12 Nisan 2009 Pazar

27

Yirmi yedi yaşında, ağır yaralı bir ruh benimkisi. Çocukluktan kalma, pas tutmuş yaralar... Hala sıcak, hala kanıyor her dokunulduğunda.

Kırmızı bir halının üzerinde serili oyuncaklarım. Ben koltuğun üzerinde oturmuş seyrediyorum onları. Neden aldığım hiçbir soluk yetmiyor yaşadığımı hissetmeme hala ve neden henüz bir çocukken bile öğrenemedim yetinmeyi? Küçücük geliyor dünya, koca koca adımlar atıyorum, başımı çevirdiğimde gördüğüm şey hala terk etmeye çalıştığım aynı hüzün...

Yirmi yedi yaşında, soluk yüzlü bir bedenim. Yüzümde kimseden esirgemediğim gülüşüm, güldükçe kısılan belki de incecik kalan gözlerim... İçimde tükenmişlikler, içimde ölümler, içimde soykırımlar...

Gittiğim her yere yabancıyım sanki. Sanki bana benzeyen hiçbir şey yok gördüğüm yüzlerde. İnsanlar sıcak, insanlar samimi... Bense soğuk, rüzgarın gürültüyle estiği terk edilmiş bir limanım ve izliyorum bütün yoksunluğumla onları.

Yağmurda sırılsıklam olmuş bir çocuk parkıyım. Salıncakların üzerinde yağmur suları birikmiş... Biliyorum ki çocuklar bir süre daha gelmeyecek, bir süre daha kocaman bir sükûnet içinde öylece kalacağım.

İçimde fırsatını bulsam ölesiye döveceğim insanlar listesi birikiyor, ki bunların hiçbirisini gerçekte yakından tanımıyorum. Yine de hepsi temiz bir dayağı hak ediyorlar sanki. Zaman zaman çeşmeden akan ılık suyun altında ellerimdeki kanı, o sıcak, şarap rengi insan kanını yıkamak istiyorum.

Küskünüm... Hayatın beni sürüklediği yere, çocukluğuma, ilk gençlik yıllarıma... Bahçesinde top oynadığımız için bana tokat atan o tanımadığım adama, ödevimi yapmadığım için elime cetvelle vuran ilkokul öğretmenime, annemi henüz çocuk yaşta benden -bir süreliğine de olsa- alan, babamı delikanlılığa adım attığım yıllarda benden uzaklaştırana da... Kalbim tortu yığını, kan akacak yer bulamıyor. Soluksuz kaldığımı, hareket edecek alanımın kalmadığını hissediyorum. "Neden?" şu dünyada cevabı olmayan sorulardan...

Bu hafta kendime yeni bir gitar alıp hayatı hiç tutamadığım bambaşka bir köşesinden yakalamak üzere...

Ufukcan'ın Anısına

Altı sene kadar öncesi. Üniversiteye yeni başlamışım. Hayat yeni yeni sorumluluklar yüklemiş omzuma ama hala eve geldiğimde, apartmana girmeden önce, çocukluğumda top koşturduğum arka bahçeden gelen çocuk seslerini duyunca "kimler var?" diye göz atmadan geçmiyor, ve eğer on üç yaşından büyük kimsenin bulunmadığı ortamda Halilcan ve/veya Ufukcan varsa, maça boyuma posuma bakmadan, köşesinden katılıyorum. Maçta da derdim kalbimi fethetmiş bu iki afacana bir şekilde gol attırmak. Gol atınca dünyalar onların oluyor, koşup çakıyorlar, gülüşüyorlar, yüzlerinde o mutluluğu görüyorum.

Ufukcan dokuz yaşındaydı. Bir gün annesine "Işığa bakamıyorum" demeye başlamış. Televizyon izleyemiyor, bilgisayara bakamıyormuş. Birkaç hafta gidip geldiği doktorlar hastalığı teşhis edememişler. En son bir kulak-burun-boğaz uzmanı beyninde bir tümör olduğunu tespit etmiş. Teşhisin ertesi günü de ufaklık hasteneye kaldırıldı.

Hastanede ameliyatı bekleyen dokuz yaşında bir çocuğu ziyaret etmek, ona dünyanın hala toz pembe olduğunu göstermeye çalışmak, içler acısı halini gördükçe gülümsemek zorunda olmak ne demek bilir misiniz? Ben biliyorum.

