1 Mart 2009 Pazar

Kırmızı BMW

Söke'de güzel bir akşam... Mehmet Üstad haftada en az bir kez yaptığı üzere bizi akşam yemeği için arabasıyla Kuşadası yolunda makarna yiyebileceğimiz güzel bir yere götürüyor. Arabası 1994 model, parlak kırmızı, otomatik vites bir BMW...

Keyifler yerinde, sohbet ediyoruz. Üstad kibarlığıyla, konuşurkenki naifliğiyle rahatlatıyor bizi. Bir miktar da alkol aldığından, dönerken arabayı bana veriyor.

BMW'nin şoför koltuğunda oturmak çok güzel bir duygu. Araba ağır, koltuk hafif aşağıda, direksiyon geniş...

Söke girişinde çevirme var, polis durduruyor. Pencereyi açıp "iyi akşamlar, memur bey" diyorum. "Ziraat Bankası değil mi?" diye gülümsüyor polis. "Sizin aracı Şubenin önünde görüyorum." diye de ekliyor. Ben alkol kontrolü için hazırlanırken polis "Şey soracaktım; bizim Key'ler ödeniyor mu?" diye soruyor. Ben gülmemek için kendimi tutarken üstad polisin merakını gideriyor ve kahkahlar eşliğinde çevirme noktasından ayrılıyoruz.

27 Şubat 2009 Cuma

Karadeniz Dönüşü

Fatsa'dan biniyorum otobüse, akşamüzeri saat 4 suları... Asker uğurlaması var, herkes birilerine sarılıyor, arkada gözü yaşlı kızlar, analar kalıyor. Ben en arka koltuktaki yerime kurulup müzik dinlemeye, bu ağır atmosferde solumaya çalışıyorum.

Otobüs Rize'den kalkmış, Trabzonlularla dolu. Hemen önümde bir grup genç var, kanları kaynıyor. Konuşmaları, gülüşmeleri hoşuma gidiyor. Yan tarafta oturan başka bir çocuk da, hemen onlarla kaynaşıyor. Çocuğun üzerinde bordo-mavi bir kazak var. Bu renkler, o civarlarda yaygın kullanılıyor.
Her terminale giriyoruz. Samsun, Merzifon, Havza... Her terminalde bir asker daha alıyoruz. Daha bıyıkları yeni terlemiş çocuklar. Hep birlikte İzmir'e gidiyorlar.
Samsun'da çocuğu omuzlarda bindiriyorlar otobüse, Merzifon'da davul-zurna var. Havza'da taze asker gencin babası "hepinize hayırlı yolculuklar" diyor bize de dönüp.

Otobüsün önünü kesip İstiklal Marşı okuyorlar. Hatta otobüse omuzlarda bindirdikleri çocuğun yakınları, otobüsü şehirler arası yolda da takip ediyorlar ve otobüsün önüne kırıyorlar. Ani bir frenle duruyoruz, kapılar açılıyor. Otobüse binen yakınları "göndermiyoruz ulan seni, in aşağıya" deyip sarılıyorlar çocuğa gülümseyerek. Sonra aşağıya indirip "en büyük asker bizim asker" nidalarıyla havalara fırlatıp, kendisini yeniden omuzlarda otobüse bindiriyorlar.

Otobüsteki asker adayları kaynaşıyorlar. Molada pişmaniye, fındık, leblebi alıyor, paylaşıyorlar. Bir tanesi ise 50 kontör alıp ablasına mesaj atıyor.

Otobüste Hababam Sınıfı yayınlanıyor. Bordo-Mavi kazaklı olan "bak şimdi Trabzonspor'la ilgili süper bir laf var" diyor. Hababam maç izlemeye kaçmış, trambolinden atlayarak. Trabzonspor'a yenilmiş Fener, bizimkiler boynu bükük dönüyorlar Çamlıca Lisesi'ne. Mahmut Hoca, merdivenlerde bekliyor. Bunu gören Şaban "Biz zaten bi' Mahmut Hocadan çekiyoruz, bi' de Trabzonspor'dan" diyor. Bunu duyan çocuk, bu sözü belki de yüzüncü kez duyuyor olsa da kahkahayı basıyor.

Film bitince otobüste Trabzonspor muhabbeti başlatıyorlar. Ben uykuya dalıyorum. Gözlerimi açtığımda o bordo-mavi kazaklı çocuğun hala Trabzonspor muhabbeti yaptığını, Eskişehir deplasmanıyla ilgili bir anektodunu aktardığını görüp gülümsüyorum.

