6 Eylül 2008 Cumartesi

Final Kaçırmak

Öğrencilik hayatımda başıma gelen en kötü ikinci olaydır.

Bölümün final dönemi sınav listesi yapılmış ama dersler sınıf sınıf ayrılmamış da, -hangi akla hizmet ise- alfabetik sıra yapılmış. 2'nin dersi, 3'ün dersi hepsi bir orgy tadında alt alta üst üste...

Baktım listeye, aynen şöyle görünüyor:

...
...
214 Mathematical Eco. 30 Haziran 2004 Saat: 11.00
114 Mathematics for Eco. 30 Haziran 2004 Saat: 09.00
...
...

Şimdi kodundan da anlaşılacağı üzere üstteki sınav 2. sınıfın, alttaki 1. sınıfın. Ben iki dersi de Alıyorum. (Bu noktada bölümün bu iki dersi de alan öğrencilere yaptığı piçliğe hiç değinmiyorum) Hadi dedim '2. sınıfın matematiğinden zaten kaldım kalacağım, bari 1. sınıfınkini geçeyim'. "Sabah 11'de sınav" diyorum içimden, "2 saat daha uyumuş olurum ilk sınava girmezsem."

Oturdum İvan Drago'yla boks maçına çıkacak Rocky IV gibi hazırlandım evde. gece geç bir saatte yattım. Nasıl hırs yaptıysam gece rüyamda matriser görüyorum, problemler çözüyorum. Matrisin tersini alırken farkında olmadan sağdan sola dönüyorum yatakta, beyin iyice koşullanmış artık.

Sınav için saat 10'da okulda oluyorum, kapıda üst sınıflarla sohbet falan ediyorum. 11'e doğru sınıfa bir geliyorum, herkes yeni yeni çıkıyor sınavdan. Meğerse 9'daymış sınav, kaçırmışım. Kimisi gülüyor, bazısı acıyor. Bir tanesi "salaaa bak" falan diye gülüyor şerefsiz.

Hemen giriyorum sınıfa, hoca ortalarda geziniyor.

-Hocam afedersiniz, ben geç kalmışım sınava.
+Tamam kaldın, çık dışarı.
-(Şaşkınlıkla sesini yükselterek) Hocam nasıl olur? Ben sınavın saatini...
+(Bağırarak) Kaldın işte, uzatma! Arkadaşların sınav oluyor, çık dışarı!

Kapıya çıktım, sinirden neredeyse ağlayacağım. Bütünleme yok, yaz okulu açılmıyor... Öyle mal gibi kalmışım, herkesin tuzu kuru tabi, vermişler sınavı canavar gibi soruları konuşuyorlar. (Üniversitedeki dostlukların lise dostluklarının yerini tutmaması)

Hoca sınav bitince çıktı dışarı. Durumu izah etmeme izin verdi (Eksik olmasın). "Rapor bul" diyor inatla, "yoksa kaldın". Durumumu görüp acımıyor bile hâlime.

Apar topar gidiyoruz hastaneye, bir doktor torpili ile 3 günlük rapor alıyoruz. Okula geri dönüyoruz. (Okul da ebesinin şeyinde afedersin, git git bitmiyor yol) Dekanlığa çıkıyoruz, dekan yardımcısı"5 doktor imzalı rapor olacak" diyor. Aslında kastedilen Heyet Raporu ama "hastanede 4 doktor çevir, imzalat. yeterli olur." diyor adam dalga geçer gibi.