Gelen herkes oyuncaklar almış. Bir tanesi bir denizaltı getirmiş, bir düğmeye basınca plastikten bir füze fırlatıyor. Ufukcan ise o kadar yorgun ve başı dönmüş şekilde yatıyor ki, gözleriyle o füzenin yatağın üzerinden diğer yatağa gidişini takip edemiyor. "Çok yormayalım seni" diyor sonra oyuncağı getiren, belki de öyle bir oyuncak getirdiği için mahcup da oluyor. "Aslan oğlum" diyor babası, "ne güzel oyuncaklar getirmişler" diyor annesi. Ufukcan da başına geleni anlamıyor, zaman zaman gülümsüyor, zaman zaman da kafasının içindeki lanetin etkisiyle gözleri kısılıyor, boynu düşüyor.

Ertesi gün ameliyat oluyor Ufukcan, minicik kafasının içinden çıkartıyorlar tümörü. Kötü huylu çıkıyor tümör ve ameliyatın ardından kemoterapiye başlıyorlar.

Benimle yaşıt bir abisi vardı, adı Kiper'di. Bir gün Ufukcan bize bilgisayar oynamaya geldiğinde futbol oyunundaki "goal keeper"ı görüp "Keeper yazıyor ya, benim abimin adı o" demişti. Abisini çok seviyordu, abisi de onu. Doktorların kendisine Ufukcan'ın "belki de iyileşemeyebileceğini" söyledikleri gün yıkılmıştı. İki kişi kolundan tutarak çıkarmışlardı odasına, eminim ki aldığı sakinleştiricilerle de saatlerce deliksiz uyumuştu. Babasının saçları bembeyaz kalmıştı, annesi birkaç ay içinde on yıl yaşlanmıştı.

Kimseyi üzmek istemezdi Ufukcan oysa ki. Küçücük bir kalbi vardı. "Okula ne zaman gideceğim?" diyordu en fazla. Kemoterapilere göğüs geriyor, yorgun düşse de annesinin "az kaldı oğluşum" sözleriyle tutunuyordu hayata.

Birkaç ay sonra çıktı hastaneden ama durumu iyi değildi. Ona meyve suyu alıp ziyaretine gitmiştim. Yataktan hiç çıkmamıştı. Hasta bir çocukla ne konuşulur ki? Çok sevdiği Galatasaray'dan, yeni gelen oyuncaklardan bahsetti. Yeni arabalarını işaret etti, elime aldım "çok güzelmiş. Sen biraz iyileş oynarız" dedim. "Şimdi oynayalım mı?" dedi. Bir tanesini verdim, yatağın üzerinde sürdü biraz.

Ufukcan'ın saçları ve kaşları dökülmüştü. Ona çok "kıyak" bir şapka almışlardı, başından hiç çıkarmıyordu. Bir akşam Halilcan'la bize bilgisayar oynamaya geldiğinde de şapkasını hiç çıkarmamış, uzak kaldığı çocukluğunu bir parça da olsa yaşamaya çalışmıştı.

Bir süre sonra okula da gitmeye başladı. Okul onun için sadece arkadaşlarını görmek için gittiği bir etkinlikti. Yine de çok mutluydu. Sabah arkadaşlarıyla sıraya giriyor, yanındaki arkadaşının elini tutup okuldan içeri giriyor, sınıfına gidiyordu.

Okula gitmeye başlayalı birkaç hafta olmuştu ki yine güçten düştü ve yatağa düştü. Eriyip gitmiş, zaten zayıf olan çocuk, bir deri bir kemikten ibaret kalmıştı. Ümit kesilmişti artık, beklemek gerekiyordu.

Ufukcan 2002 senesinin Kasım ayında vefat etti. Küçücük bir kefene sarılıp toprağa verildi. Annesi "toprağın altında üşümeyecek mi benim çocuğum?" diye ilk kez o gün ağladı. Pek çoğumuz bu kadar küçük bir çocuğun ölümüne ilk kez o gün şahit olduk. Ben hayatımda ölüme en çok o gün lanet ettim.

Ölümünün ardından ailesi mahalleden taşındı. Onlara her gün oğullarını , yaşadıkları acıları, o zor günleri hatırlatmayacak başka bir eve yerleştiler. Eski komşularının çoğuyla -biz de dahil- hiç görüşmediler. Belki evdeki eski eşyaları, masaları, lambaları değiştirdiler. Ama biliyorum ki, yine de her gün akıllarına hiç olmadık anlarda düşüyor.

O günün üzerinden yıllar geçti. O sevimli afacanı hatırladığımda aklıma en çok bir anı geliyor.

