16 Mart 2009 Pazartesi

Masumiyet Müzesi

"İnsan hayatının en mutlu anını yaşadığını ancak yıllar sonra anlayabilir çünkü o anın sarhoşluğu insana bunun sıradan olduğunu ve yeniden yaşayacağını düşündürür aynı zamanda gençlik yanılsaması daha önünde çok uzun yıllar olduğu düşüncesine sürükler oysa giden güzel zamanlar geri gelmez..."

Aslında Orhan Pamuk okumam ama Bolvadin'den Selçuk Üstad yazdıysa bunu, bir bildiği vardır.

15 Mart 2009 Pazar

Fatsa Şehir Merkezi

Eskiden babam, pazar sabahları geç saatlere kadar uyuduğunda ona kızardım. Oysa ben de bugün, bütün haftanın yorgunluğuyla bir buçuğa kadar uyudum. Uyandığımda her yanım ağrımıştı. Fazla vakit kaybetmeden üzerimi giyip, şehir merkezine indim.

Yan tarafta resmini görmekte olduğunuz bina, bu hafta içinde resm
en çalışmaya başlayacağımız Fatsa Şubesi. İlk işim oradan bir miktar para çekmek oldu. "Simit Sarayı" adı verilen bir yerde simit-çay kahvaltımı yaptıktan sonra da dolaşmaya koyuldum.

Denizin insana huzur verdiğini biliyorum. Sahile inmemin nedeni de bu oldu. Masmavi Karadeniz kıyısında, yüzümü okşayarak esen rüzgar altında denize baktım.Sahildeki büfelerin birinde bir paket fındık almayı da ihmal etmedim tabi. Fındığın kokusunu alan birkaç güvercin toplandı etrafıma. Fındıkları dişimle parçalayıp onlara attım. Sonra kalkıp sahilde yürüdüm.

Aileler vardı etrafta. Çocuklar, hava serin olsa da, mutluydular. Bazılarına babaları şeker de almıştı. Bu mutlu aile tablolarının içinden, yalnız bir adam olarak geçip, gazetemi alıp, meydandaki Moda Cafe'ye oturdum.

Seçimin yarattığı çevre ve gürültü kirliliğinden nefret ediyorum. Yine de meydana çekilmiş parti bayraklarıyla Fatsa bir bayram yerini andırıyor.

Taze sıkılmış portakal suyu içiyorum, üstüne de bir kahve. Moda Cafe Fatsa'da gençlerin tercih ettiği bir yer, tıklım tıklım dolu. Bir köşede gazetemi okuyorum. Ekonomik önlem paketi, kriz, seçimler, Beşiktaş... Neredeyse ilanları bile okuyorum. Tek derdim zamanın akıp gitmesi.

Fatsa'da dolanıyorum. Dükkanlara girip çıkıyorum ama amacım bir şey almak değil, insanlarla konuşmak...
Fatsa küçük bir ilçe olduğundan, aynı dükkanın önünden belki de beş kez geçiyorum. Kendime laf olsun diye bir gömlek alıp, abimin vakti zamanında, belki de on sene kadar önce bana lahmacun ısmarladığı, İzmit'teki o köşebaşındaki lahmacuncuyu hatırlattığı için giriyorum bir lokantaya. Bir lahmacun, bir ayran istiyorum. Yanında çiğ köfte, ezme ve salatada getiriyorlar. İki milyon lira hesap ödeyip çıkıyorum.

Artık otele dönmenin zamanı geldi. Meydandan ayrılıp taksiye binip otelime dönüyorum.

Otelde güleryüzlü insanlar var. "Bugün izinlisiniz" deyip gülümsüyorlar. "Bu hafta gitmedim Ankara'ya" diye karşılık veriyorum.

Evet, bu hafta gitmedim Ankara'ya. 5 gün geçip gitsin istiyorum. Evimde, sıcacık yatağımda uyuyayım.

13 Mart 2009 Cuma

Kumru/Ordu

Öğleden sonra çıkıyoruz Korgan'dan. Yorgunluk, mutsuzluk, halsizlik, isteksizlik... Hepsinin bir karışımıyım. Üstad otelde yap dediği işi yapmadım için sitem etmiş, moralim bozuk. Ama ona kızmıyorum, onu gerçekten seviyorum. Yine de psikolojim kötü, kaldıramamışım o sitemi.