Yine ebesinin şeyi birimiyle ölçülen yolu gidiyoruz hastaneye, 4 doktor buluyoruz, imzalatıyoruz. İstinasız 4'ü birden "imzalayayım ama böyle bir rapor usûlsuz aslında, geçerliği yok" diyor. (Biliyoruz be adam, biz de biliyoruz)

Okula dönüyoruz. o gün 5 ebesinin şeyi uzuluğunda yol katetmiş oluyoruz böylece. dekan yardımcısı alıyor raporu, "dekan bey'e göstereyim, kabul ederse..." falan derken giriyorum araya "yahu ne biçim bir okul burası! hocası ayrı dert, dekanı ayrı dert! öğrenci temsilcileri komitesi diye bir şey icat etmişsiniz, şenliklerde korumalık yapmaktan başka yaptıkları hiçbir halt yok! öğrencinin yönetimle iletişimi sıfır! sınav programını hazırlamayı bile bilmeyen görevlilere sahip..." türünden giriyorum. adam sakinleştiremiyor beni, bir yandan da tırsıyorum "terbiyesizlik yapma, al raporunu da git" diyecek diye. ama o da haklı olduğumu eşek gibi biliyor.

hocaya yazı gitmiş sonra, 'charey adlı öğrenci hastaymış o gün, sınava gelememiş' diye. o da biliyor hasta falan olmadığımı ama 'benim öğrencim işini bilir' diyor içinden, gerçekten haklı bir mazereti olan öğrenciye yapacağı insanca yaklaşımdan daha doğru buluyor usûlüne uydurulmuş bu yöntemi.

ertesi senenin güz döneminin final haftasında yeniden alıyorum sınavı. hoca sanki ağır hastalıklar geçirdiğim için okulu uzatmış olduğumu bilmiyor gibi "bu sefer geçecek misin? niyetli misin?" diye dalga geçiyor bir yandan sınav öncesi, moral bozuyor. oysa ben b1 ile geçiyorum sınavı. hoca ile el sıkışıp centilmence ayrılıyoruz sahadan.

(bu da mı gol değil ha söyleyin, bunu da mı atamadım)

3 Eylül 2008 Çarşamba

Kimlik

Dolmuşun en arka koltuğundayım, camdan yansıyan görüntüme bakıyorum. Gözlerimin altı günden güne çöküyor, beyaz, hassas tenim, üzerine defalarca basılmış ayakkabıların derisine benziyor. Daha sabah tıraş olmuşum, sakallarım uzamış. Gözlerim, içinde onlarca kişi soluk alıp veriyormuş gibi buğulanmış. Baktığım şeyleri seçemiyorum.

Üzerimde taşıdığım sorumluluğu her an hatırlatan bir takım elbise var. Çalıştığım yerdeki kimseye benzemiyorum. Gün içinde senli benli konuştuğum kimseler de yok. Masam dosyalarla, evraklarla, içinde dünyanın sırlarını taşıyan ağır bir diz üstü bilgisayarla kaplanmış. Soluk alacak zaman yok. Uzakta bir yerlerde bir telefon çalıyor, sesi rahatsız edici. Kimseler bakmıyor telefona, ellerim uzanmıyor. Öfkeden gözlerim kararıyor, düşüyorum.

Düştüğüm yer buluttan, her yer masmavi. Kulağıma tanıdık melodiler geliyor. Aşağıda bir yerlerde o çocuğu görüyorum. Üzerinde en sevdiğim kot pantolonum, mavi tişörtüm var. Gözlerini kısmış, kim bilir kime aşık olduğumu sandığımı bile hatırlamadığım birine yazdığım, ondan çok beni, -hani olur ya- bir gün birbirimizi çok seversek gözlerine bakarak mırıldanacağım sözlere sahip şarkıyı söylüyor. Biliyorum, öyle bir şarkı yazmış olmak ya da birisinden yazdığı şarkıların söylediği bütün şarkılardan daha güzel olduğunu duymak istiyor.

Çevresindekileri de seçiyorum. Beraber büyüdüğü insanlar... Sanki hep birbirlerine benzeyecekler, hep aynı şeylere gülüp, aynı değer yargılarını taşıyacak, haftanın her cuması buluşup geç saatlere kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sohbet edecek, bir sonraki çalışmayı hangi gün yapmaları gerektiğini tartışacak, kendisini mızmızlıkla suçlayacak ama hep çok seveceği insanlar...