Arka bahçemizde top oynuyoruz. Kalede Halilcan var, topu tutuyor, oyuna sokacak. Ama başını yana çeviriyor, oradan gelen birini görmüş olacak ki topu saklıyor. Oynamıyormuş gibi bekliyor. "Ne oldu?" diyorum, cevap vermiyor. Halilcan'da o tedirginliği yaratan adam giriyor bahçeye sonra, "oynamayın demedim mi ben?" türünden bir laf ediyor. Ben "neden oynamasınlar" diyorum. Adam, apartmanda görse selam vermeyen alt komşumuz. Beni çocukların arasında görünce şaşırıyor. "Arabaya geliyor top, hasar veriyor" diyor. Ben topu gösterip "plastik top mu zarar veriyor?" diye karşılık veriyorum. "İçi toz oluyor arabanın" diyor sonra. "Camlarınızı açık mı bıkarıyorsunuz?" diyerek üsteliyorum. Sonra da "Hem benim çocukluğum da bu apartmanda geçti. Biz hep burada top oynadık, kimse rahatsız olmadı sizin gibi. Hem çocuklar gidip başka yerde mi oynasınlar, uzaktaki parka mı gitsinler, yoksa ön tarafta yolun kenarında mı oynasınlar?" diye de hırçınlaşıyorum. "Siz hangi dairede oturuyorsunuz?" diyor adam bozularak. "8 numaradayım" diyorum. Tabirin hakkını verircesine "götün götün" uzaklaşıyor adam bahçeden. Bütün çocuklar "aslansın Çağrı Abi" diyerek sevinç çığlıkları atıyorlar.

Ufukcan da aralarında. Sevinçten gözleri ışıl ışıl parlıyor...

9 Nisan 2009 Perşembe

Evlilik

"yeni evli bir çift vardı. evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkasına yetiyordu. bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar. erkek, "aklıma bir fikir geldi" dedi. "bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım." bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti.ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. aradan bir ay geçti.bir gece bahçede karşılaştılar.her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı."

1 Nisan 2009 Çarşamba

Fatsa-Samsun Çarşamba Havaalanı

Geçen cuma yurdumun dört bir tarafının ilginçliklerle dolu olduğunu anlamış bulundum. Fatsa'dan Samsun Havaalanına giderken bile sizi gülümseten, dünyanın pek çok ülkesinde -belki de- göremeyeceğiniz garipliklerle karşılaşmanız olasıymış.

Fatsa Birlik'teki adam "abi havaalanına kadar bırakırız seni, merak etme. Buradan Metro'nun araçları geçiyor. Sen altı gibi gel, hallederiz canım abim" demişti bana. Saat altıda oradaydım, adam gitmişti. Kapısı da kilitli... "Şu köşeden geçiyor metronun servisleri" dedi oradaki başka bir adam. Çıktım Sahil Yolu'na, Ordu'dan, Giresun'dan, Trabzon'dan gelen araçların arasında metronun servislerini aramaya kolyuldum. Köşede bir servis durdu, şoföre sordum "abim 10 dakikaya kalkıyoruz, seni sapakta bırakırız" dedi. Bindim, içerde benden başka da iki bayan var. Servis dolmaya devam etti, bir 20 dakika geçti ama serviste hareket yok. Tam "doluyor artık, yavaş yavaş hareket ederiz artık herhalde" derken, birden herkes indi servisten, yoldan geçen başka bir servise bindiler. Ben de indim peşlerinden ama "sen kal abi, bunlar Ünye'ye kadar gidecek" dedi şoför. "Seni bindireceğim şimdi." Adama uçağa yetişmem gerektiğini söyleyince “gel abi, bindirelim seni” dedi. Karşında gelen bir şehirlerarası otobüse el kaldırdı. “Hoop! Birader…” diye de bağırıyor arada. Adam durdu, kapıya yaklaştık. Bir elini sırıma koydu, bir eliyle de göğsüme vurarak “aha bu abi havaalanına gidecek, sapağa kadar alsanız bunu, olur değil mi?” diye seslendi şoföre. Şoför “bak yoldan alıyoruz, bir iş gelmesin başımıza” deyince de “yahu sen bana güven, ben al diyorum” diye karşılık verdi. Eliyle göğsüme vurmayı sürdürerek.

