yapıyorlar. Akşam olanları anneme anlatıyorum, beni bir daha onlara bırakmıyorlar.

Hatırladıkça midem bulanıyor, “kahve dokundu mideme” diye düşünüyorum. Hesabı ödeyip randevuma koşturuyorum. Ter içinde giriyorum odaya, yaşadıklarımı, gittiğim her yerde çocukluğuma ait izler gördüğümü anlatıyorum doktora. Önündeki beyaz sayfaları kirletiyorum yine, yeni yeni şeyler ekliyor listesine. Bana, düşünmemi ve o hep aradığım, ulaşmak için çırpındığım hakiki doğrularımı bulmamı sağlayacak sorular soruyor. Zihnimin açıldığını, yenilendiğimi hissediyorum. İkilemlerim, gelgitlerim azalacakmışçasına ferahlıyorum.

“Multiple Mothering” diyor teşhis olarak da. En azından bir tanımım olduğu için, hiç bilmediğim de olsa bir şeylere benzediğim için seviniyorum.

1 Haziran 2008 Pazar

Günlükler - 1

Bu noktaya nasıl geldim bilmiyorum. Ama işte yıllar sonra, bir daha hiç yaşamayacağımı düşündüğüm şeylerle ve bu kez tek başıma, yine oradayım.

Bekleme salonu boğuk, okuyacak tek bir dergi yok. Sekreter kız, hastalara o kadar alışmış ki, pek çoğunun ayrı bir dünyada yaşıyor olduklarını umusamıyor bile. Telefonu çalıyor, dışarı çıkıyor, sonra geri geliyor ve içimde biriken sıkıntılarla bana aslında “ne kadar normal olmadığımı” anlatıyor.

Bir psikiyatrın bekleme salonunun en önemli özelliği herkesin, hatta o umursamaz gözüken sekreter kızın bile, sizin en ufak hareketinizi izliyor olduğu gerçeğidir. İçeri girince biraz fazla gülümserseniz veya yüzünüz asık duruyorsa, “iyi günler” derken gözlerinizde o gergin ifadeyi görürlerse ya da, işte o zaman notunuz verilmiştir. “Gencecik çocuk” diye düşünürler. “Yazık…”

Bense bütün bunlara kulağımı tıkamışım, hemen yanıbaşımdaki etajerin üstünde duran, bir bebek maması firmasının büroşürünü okuyup okumamak arasında bir karar vermeye çalışıyorum. Yer yer içerden bir bebeğin ağlama sesi geliyor, çocukluğuma dönüyorum, yer yer sekreter kızın sevgilisi arıyor, bunalıyorum, ama yine de sapasağlam, sanki bütün dünyanın yükü omuzlarımda değilmiş gibi dimdik durmaya çalışıyorum.

Bakıyorum da hastalar içinde en normal gözükeni yine de benim. Bir tanesi fişi çoktan çekilmiş bir makine gibi boşluğa bakıyor, bir tanesi sanki soğumaya bırakılmış bir motor gibi hissiz…

“Doktor bey, süre doldu” diyor sekreter kız telefonda. Bir süre sonra kapı açılıyor, içerden “en normal gözükeni benim” tezimi çürüten, güleryüzlü bir amca çıkıyor, doktorun elini sıkıyor, basit bir şakaya gülümsüyor ve ödeme yapmak için sekreter kıza yöneliyor. “Merhaba” diyor doktor, elimi sıkıp kendimi tanıtıyorum.

İçerisinin bekleme salonundan daha ferah olmasına seviniyorum. Ancak önümde duran iki koltuk ve bir kanepeden hangisine oturmamın daha uygun olacağı konusunda bir tereddüt yaşıyorum. Sanki yapacağım seçim, tedavi sürecimi etkileyecekmiş gibi korkuyorum. “Hangisini isterseniz ona oturun” diyor doktor, ben de daha rahat gözüken, doktorun masasının tam karşına düştüğü için onunla konuşurken boynumu çevirmek zorunda kalmayacağımı düşündüğüm kanepeye oturuyorum.