Çok sevdiği bir ailesi de var. Kendi içinde -kendilerince- sorunları olan, zaman zaman şiddetli iletişim kopuklukları yaşayan; ama yeri geldiğinde kenetlenmeyi de bilen bir ailesi...

Uzakta bir yerlerde bir telefon çalıyor, sesinden rahatsız oluyor. Kimseler bakmıyor telefona, elleri uzanmıyor. O telefona uzanmak, arayanın kim olduğunu, kime ulaşmak istediğini sormak istiyor. Bilmediği yerlere gitmek, tanımadığı insanlar tanımak, çok okumak, gördüklerini yazmak, tonlarca hayata nüfuz etmek istiyor.

Ortalık ışıyor. Kendimi bir masa başında buluyorum. "Bugün çok çalıştın" diyor. "İstersen erken çık."

Eşyalarımı topluyorum. Herkese mesafeli "iyi akşamlar" dileklerimi iletip sahip olduğum yeni kimliğimi arkamda bırakıyorum.

Baba

sizin için ne kadar önemli olduğunu ondan uzak kalana kadar anlayamayacağınız kişidir.

babanız bir iş dolayısıyla yurt dışında görevlendirilmiştir. öyle birkaç hafta da değildir üstelik süresi. birkaç yıl birimiyle ölçülür. gitmeye mecbur olduğunu bildiğiniz halde "gitme" dersiniz, tabiki sizi dinlemez.

sonra bir gün havaalanının ne kadar sıkıcı, ne kadar boğuk bir yer olduğunu fark edersiniz. koca koca pencerelerin önünde onu göremeyeceğinizi bildiğiniz halde beklersiniz el sallamak için. erkekliğe .ok sürdürüp ağlamayı göze alamazsınız ama tuttuğunuz gözyaşları yüzünden suratınız patlıcana benzemiştir haberiniz yoktur.

sonra kocaman bir uçağın arkasında ne kadar çaresizce kaldığınızı görürsünüz. sanki koca uçağın bir kalbi varmış gibi, sizin halinizi görüp kalkmamasını beklersiniz ama apartman büyüklüğündeki şey uçar gider sizi görmeden, siz de artık -uzun bir süreliğine- bir kişi eksilen ailenizle evinize dönersiniz.

artık eve geldiğinde sizinle hiç konuşmayan, televizyonun başında gecelere kadar haberleri izleyen birisi yoktur evinizde. siz odanızda ders çalışırken, odanıza hiç uğramasa bile salonda oturduğundan emin olduğunuz o adamın varlığı kaplamıyordur hiçbir yeri.

hayat her yönüyle devam etmektedir oysa ama sabah sizinle aynı saatte kalkıp, uykulu gözleriyle sizinle neredeyse hiç konuşmayan o adam yoktur kahvaltı masasında. belki de cebindeki son parasını size harçlık olarak verirken bile sizi öpmekten çekinen adamın verdiği paranın çok daha fazlası giriyordur cebinize ama yine de bazen onun size para vermesini ve sizin cebinizde çok çok az paranız olduğu halde teklifini geri çevirdiğiniz günleri özlersiniz.

okula arabayla gidip, saçma sapan şeylere para harcarken, sizi lafını esirgemeden eleştiren o adamın yanınızda olmasını istersiniz.

bazı geceler, eve geç geldiğinizde siz dönene kadar uyumayan, siz eve geldiğinizde ise tek söz söylemeden yatan o sert adamı özlersiniz.

sonra okulda iyi geçen bir sınav sonrası ona haber vermek için telefon ettiğiniz günleri hatırlar, saat farkı, telefon faturası,vb. gibi saçma nedenlerle onu arayamıyor, sevincinizi paylaşamıyor olduğunuz için üzülürsünüz.