Arabanın arka koltuğundayım. İki küçük ilçeyi bağlayan kötü bir yoldayız. Etrafta büyük şehirleri, teknolojiyi hatırlatacak hiçbir şey yok. Alabildiğine tarlalar, yeşillik, ağaçlar... Yolda mini mini köy çocukları, yanakları köy kırmızısından. Arabadan şehirli çocuklar kadar korkmuyorlar, üstleri başları toz içinde ama yüzleri hep gülüyor. Toprağa değiyorlar, benim ruhumu kemiren o elektriği atmışlar. Bir tanesi arabanın önüne doğru bir adım atıyor, Şube personelimiz Muhammet Bey parmağını sallıyor ona, gülümsüyor.

Tozlu yollardan geçiyoruz. Etrafta küçük küçük, büyük şehrin bir mahallesi etmeyecek büyüklükte köyler... Birkaç ev, bir cami, birkaç hayvan... Hepsi bu...

Kumru'ya varıyoruz. Küçük bir alana toparlanmış bir ilçe... Yolları o kadar dar ki, etrafınızdaki apartmanlar size gökdelen gibi gözüküyor. Sanki az sonra hepsi yıkılacak ve o enkazda can vereceksiniz.

Şubeye giriyoruz, iki müfettiş. Üstadın beni yanından ayırmıyor olmasına memnunum. Bir süre kalıp, kendimize çalışacak yer ayarlayıp ayrılıyoruz şubeden. Korgan'a dönüyoruz.

Dönüş yolunda daha kestirme ama daha kötü bir yoldan geliyoruz. Köy evlerinin içinden geçiyoruz. Tek ineğini otlatmaktan gelen bir köylü, tarlasını eken bir çiftçi görüyoruz. Etrafımızdaki bahçelerde iri iri karalahanalar var.

Yaşam sevincimi arıyorum içimde. Görülesi yerlerde, şahitlik edilesi hayatlarda olduğumu düşünüyorum. Ama birileri beni oraya zorla göndermiş ya, bulamıyorum içimde o sevinci. Hayatımda belki de ilk kez, bir çocuğun gülümsemesi delemiyor ruhumun zırhını.

Dokuz buçuğa kadar çalışıyoruz Korgan'da. Ertesi gün Cumartesi olsa da çalışacağımızı biliyorum. Otelde, rahatsız bir koltukta neye yaradığını bilmediğim bir ekrana yazıyorum bütün bunları... Bir yandan da uzun uzun susuyorum.

Yaşam sevincin duruyor mu hala içinde,
Sustun konuşmadın sözcükler bitince...

1 Mart 2009 Pazar

Kırmızı BMW

Söke'de güzel bir akşam... Mehmet Üstad haftada en az bir kez yaptığı üzere bizi akşam yemeği için arabasıyla Kuşadası yolunda makarna yiyebileceğimiz güzel bir yere götürüyor. Arabası 1994 model, parlak kırmızı, otomatik vites bir BMW...

Keyifler yerinde, sohbet ediyoruz. Üstad kibarlığıyla, konuşurkenki naifliğiyle rahatlatıyor bizi. Bir miktar da alkol aldığından, dönerken arabayı bana veriyor.

BMW'nin şoför koltuğunda oturmak çok güzel bir duygu. Araba ağır, koltuk hafif aşağıda, direksiyon geniş...

Söke girişinde çevirme var, polis durduruyor. Pencereyi açıp "iyi akşamlar, memur bey" diyorum. "Ziraat Bankası değil mi?" diye gülümsüyor polis. "Sizin aracı Şubenin önünde görüyorum." diye de ekliyor. Ben alkol kontrolü için hazırlanırken polis "Şey soracaktım; bizim Key'ler ödeniyor mu?" diye soruyor. Ben gülmemek için kendimi tutarken üstad polisin merakını gideriyor ve kahkahlar eşliğinde çevirme noktasından ayrılıyoruz.

27 Şubat 2009 Cuma

Karadeniz Dönüşü

Fatsa'dan biniyorum otobüse, akşamüzeri saat 4 suları... Asker uğurlaması var, herkes birilerine sarılıyor, arkada gözü yaşlı kızlar, analar kalıyor. Ben en arka koltuktaki yerime kurulup müzik dinlemeye, bu ağır atmosferde solumaya çalışıyorum.