Firma yanılmıyorsam Yalçınlar ya da Karayıldız gibi bir şeydi. İsmini unutmuş olabilirim ama kokusu hala aklımda. Eskimiş, oturduğunuzda sırtınızı dövercesine acıtan, rahatsız koltuklar, otobüsün içine aydınlatmaya yetmeyen, sarı, ölü ışıklar… Yolda bir de kaza atlattık ki, sapakta indiğimde temiz havayı tekrar soluduğuma şükrettim.

Sapakta taksiler var, havaalanı 10 TL. “Çok yazık oldu abi, vatansever bir adamdı” dedi taksici. Muhsin Yazıcıoğlu’ndan bahsediyor. “Allah rahmet eylesin.” Taksi komşusununmuş, yardım olsun diye işletiyormuş, aslen bakkalmış.

21.25’te kalkması gereken Samsun-Ankara uçağı, iki saat rötar yapıyor. O iki saat geçmek bilmiyor. Havaalanında tatsız bir tost, acı bir kahve içtikten sonra baş ağrımın geçmesini bekliyorum. Birkaç dergi alıyorum, içinde bir karikatüre kahkahalarla gülüyorum.

“Kız tavlama taktikleri” türünden bir başlığı var karikatürün. Bir tip çizmişler, tipe dış ses taktik veriyor. Diyor ki, “karizmatik olunmaz, karizmatik doğulur”, tipleme üzülüyor. Sonra “ama seni de karizmatik yapabiliriz” diyor dış ses. Seviniyor tipleme, ümitleniyor. “Önce git bi’ tıraş ol, bu sıra keller moda. Saçların bu haldeyken ..tüme benziyor.” diyor dış ses. Tipleme saçlarını kestiriyor ama yanları kestirmemiş, üst kısmı kazıtmış. Dış ses “Bu ne be? Kel ol dediysek Ziraat Bankası veznedarı mı ol dedik? Tamamen kazıt!” diye fırçalıyor dış ses. Gerisi önemsiz, zaten en çok buraya gülüyorum. Aklıma şimdiye kadar gezdiğim şubelerdeki onlarca insan geçiyor, tespitin doğruluğunu takdir ediyorum.

Uçakta yanıma bir başka bankacı düşüyor. Yol sohbet ederek geçiyor. Havaş’ta annemler alıyor beni ve saat altıda Fatsa’da başlayan yolculuğum, gecenin ikisinde yatağımda son buluyor.

27 Mart 2009 Cuma

Şeffaf Oda

Otelin fitness salonunda spor yapmaya iniyorum. Fitness salonunun iki tarafı duvar, iki tarafı cam, dışardan içerisi görünüyor. Dışarısı dediğim yerde de hamamdan çıkanların dinlendiği bir salon var. Haliyle her gittiğimde peştemalli amcalar, pişmaniye kıvamında tüyler görüyorum. Dün akşam da indim, biraz ısınmak için koşu bandında tur atıyordum. Tabi koşarken önüne, sağa sola bakıyor insan. Bir baktım, önümdeki canım arkasında bir adet sırt ve hemen altında iki adet yumuşak, toparlak, hafif sünmüş, azıcık sarkmış şeylerden. Çatalı da var... Başımı hemen başka yöne çevirdim tabi, irkildim. Sonra tweety'nin "bi kedi gördüm sanki" dedikten sonra Sylvester'a bakması gibi, tekrar baktım, hala orada duruyor adam. 80 kilonun üzerinde birisi, 30lu yaşlarda. Peştemali açılmış arkadan, önde yakalamış, hiç acele etmeden ağır ağır toparlıyor peştemali. Bağlamaya çalışıyor arkada. Neyse abi topladı, ağır adımlarla gitti soyunma odasına. Ama benim psikoloji kötü tabi, tişörtsüz görsün istemezken kimseler beni, adamın rahatlığıyla dumur bir haldeyim. Sabah oldu, Ayşen'le kahvaltıya indik. Adam geldi tam önüme oturdu. Tabi benim beyin flashback'lerle zorlamaya başladı beni. Midem kalktı, yediğimden de bir şey anlamadım. Ayşen diyor ki "o kadar da kilolu değilmiş adam". Ben de dedim ki "karşılaştırabileceğim tek örnek benimki olduğu için büyük geldi adamınki bana sanırım."