her ne konuda olursa olsun, anlamadığınız bir şeyi sorabileceğiniz ve konu hakkında hiçbir şey bilmiyor olsa da, size verdiği cevap, konunun uzmanlarından bile daha tatmin edici gelen o adamı ararsınız.

beraber zaman geçirme fırsatlarını, uyku, televizyon, bilgisayar gibi bahanelerle harcadığınız için pişmanlık da duyarsınız.

evde ailecek ona telefon ettiğiniz günler sizi asla avutamaz. daha önce hiç gitmediğiniz, nasıl olduğunu hiç bilmediğiniz bir ülkede iyiyim dese de ona inanmak gelmez içinizden.

ona bakıp "seni çok seviyorum baba" demediğiniz ve diyemeyeceğiniz her an için kendinizden nefret edersiniz.

hayatınızda ilk kez, şarkıların sadece aşk için yazılmadığını anlarsınız.

sonra bir gün, izinli olarak döndüğünde, sizi bırakıp gittiği halinden ne kadar uzaklaşmış olduğunu görürsünüz. kocaman dünyada, giderek farklılaşan iki insan olmuşsunuzdur. farklı ülkelerde, farklı kültürlerde yaşayan iki yabancı gibi hissedersiniz ve -eğer bir gün olursa- çocuğunuzu ve ailenizi bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğinize söz verirsiniz kendi kendinize...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Eski Zaman Korkuları

Doksanlı yılların ortaları... Gün aşırı yayın kesiliyor, tam da en sevdiğim Kemal Sunal filminin orta yerinde Show TV'nin o iç karartan siyah zemin üzerine koca puntolarla yazılmış isminin altında "Son Dakika" yazısı beliriyor. Bir köy daha basılmış, insanlar kurşuna dizilmiş ya da yine hain bir pusuda onlarca can vermişiz.

Ben hayatımın baharındayım o zamanlar, tek derdim sabahları annemi karnımın gerçekten ağrıdığına, bunun okuluma gitmemek için bir bahane olmadığına inandırmak. İstemeye istemeye gittiğim o okulun kapısından içeri girince her şeyi unutmak, arkadaşlarımla beraber top peşinde koşmak, top bulamazsak top yerine geçebilecek -ezilmiş kola tenekesi ya da at kestanesi- bir şeyler bulup kan ter içinde, nefes nefese kalan kadar koşturmak.

Her gece yatmadan önce annemi ve babamı öptüğümü, abim ve ablama defalarca kez iyi geceler dediğimi hala hatırlıyorum. Sanki her şeyin uzağında, başkantte, bir gece ansızın kapımız kırılacak, içeri maskeli silahlı insanlar doluşacak ve hepimizi kurşuna dizecekler.

Kendimi hep ailenin kahramanı olarak gördüm, şimdi düşünüyorum da öyle bir durumda yapacağım şeyler hakkında hayaller kurmam, silahlı adamların üzerine sıçrayıp silahlarını ellerinden düşürmem, sonra abimin o silahla adamları evden atacağını düşünmem çok da ütopik gelmeyen ve o soğuk, daha sonra şiddetlice hissedeceğim kalbimdeki o küçük kuşun kanat çırpmalarını birazcık hafifletecek düşüncelerdi. 10 yaşımı azıcık geçmiştim, korkuyordum.

Uzun zamandır hiçbir şeyden böylesine korkmadım. Kendimce büyük acılar yaşamış, benim gibi zayıf yaradılışlı bir insanın tahammül edebileceğinden çok daha fazlasını görmüş biriyken bile, eski zaman korkularımın beni hala içimde bir yerlerde beklediklerini bugün daha iyi görüyorum.