Otobüs Rize'den kalkmış, Trabzonlularla dolu. Hemen önümde bir grup genç var, kanları kaynıyor. Konuşmaları, gülüşmeleri hoşuma gidiyor. Yan tarafta oturan başka bir çocuk da, hemen onlarla kaynaşıyor. Çocuğun üzerinde bordo-mavi bir kazak var. Bu renkler, o civarlarda yaygın kullanılıyor.
Her terminale giriyoruz. Samsun, Merzifon, Havza... Her terminalde bir asker daha alıyoruz. Daha bıyıkları yeni terlemiş çocuklar. Hep birlikte İzmir'e gidiyorlar.
Samsun'da çocuğu omuzlarda bindiriyorlar otobüse, Merzifon'da davul-zurna var. Havza'da taze asker gencin babası "hepinize hayırlı yolculuklar" diyor bize de dönüp.

Otobüsün önünü kesip İstiklal Marşı okuyorlar. Hatta otobüse omuzlarda bindirdikleri çocuğun yakınları, otobüsü şehirler arası yolda da takip ediyorlar ve otobüsün önüne kırıyorlar. Ani bir frenle duruyoruz, kapılar açılıyor. Otobüse binen yakınları "göndermiyoruz ulan seni, in aşağıya" deyip sarılıyorlar çocuğa gülümseyerek. Sonra aşağıya indirip "en büyük asker bizim asker" nidalarıyla havalara fırlatıp, kendisini yeniden omuzlarda otobüse bindiriyorlar.

Otobüsteki asker adayları kaynaşıyorlar. Molada pişmaniye, fındık, leblebi alıyor, paylaşıyorlar. Bir tanesi ise 50 kontör alıp ablasına mesaj atıyor.

Otobüste Hababam Sınıfı yayınlanıyor. Bordo-Mavi kazaklı olan "bak şimdi Trabzonspor'la ilgili süper bir laf var" diyor. Hababam maç izlemeye kaçmış, trambolinden atlayarak. Trabzonspor'a yenilmiş Fener, bizimkiler boynu bükük dönüyorlar Çamlıca Lisesi'ne. Mahmut Hoca, merdivenlerde bekliyor. Bunu gören Şaban "Biz zaten bi' Mahmut Hocadan çekiyoruz, bi' de Trabzonspor'dan" diyor. Bunu duyan çocuk, bu sözü belki de yüzüncü kez duyuyor olsa da kahkahayı basıyor.

Film bitince otobüste Trabzonspor muhabbeti başlatıyorlar. Ben uykuya dalıyorum. Gözlerimi açtığımda o bordo-mavi kazaklı çocuğun hala Trabzonspor muhabbeti yaptığını, Eskişehir deplasmanıyla ilgili bir anektodunu aktardığını görüp gülümsüyorum.

Gece 1'i birkaç dakika geçe Aşti'de iniyorum. Gözlerimde uyku, yüzümde tatlı bir tebessüm ile...

22 Şubat 2009 Pazar

Hep Karanlık

Çocukken, ailece yemeğe ya da pikniğe gittiğimiz hafta sonlarında, eve dönmeden önce yol üzerinde oturan tanıdıkları ziyaret etmek gibi bir alışkanlığımız vardı. Bu alışkanlık beni oldum olası mutsuz etmiştir. Evde bilgisayar, oyuncaklar gibi çeşitli eğlenceler dururken sıkıcı misafirliklere zaman harcamak bir çocuk için yeterince rahatsız edicidir.

Bu ziyaretlerimizin biri de onların evine olmuştu. Telsizler'de oturan bir aile, babamın uzakta akrabaları... Yolda konuşulanlardan anladığım kadarıyla çocukları görme engelli. Hayatımda ilk kez bir görme engelli ile karşılaşacağım. Çok garip bir duygu içimdeki.

Gözleri yemyeşil, beyaz tenli, sarışın bir çocuk. Bebekken, babası kucağından düşürdüğü için görme duyusunu yitirmiş. Ben yaşlarda, on bir belki on iki... Babamın elini öpüyor, ona "dayı" diye sesleniyor. Evlerinin yakınındaki Körler Okulu'na gidiyormuş. Anlattıkları kadarıyla derslerinde de başarılı...