Gece 1'i birkaç dakika geçe Aşti'de iniyorum. Gözlerimde uyku, yüzümde tatlı bir tebessüm ile...

22 Şubat 2009 Pazar

Hep Karanlık

Çocukken, ailece yemeğe ya da pikniğe gittiğimiz hafta sonlarında, eve dönmeden önce yol üzerinde oturan tanıdıkları ziyaret etmek gibi bir alışkanlığımız vardı. Bu alışkanlık beni oldum olası mutsuz etmiştir. Evde bilgisayar, oyuncaklar gibi çeşitli eğlenceler dururken sıkıcı misafirliklere zaman harcamak bir çocuk için yeterince rahatsız edicidir.

Bu ziyaretlerimizin biri de onların evine olmuştu. Telsizler'de oturan bir aile, babamın uzakta akrabaları... Yolda konuşulanlardan anladığım kadarıyla çocukları görme engelli. Hayatımda ilk kez bir görme engelli ile karşılaşacağım. Çok garip bir duygu içimdeki.

Gözleri yemyeşil, beyaz tenli, sarışın bir çocuk. Bebekken, babası kucağından düşürdüğü için görme duyusunu yitirmiş. Ben yaşlarda, on bir belki on iki... Babamın elini öpüyor, ona "dayı" diye sesleniyor. Evlerinin yakınındaki Körler Okulu'na gidiyormuş. Anlattıkları kadarıyla derslerinde de başarılı...

Bir yarışmaya girecekmiş, kazanana "konuşan saat" hediye edeceklermiş. Çocuk halimle gün içinde saate bakmanın önemini kavramaya çalışıyorum. "Dersin bitmesine ne kadar var?" ya da "annem eve ne zaman gelecek?" sorularının cevabını gizliyor o saat. Bir tuşa basacak ve saat ona "beşe on var" diyecek, "babanın gelmesine az kaldı" ve hatta "az sonra abin okuldan gelecek"...

Çok şımarık yetiştirildiğim söylenemez, ancak evin en küçük çocuğu olduğumdan ne kadar istemeselerde zaman zaman o şımarıklığımı hissettiğim olurdu. Bu tarz karşılaşmalarla örselendi sanırım o şımarıklığım.

Birkaç hafta sonra o yarışmada ikinci olduğunu ve çok üzüldüğünü öğrendik. Saati başkasına vermişler. Bahsettiğim doksanlı yılların başları, alışveriş merkezleri, internet, vb. sizi bir şeylere daha ucuza, daha kolay ulaştırabilecek hiçbir kaynak yok. Yine de bir akşam babamın eve konuşan bir saatle geldiğini hatırlıyorum. Saat ne yazık ki İngilizce konuşuyordu.

Ona saati verdiğimizdeki mutluluğu, mutluluğunu çocukça ifade edişi hala aklımda. Her iki dakikada bir saatin düğmesine basıyor, saat "ten to five" ya da "half past four" dediğinde duyduğunu "tentı fay" ya da "hal pas for" diye bozuk bir şekilde tekrar ederek "saat kaçmış?" diyerek bana soruyordu.

İlerleyen aylarda bizi ziyarete geldiler. Saati anlamasına yetecek kadar İngilizceyi birkaç hafta içinde öğrenmiş. Benimle bir şeyler oynamak istedi. O zaman benim tek eğlencem bilgisayar olduğu için ona bir futbol oyunu açtım. "Çok parlak bir şey var." dedi yüzünü bilgisayarın ekranına iyice yaklaştırarak. Çocuk halimle ona oyunda olan şeyleri aktarmaya çalıştığımı da anımsıyorum.

Onu yıllar sonra tekrar gördüm. Annem ve babamla bir akşam ziyaretine gittik. Annesi bahçede karşıladı bizi, kendisi içerde uyuyormuş. Eve girdik, koridora çıkmış tuvalete giderken karşılaştık onunla. "Kim var orada?" diye seslendi. Babam kendisini tanıtınca "dayı, sen miydin? Korktum ben de..." diye karşılık verdi.

Müziğe merak salmış. Klavye çalıyormuş, besteler yapıyormuş. Yine de mahallenin çocuklarının penceresinin önüne gelip "kör" diye dalga geçmeleri onu çok üzüyormuş.