Siyah-beyaz, temiz-kirli, sağlam-çürük ve bildiğim bütün zıtlıklar... Bir bakışta tanıyabileceğimi sandığım bütün kötüler, gözlerinde gördüğümde hep inandığım bütün iyiler... Karanlık bir odada kahkahalarını duyuyorum, bana gülüyorlar. Ne kadar güçlü, ne kadar kendimi kurtarmış gözüksem de oradalar. Sevdiklerimi görüyorum yanlarında, sanki her an, sanki bir şekilde onları benden alacaklar, ben yine bir şekilde dipsiz bir kuyunun duvarlarına çarpa çarpa düşeceğim ve yeniden yükselebilmem için zemine çarpmam gerekecek...

17 Ağustos 2008 Pazar

Asal

Kimseler anlamadı
Neden bu kadar çok
Sevdik birbirimizi...
Çünkü biz
Aramızda asaldık...

15 Temmuz 2008 Salı

Müzisyen

Kendimi zaman zaman aralarında, onlardan biri gibi hissetmekten gurur duyduğum, gözümde dünyanın en yetenekli insanlarına verilen ortak addır.

Birkaç sene öncesi, babamın görevi dolayısıyla Türkî Cumhuriyetlerden birindeyiz. Fena halde sıkılıyorum, arkadaş yok, ortam yok. Gitarımı da yük olur diye getirmemişim ama, içimden şöyle birazcık çalmak geçiyor. Bir stüdyo olduğunu duyuyorum; ancak orada sektör bizimki gibi değil, her adım başı öyle prova stüdyosu yok. Kayıt stüdyosuymuş. Yer ayırtıp gidiyorum.

İçerde bir adam var. Çalışma ile kanal kayıdın aynı para olduğunu söylüyor, dumur oluyorum. İstedikleri cüzî bir miktar… Şansıma grup Türkiye'de kalmış bizim, elemanlar sahillere akmış, Kırgızistan'a gelin diyecek halim de yok. "Ben yardım ederim" diyor adam ısrarla, "davulları, basları cihazdan alırız. Gitarı sen çalarsın, soloları da ben atarım" diyor.

Anlaşıyoruz, kayıda girişiyoruz. Adam şarkılara solo atmakla kalmıyor, aranjmanlar yapıyor. Hayatımda gördüğüm en yetenekli müzisyenlerden biri olmasına rağmen, amatör bir ruhla benim şarkıları adam ediyor, bu işten müthiş keyif alıyor. Bazen evden stüdyoya gelince, adamın gece şarkıya yeni şeyler eklemiş olduğunu görüyorum, bana sevgilisine sürpriz yapmış yurdum delikanlısı şeklinde sunuyor bu yenilikleri de. Bir iki üç derken bir sürü şarkı kayıt ediyoruz.

Sonra tatil bitiyor, ben Türkiye’ye dönüyorum. Bir sene ayrı kalıyoruz.

Bir sene sonra yeniden gidiyorum ülkesine. Çaldığı bara gidip ben de ona sürpriz yapmak istiyorum; ancak bir de hediye alayım diyorum. Oranın en büyük alışveriş merkezine gidiyoruz. Bir müzik evine giriyoruz, orada bir Fender Telecaster (bkz: elektrogitar) görüyorum. Üç single manyetik var üzerinde. Hatırlıyorum da Andrei’nin gitarının aynısından. Fiyatını soruyorum 250 dolar diyor satıcı. Andrei’nin gitarı hakkında "1500 dolar verdiler satmadım" dediğini hatırlıyorum. Üzerinde durmadan çıkıyorum müzik marketten.

Akşam oluyor, bara gidiyoruz. Andrei beni gördüğüne hiç sevinmiyor, "hoş geldin, beş gittin" deyip ayrılıyor yanımdan. Canı sıkkın dolanıyor ortalıkta. Yanına gidip "bir problem mi var?" diye soruyorum. "Gitarım yok ortalarda" diyor. O an flashback'ler çakıyor beynimde (bkz: beyinde flashback çakması), kendisine öğle vakti gördüğüm Telecaster’ı anlatıyorum. “250 dolardı” diyorum, “üzerinde üç single manyetik vardı” diyorum. Bana "dostum üç single'lı Telecaster'lar dünyada 100 tane. Özel üretim, 1500 dolardan aşağı olmaz ve üstelik ikisi bu ülkede olsa mutlaka haberim olurdu" diyor.