Önce beni tanımak için birkaç soru soruyor. Yaşım, mesleğim, mezun olduğum okul… Önündeki not defterine kendince bir şeyler karalıyor. O an yıllar öncesini hatırlıyorum. Başka bir doktorun, ne yazdığını hiç bilmediğim kocaman sayfalı defteri gözümün önüne geliyor. Ona ne kadar gittim? Beş ay mıydı, bir buçuk sene mi? Önümde bittikçe yepyeni, daha beyazı açılan sayfaları, her birinin içimden çıkan, ruhumun depresif kıvrımlarıyla süslendiğini, doktorun siyah kaleminden daha siyah ayrıntılarla dolduğunu hatırlıyorum, bugün yeni baştan açılan o beyaz sayfaların da kirleneceğini, oraya her gidişimde o sayfalara yenilerinin ekleneceğini de gayet iyi biliyorum.

“Tam olarak neyiniz var?” diye soruyor. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yıllar önce atlattığımı düşündüğüm hastalığım mı, dünyaya neden gelmiş olduğum mu, işim mi, aşklarım mı, annemin hastalığı mı, çocukluğum mu… Konuşmaya başlıyorum, ona sırasını hiç önemsemeden her şeyi anlatıyorum. Beni dinliyor gözüküyor ama ben bile ne anlattığımın farkına varamıyorum. Kelimeler benden bağımsız, sanki bir eskiz defterine dökülüyorlarmış gibi çıkıyor ağzımdan, tutamıyorum onları. Kimsenin bilmediği, kimseye anlatmadığım şeylerimi söylüyorlar doktora. Engel olmaya, o herkesin bildiği, iyi kalpli, dürüst, efendi, kibar insanı göstermek istiyorum; ama bencil, ukala, kendisinden başka kimsenin acısına zerre kadar değer vermeyen o şımarık çocuğu anlatıyorlar ona. Dakikalar akıyor, geçmişe yaptığım bu yolculuktan nefret ediyorum. Pazartesi gelsin, kravatımı takıp, ceketimi giyip daha korunaklı bir yerlere gideyim, yüzüme kimseden esirgemediğim o gülüş düşsün istiyorum. Ama işte şimdi her şeyimle orada, bir günah çıkarma kabinine benzeyen korkunç odadayım. Bedenim kasılmış, sürekli kollarımı ovuşturuyorum, avuçlarımı sıkıyorum.

Neden sonra sekreter sürenin dolduğunu bildiriyor. Kesintisiz elli dakika konuştuğumu o an fark ediyorum. Boğazım kurumuş, dudaklarım çatlamış; ama en çok kalbim acıyor, kanıyor. Bir yerlerine batırmışım iğnemi, çok acıtmış, yakmış. Doktorun gözlerine bakıyorum. Bana hiçbir şey söylemiyor. “Haftaya yine görüşelim” diyor. Benden önceki hastasının aksine beni kapıya kadar geçirmiyor, odasında kalıyor. O odadan benden önce çıkan adamın gülümsemesini hatırlıyorum, ondan nefret ediyorum. Sekretere uzman bir doktora, ruhumun kimseye –hatta kendime bile- göstermediğim ayrıntılarını elli dakika boyunca anlatmış olmanın bedelini ödüyor, bir sonraki seans için randevu alıyor, yüzüme oraya gelmeden önceki tebessümümü takıp dışarı çıkıyorum.

Dışarının sıcağı nefesimi kesiyor, tebessümüm kayboluyor. “Oraya gitmemeliydim” diye düşünüyorum. Dört-beş gün sonra oraya yeniden gideceğimi hatırlıyorum, elim telefonuma gidiyor. Sekreteri arayıp randevumu iptal ettirmek istiyorum. Yine de yapmıyorum. Aklıma kravatımı taktığım sabahlar, olmadığım biri gibi görünmeye çalıştığım anlar, yüzüme düşen sahte tebessümler geliyor. Kendimi tanımak için vereceğim yepyeni, çok sıkıntılı o savaşa çırılçıplak, tek başıma girmek istiyorum.

Eski dostları arıyorum, bir bilinmeze kadeh kaldırıyorum.