Arabayla bir yerlere dondurma yemeye gittik. Ne yazık ki dondurma tabakta geldi ve dondurmasını yiyemediği için ona babam yardımcı oldu. "Dayı karizmayı çizdirdik" diyerek bir kahkaha attı.

Dönüş yolunda "Bizim eve geldik, değil mi?" dedi bir an. Nereden anladın diye sorunca da "geçtiğimiz yerler çok aydınlıktı, ama bizim evin civarı hep karanlık" diye karşılık verdi.

15 Şubat 2009 Pazar

Sevgililer Günü - 14.02.2009

Kahve almaya gitmişim. Sırada bekleyen çocuklar var, yaşları 10-15 arası beş erkek, iki kız. Sıcak çikolata alacaklar. Oğlanlardan bir tanesi şımarık, diğerlerine karşı üstünlüğünü sözleriyle, hareketleriyle belli ediyor. "Kolyemi alan olursa kafasını kırarım" türünden bir laf da işitiyorum kendisinden. Arkadaşları bu söz karşısında sessizler, daha çekingen duruyorlar.

Bir tanesi "buzlu çay alacağım" diyor, bir diğeri milkshake istiyor, öbürü "bende hiç para kalmadı" diyor... Şımarık olanı, çocuklardan birine "Cansu'ya sen mi ısmarlayacaksın? Sevgilisi olarak senin ısmarlaman gerek" diyor. Sonra da gruptaki diğer kıza dönüp "Gamze sana kimse ısmarlamıyor, senin sevgilin yok!" diyor. Daha önce parasının olmadığını açıkça beyan eden çocuk "benim param olsaydı, ben ısmarlardım ona" diyor.

Hep bu saflıkta kutlanacak nice sevgililer günlerine diyorum...

29 Ocak 2009 Perşembe

Abla

yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu.

doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. küçük çocuk bir an duraksadı. sonra derin bir nefes aldı ve 'eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.

kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu. kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
gülümsemesi de yok oldu. titreyen bir sesle doktora sordu :
'hemen mi öleceğim ?'
ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.

Not: Bu yazı, itü sözlük yazarı sinirliyim ezelden tarafından kaleme alınmış olup, hali hazırda http://www.itusozluk.com/goster.php/@2853876 adresinde sergilenmektedir.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Fareli Öğretmenevi'nin Gitarcısı

Üstad pazar günü çalıştırdı. Ankara'da olmayı düşlerken, kendimi Korgan'da, tozlu evraklar arasında buluverdim. Moralimiz bozuk, karnımız -doğru düzgün yemek yiyebileceğimiz bir yer olmadığından- aç çalıştık. Sonra Fatsa'ya dönüp bir şeyler yedikten sonra öğretmenevine döndük. Akşamüzer beş buçuk gibi sızmışım.

Telefonumun sesine uyandım. Arayan Ayşen, yan odada. "Uyuyor musun?" diyor. Sonra da "odamda fare var!" derken sesi yükseliyor. "Dışarı çık hemen" diyorum. Kapının önünde buluşuyoruz. "Dolabın altına girdi" diyor. Hemen görevlilere haber veriyoruz. İki üç kişi geliyorlar. Birisinin elinde demir bir çubuk var. Çubuğu dolabın altında gezdiriyor, siyah bir fare "vik vik vik" sesleri arasında önümüzden geçerek başka bir odaya giriyor. Adamlar "olayı çözdük" bakışlarıyla ayrılıyorlar odadan. "Yine gelir" diyoruz, "fare bu". "3-4 aydır uğraşıyoruz, yakalayamadık" diyorlar. "Fare ilacı kullanın" diye öneride bulunuyoruz, "o da olmadı, denedik" diyorlar.

Kendimizi dışarı atıyoruz.
Biraz sakinleşmek için bir yerlerde çay içiyoruz. Üstadı arıyoruz. Telefonu kapalı. Saatlerce açılmıyor telefon. En sonunda Müfettiş Lojmanına kadar gidip zillere tek tek basıyoruz. Açan yok... En sonunda bavullarımızı toplayıp ilçe merkezin biraz uzaklıkta 5 yıldızlı Yalçın Oteli'ne yerleşiyoruz.

Odalar tertemiz, yastıklar mis gibi kokuyor. Televizyonda CNBC-E bile var. Sevinçten çığlık atmak istiyorum.