Toparlanıp polise gidiyoruz. Ancak gitmeden önce bir adama uğruyoruz. Ben "niye geldik buraya?" diye afallamışken, Andrei "bu adam bize poliste yardım edecek" diyor. Haklı olduğumuz bir konuda bile polise referanssız gidemiyor olduğumuz bir ülkede bulunduğumuz için üzülüyorum.

Karakola girmeden Andrei bana dönüyor "sen mecbur kalmadıkça hiç konuşma" diyor. "Yabancı olduğun anlaşılırsa fiyat iki katına çıkar." diye de ekliyor.

Karakolda bir süre derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bir polis bize katılıyor, bana sorular soruyor, anlamıyorum. Andrei olayı anlattırıyor bana. Gitarı gördüğümü, önceki sene kayıt yaptığımızı söylüyor. "O da müzisyen" diyor. Polisi evine bırakıp ertesi gün için randevulaşıp ayrılıyoruz.

Sabahın köründe geliyorlar beni almaya, müzik evine baskına gidiyoruz. Satıcı şok oluyor, bir adamın gitarı kendisine satılması için bıraktığını, 200 dolar istediğini, üzerini komisyon olarak vereceğini söylediğini anlatıyor. Polis, gitara el koyuyor. Andrei "akşam barda görüşürüz" deyip ayrılıyor.

Akşam bakıyorum Andrei var, gitar yok. Polisler biraz rüşvet, barda sınırsız eğlence ve birkaç Rus kızı istemişler gitarı vermek için. Neyse ki hırsız bardaki garsonlardan biriymiş de, Andrei gitarla birlikte çalınan distortion pedal'ını birinci elden geri alabilmiş. (Teknik tabir kullanıyorum ki yabancı olduğumuz anlaşılmasın) birkaç gün eski gitarıyla idare ediyor, sonra gitarına kavuşuyor.

Kulaklarımda bana grupça ettikleri teşekkürün arasına sıkışmış, vokalistin o sözleri var hala: "Eğer ben sesimi kaybetmiş olsam, herhalde ölürdüm."

O zaman onlarla aramızdaki farkı anlıyorum. ben gitarımı yük olur diye Türkiye’de bırakabilecek bir amatör iken, onlar enstrümanlarından birkaç günlüğüne de olsa ayrı kalmak istemeyen müzisyenler...

3 Temmuz 2008 Perşembe

Yönetmenliğe Yükselme Sınavı - Sivas (28.06.2008)

Yola çıkalı üç saat oldu, mola yerindeyiz. Merdivenlerde durmuş, park halindeki otobüslere bakıyorum. Terk edilmiş bir kasabadayız sanki, gece vakti bir tek dinlenme tesisi ışıl ışıl. Çevremde bana benzeyen kimse yok.

Karşıdan yaşlı bir amca geliyor, yüzü aydınlık. Gözleri küçücük kalmış, ak sakalları yüzünü kapatıyor. “Çay içtin mi?” diyor bana. Duymuyorum, “efendim amca?” diyorum. “Çay iç” diyor, “ısıtır.” Gülümsüyorum. “Yolculuk nereye?” diye soruyorum “Sivas’tan geldim, Ankara’ya gidiyorum” diyor. Hayırlı yolculuklar diliyorum, teşekkür ediyor, otobüsüne biniyor.