Bir yarışmaya girecekmiş, kazanana "konuşan saat" hediye edeceklermiş. Çocuk halimle gün içinde saate bakmanın önemini kavramaya çalışıyorum. "Dersin bitmesine ne kadar var?" ya da "annem eve ne zaman gelecek?" sorularının cevabını gizliyor o saat. Bir tuşa basacak ve saat ona "beşe on var" diyecek, "babanın gelmesine az kaldı" ve hatta "az sonra abin okuldan gelecek"...

Çok şımarık yetiştirildiğim söylenemez, ancak evin en küçük çocuğu olduğumdan ne kadar istemeselerde zaman zaman o şımarıklığımı hissettiğim olurdu. Bu tarz karşılaşmalarla örselendi sanırım o şımarıklığım.

Birkaç hafta sonra o yarışmada ikinci olduğunu ve çok üzüldüğünü öğrendik. Saati başkasına vermişler. Bahsettiğim doksanlı yılların başları, alışveriş merkezleri, internet, vb. sizi bir şeylere daha ucuza, daha kolay ulaştırabilecek hiçbir kaynak yok. Yine de bir akşam babamın eve konuşan bir saatle geldiğini hatırlıyorum. Saat ne yazık ki İngilizce konuşuyordu.

Ona saati verdiğimizdeki mutluluğu, mutluluğunu çocukça ifade edişi hala aklımda. Her iki dakikada bir saatin düğmesine basıyor, saat "ten to five" ya da "half past four" dediğinde duyduğunu "tentı fay" ya da "hal pas for" diye bozuk bir şekilde tekrar ederek "saat kaçmış?" diyerek bana soruyordu.

İlerleyen aylarda bizi ziyarete geldiler. Saati anlamasına yetecek kadar İngilizceyi birkaç hafta içinde öğrenmiş. Benimle bir şeyler oynamak istedi. O zaman benim tek eğlencem bilgisayar olduğu için ona bir futbol oyunu açtım. "Çok parlak bir şey var." dedi yüzünü bilgisayarın ekranına iyice yaklaştırarak. Çocuk halimle ona oyunda olan şeyleri aktarmaya çalıştığımı da anımsıyorum.

Onu yıllar sonra tekrar gördüm. Annem ve babamla bir akşam ziyaretine gittik. Annesi bahçede karşıladı bizi, kendisi içerde uyuyormuş. Eve girdik, koridora çıkmış tuvalete giderken karşılaştık onunla. "Kim var orada?" diye seslendi. Babam kendisini tanıtınca "dayı, sen miydin? Korktum ben de..." diye karşılık verdi.

Müziğe merak salmış. Klavye çalıyormuş, besteler yapıyormuş. Yine de mahallenin çocuklarının penceresinin önüne gelip "kör" diye dalga geçmeleri onu çok üzüyormuş.

Arabayla bir yerlere dondurma yemeye gittik. Ne yazık ki dondurma tabakta geldi ve dondurmasını yiyemediği için ona babam yardımcı oldu. "Dayı karizmayı çizdirdik" diyerek bir kahkaha attı.

Dönüş yolunda "Bizim eve geldik, değil mi?" dedi bir an. Nereden anladın diye sorunca da "geçtiğimiz yerler çok aydınlıktı, ama bizim evin civarı hep karanlık" diye karşılık verdi.

15 Şubat 2009 Pazar

Sevgililer Günü - 14.02.2009

Kahve almaya gitmişim. Sırada bekleyen çocuklar var, yaşları 10-15 arası beş erkek, iki kız. Sıcak çikolata alacaklar. Oğlanlardan bir tanesi şımarık, diğerlerine karşı üstünlüğünü sözleriyle, hareketleriyle belli ediyor. "Kolyemi alan olursa kafasını kırarım" türünden bir laf da işitiyorum kendisinden. Arkadaşları bu söz karşısında sessizler, daha çekingen duruyorlar.

Bir tanesi "buzlu çay alacağım" diyor, bir diğeri milkshake istiyor, öbürü "bende hiç para kalmadı" diyor... Şımarık olanı, çocuklardan birine "Cansu'ya sen mi ısmarlayacaksın? Sevgilisi olarak senin ısmarlaman gerek" diyor. Sonra da gruptaki diğer kıza dönüp "Gamze sana kimse ısmarlamıyor, senin sevgilin yok!" diyor. Daha önce parasının olmadığını açıkça beyan eden çocuk "benim param olsaydı, ben ısmarlardım ona" diyor.

Hep bu saflıkta kutlanacak nice sevgililer günlerine diyorum...