Durumu ertesi gün kendisine anlattığımızda üstad bizimle ilgilenemediği için üzülüyor. Ama bu vesileyle otele yerleşmiş oluyoruz.

Söke-Fatsa-Korgan...

16 Ocak 2009 Cuma... Kuşadası'ndaki özel hastaneye tedavi olmaya gidiyorum. Birkaç parça ilaç veriyor doktor. "Bizim kötü alışkanlıklarımız var" diyor. "İş yerinde çay-kahve içiyoruz bolca. Bu alışkanlığı ohlamur-adaçayı olarak değiştirelim" diye ekliyor. Düzenli beslenme, havayı kurutan "klima" denen icatla ısınmak zorunda olmak gibi sıkıntılarım var. Ama günlerden Cuma... O gece evde uyuyacağım...

Şube arabasıyla İzmir Adnan Menderes Havaalanı'na doğru yol alıyoruz. Yorgunum, içimde garip bir hüzün, içimde garip bir sevinç var. Yolda Muhammet Bey'le sohbet ediyorum, bazı bazı da camdan dışarı bakıp yağmuru izliyorum.

Çevre yolundan havaalanına doğru dönüyoruz ki telefonum çalıyor. "Yazılar gelmiş, pazartesiden itibaren yeni yerlerimizde olacakmışız" diyor Selçuk. Benim yerim Fatsa... Uçak biletimi telefonla iptal ettirip gerisingeri Söke'ye dönüyoruz.

Şubedeki eksikleri tamamlamak, oteldeki eşyaları toparlamak... En zoru da vedalaşmak. Mehmet Üstad terminale kadar geliyor. "Sizi kıracak, incitecek bir şey dediysem kusura bakmayın. İstemeden olmuştur" diyor. Ona sarılmak geliyor içimden, ama elini sıkıyorum. Her şey için teşekkür edip "hakkınızı helal edin" diyorum. Bu en sevdiğim ayrılık cümlesi...

Gülten'le de vedalaştıktan sonra otobüsüme biniyorum. Evet... Hastayım ve o gece evimde değil, Pamukkale Turizm'in 44 numaralı koltuğunda uyuyacağım.

***

19 Ocak Pazartesi sabahı Fatsa'ya varıyorum. Yanımda Ayşen var bu sefer. Üstad bizi karşılatmadı. Gidecek bir yerimiz yok. Kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Saat 9'a doğru da şubeye geçiyoruz. Üstad 10'u geçe geliyor. Geldikten sonra kurallarını sayıyor. İş yerinde telefonla konuşmak yok, işler tam yapılacak, haftasonu 2-3 haftada bir gidilecek ve bunun gibi bir sürü şey. Babacan bir havası var. Bu halini seviyorum.

Deniz kenarındaki öğretmenevine bakıyoruz. Çevredeki otellerin birçoğundan daha güzel gözüküyor. Küçücük bir oda, yatak... Hepsinden önemlisi güvenli gözüken bir ortam. Aslında yanımdaki çalışma arkadaşım Ayşen olmasa beni Müfettiş Lojmanına yanına alacağından bahsediyor. Böylesi daha iyi, üstadla aynı yerde kalmak çok sıkıntı verici gelecek. Tecrübelerim bunu söylüyor.

Eşyalar öğretmenevine taşındıktan sonra öğle yemeğine gidiyoruz. Şubeye geldiğimizde üstada yeni bir görev verildiğini öğreniyoruz. Şube arabasına atlayıp Korgan'a doğru yola koyuluyoruz.

Çamurlu yollarda tekerlekler yoldan çıkacakmış gibi dönüyor. Araç deniz kenarından 800-900 metre rakıma kadar çıkıyor. 12.800 nüfuslu küçük bir ilçeye giriyoruz.

Gün boyu şubede çalıştıktan sonra anlıyoruz ki, şubede işimiz uzun. Ertesi gün tekrar gelmek için Korgan'dan ayrılıyoruz.

O hafta tüm gün sabah-akşam 50 dakikalık yolu tırmanarak gidip-geliyoruz Fatsa-Korgan arasını... Yoruluyoruz, çok çalışıyoruz. Üstad haftasonu kendimizi ait hissettiğimiz yerde uyuyabilmemiz için evlerimize gitmemize izin vermiyor.

Korgan günlerimiz böylece başlamış oluyor...