Başka bir otobüs yanaşıyor dinlenme tesisine. Bu kendi memleketimin firması… İçinden Erzurumlular iniyor. Tıpkı halam gibi giyinmiş, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir kadın iniyor otobüsten, kocası önünde yürüyor. Kadın merdivenleri çıkarken zorlanıyor, düşeceğini hissediyorum. Ben yanına yaklaşmışken sendeliyor, düşmemek için ellerini zemine koyuyor. Yetişiyorum, kolundan tutup doğrulmasına yardım ediyorum. Kocası sonra fark ediyor kadını, bana “Allah razı olsun” deyip karısının koluna giriyor. Beş dakika geçmeden, ikisini yine merdivenlerde görüyorum. Amca bu sefer arkada bırakmamış teyzeyi, koluna girmiş merdivenlerden inmesine yardımcı oluyor.

Moladan sonra hep uyuyorum. Otobüs otelimin önüne gelene kadar da uyanmıyorum. Otel odası kötü değil. Duş almak istiyorum; ancak terlik getirmeyi unutmuşum. Vazgeçip uykuya dalıyorum.

Birkaç saat sonra üstad arıyor. Kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Sivas sokakları tahmin ettiğimden daha temiz, daha ferah duruyor. Orta halli bir pastanede bir şeyler yedikten sonra şubeye gidiyoruz.

Sınav başlıyor, ben gözetmen olarak görevimi fazlasıyla benimsemişim. Salonun ortasında dolanıyorum. Üstadın dikkatli olmam konusunda uyardığı personeli yanındakiyle konuşurken görüyorum. Adımlarımı sıklaştırarak yanına yürüyorum. Kösele tabanlı ayakkabılarım tabanı dövdükçe çıkan sesi fark ediyor, konuşmayı kesiyor. Varlığımı hissettiğini biliyorum, bir daha tenezzül etmiyor.

Sınav bitiyor, kimileri üzülüyor, kimileri seviniyor. Yanındakiyle konuşan personel kazanamamış sınavı. Yardım beklediği kadın ise başarılı olmuş. Üstad kadına “Bu sefer yanınızdaki beyi geçiremediniz” diyor, kadın “ben geçirirdim de sizden korktum Müfettiş Bey” diyor, gülümsüyorum. İnsanlar evlerine giderken, biz bir cumartesi günümüzü işimize ayırıp görevimizi layıkıyla yerine getirmiş olmanın huzuruyla ayrılıyoruz şubeden.

Sivaslıların Tokat mutfağından alarak kendi mutfaklarına kattıkları Sivas Kebabından tatmaya, Lezzetçi adında bir restorana gidiyoruz. İçerisi oldukça sıcak; ancak yemekler çok lezzetli. Cüzi bir fiyata keyifli bir yemek yiyoruz.

Bavulumu toplamak için gerisingeri otele dönüyorum. Apar topar hazırlanıp arabaya iniyorum. Bankamızın şoförü zamları soruyor, “yüzde on-on beş arası” diyorum. Maaşının az olduğundan, zamların maaşına fazla etki etmediğinden, ev kirasından, geçim sıkıntısından bahsediyor. Yönetim Kurulu üyelerimize bu durumu aktardığını söylüyor. “İyi yapmışsınız, kulaklarının bir köşesinde kalmıştır.” diyorum. Otobüse binene kadar yanımda kalma konusunda ısrar ediyor, beklemesini istemiyorum.

Dönüş yolculuğunda neredeyse her köy ayrımında durup yolcu indiriyoruz. Gençten bir kız iniyor yine bir köy yolunda, bir amca bekliyor kendisini. Üzerinde eski lacivert bir ceket, kafasında bir kasket… Kızı belli ki, sarılıyor ona. Çantasını ilerdeki traktörüne yerleştiriyor, traktöre binerlerken hareket ediyor otobüsümüz.

Her köy ayrımında bir kavuşmaya şahit oluyor, tebessüm ediyorum.

Yozgat’ta yanımdaki üç koltuğa, beş kişilik bir aile yerleşiyor. Adam yanıma oturuyor, karısını iki küçük kızıyla diğer iki koltuğa oturtuyor. Büyük oğlunu da arka sıraların birine gönderiyor. Otobüsün televizyonunda saçma bir yarışma programı açık. İçim sıkılıyor, müzik dinlerken uyuyakalıyorum.

Aynı mola yerinde duraklıyoruz. Vakit geçmek bilmiyor. Anons yapılınca yerimi alıyorum, otobüs hareket ediyor. Biraz ilerledikten sonra muavin yolcuları sayıyor, “bu arkadaki kadın öne mi geçti?” diye soruyor öteki muavine. Sonra da “yine mi yolcu unuttuk!” diye söyleniyor. Gecenin karanlığında, gidiş geliş iki şeritli bir yolda U dönüşü yapıyoruz. Otobüste bir kınama havası hakim. “Anonsu duymadı diyelim, saatine de mi bakmıyor?” diye söyleniyor amcalar. Mola yerine geri dönüyoruz. Otobüs yanaşırken herkes ayağa kalkıp gözleriyle kadını arıyor. Hayıflananlar, ayıplayanlar bakınıyoruz kadına. Kadın ortalarda gözükmüyor. Bir-iki anonstan sonra muavinle beraber otobüse yürüyor olduğunu görüyoruz. Yanımdaki amca ayağa kalkıp kadını daha iyi görmek için kapıya yaklaşıyor. Kadın yerine geçince de yanıma gelip “ağlamış” diye rapor veriyor. Yeniden yola koyuluyoruz.

Otobüsteki keskin ter kokusu uyandırıyor beni. Kısa kollu tişört giymiş olduğumdan üşümüşüm ama havalandırmayı açmazsam da boğulacağım. Yanımdaki amca da dahil otobüste neredeyse herkes uyuyor. O sırada koridorda bir ayak görüyorum. Bir bakıyorum yanımdaki amcanın eşi, kızlarından birini yüzükoyun yere yatırmış, kızın ayağı da dışarı, koridora taşmış. Muavin geçerken ayağına basar diye endişeleniyorum, uykum kaçıyor iyice. Saat gece yarısını geçmiş. Yanımdaki amca biraz daha yatay hale geliyor, poposunu da benden tarafa kaydırıyor. Büzüşüyorum cam kenarında, amcanın poposu baldırıma değiyor. Huylanıyorum. Bir süre sonra bacağım ısınıyor, amcayı dürteyim diyorum, azıcık itekliyorum öbür tarafa ama yerinden kalkmıyor poposu. Bakıyorum uykusu derin, şöyle azıcık daha itiyorum, ayılıyor toparlanıyor. Yarım saat olmadan yine aynı pozisyonu alıyor. Yol bitsin diye bekliyorum.

Yerde yatan çocuk mızırdanıyor, kadın bir süre de öbürünü yatırıyor yere. Sonra o da huysuzlanınca iki çocuğunu koltuğa yatırıp kendisi yere oturuyor. Sırtını öndeki koltuğa yaslıyor, başını kızlarından birinin dizine koyup uykusuna devam ediyor. Bakıyorum yanımdaki amcanın umurunda değil hiçbir şey, o hala poposunu benim koltuğuma kaydırmakla meşgul.

Gece saat iki buçuk gibi varıyoruz AŞTİ’ye. Halime şükredip iniyorum. Hemen bir taksi tutup evime dönüyorum. Babam uyumamış, beni bekliyor. Başrollerinde kendimin olduğu bir başka kavuşma anına daha şahit oluyorum. Annem uyumuş, yanaklarından öperken uyanıyor. “Ben geldim” diyorum. “Hoş geldin oğlum” diyor. Yüzümde daha öncekilere benzemeyen bir tebessüm oluşuyor. Hayatımda eve dönmenin keyfini ilk kez bu kadar yoğun yaşıyor, huzurlu bir uykuya dalıyorum.