26 Mart 2009 Perşembe

Bugün

25 yıl önce bugün, bu saatlerde oyuncaklarımla oynuyordum.
15 yıl önce bugün, bu saatlerde televizyonda çizgi film izliyordum.
10 yıl önce bugün, bu saatlerde odamda en sevdiğim müzik grubunun son albümünü dinliyordum.
7 yıl önce bugün, bu saatlerde ilacımı alıp uykumun gelmesini bekliyordum.
6 yıl önce bugün, bu saatlerde müzik grubumla stüdyoda çalışıyordum.
5 yıl önce bugün, bu saatlerde evde ailemle yemek yiyordum.
3 yıl önce bugün, bu saatlerde arkadaşlarım için yıllık yazıları yazıyordum.
2 yıl önce bugün, bu saatlerde üzerimdeki hastane kokusundan arınmaya çalışıyordum.
Geçen sene bugün, bu saatlerde bugün neler hissediyor olabileceğim hakkında kafa yoruyordum.
Ve bugün, Fatsa Şubesi'nin Müfettiş Odası'nda tek başıma bilgisayar başında oturuyor, sevdiklerimi, geçmişimi özlüyorum.

19 Mart 2009 Perşembe

Müzisyen Müfettişler

"Çağrı, gitarını mutlaka getirsin" demiş arkadaşlara, Başkan Yardımcısı. Abant'taki kurul toplantısına giderken gitarımı da alıyorum yanıma bu yüzden. Otele yerleşip, sıcak bir şeyler içmek için "Kış Bahçesi" adını verdikleri salona giriyoruz. Başkan Bey, etrafında Başkan Yardımcıları... Bana sesleniyorlar ve gitarımı getirmemi istiyorlar.

Odama çıkıp gitarımı alıyorum. Teftiş Kurulu'nun yöneticileri arasına karışıp bir zamanlar, kimsenin duymayacağını, duysa da pek fazla önemsemeyeceğini düşündüğüm şarkılarımdan bir tanesini çalıyorum onlara. Bunlara ek olarak da hep yaptığım gibi, bir adet Feridun Düzağaç şarkısı...

Tarzımı beğenmiş olacaklar ki, iki akşam sonra, Genel Müdürümüzün de katıldığı akşam yemeğinde de çaldırıyorlar bana. Aslında pek çok yerde s
ahneye çıkmışlığım var. Odtü'de, Polis Akademisi'nde, Bursa'da ve hatta Selanik'te. Ama o sahne bambaşka... İlk kez beni hep takım elbiseyle görmeye alışmış bir kitleye, sivil kimliğimi göstereceğim...

Her şey yolunda gidiyor, bir adet
Küskünüm, bir adet Feridun Düzağaç şarkısı... Kendi performansımdan memnunum. Yandaki resim de o akşamdan kalan hoş bir anı...

Sahneden indikten sonra Genel Müdürümüzün oturduğu masaya yöneliyorum. Elimi sıkıyor. Başkan Bey'in de elini sıkarken "Çağrı Bey için bir alkış daha rica edebilir miyim?" diyor sahneyi devralan sanatçı. Herkes bize bakarken hey
ecanla elimi Başkan Bey'in omzuna koyuyorum. Neyse ki o anın heyecanıyla durumu o da fark etmiyor.

Kendimce yine günün kahramanıyım. Biliyorum ki artık refakatine verildiğim bütün üstadlarım "sen Abant'ta gitar çalmıştın, değil mi
?" diyecekler. Gecenin sarhoşluğuyla otururken yanıma Mesut Üstad geliyor. Medeni cesaretimden dolayı tebrik ediyor. Kendisinin de bağlama çaldığını öğreniyorum. Daha önce arkadaşlarının, benzer toplantılarda çalması için kendisini cesaretlendirmeye çalıştıklarından, her seferinde niyetlendiğinden, hatta bir keresinde toplantıya bağlamasını bile getirdiğinden, ama hep son anda vazgeçtiğinden bahsediyor. "Beraber çalarız üstadım" diyorum. İçimden sahnede yanında biri olursa daha iyi hisseder diye geçiriyorum.

Ankara'ya döndükten bir ay kadar sonra telefon ediyor. Derneğin balosunun yapılacağından, orada çalabileceğimizden bahsediyor. O sıralar ben de eğitimdeyim. Fazlasıyla zamanım var. Birkaç akşam sonra beni eğitim binasından alıyor. Evine gidiyoruz. Gitar-bağlama bir şeyler çalıyoruz. Uyumumuz gayet güzel, yapabileceğimize inanıyoruz.

Bir sonraki çalışma için birkaç şarkı belirleyip ayrılıyoruz. O
çalışmada eşiyle de tanışıyorum. Küçücük çok sevimli bir de kız çocuğu var. Gözleri boncuk boncuk, simsiyah. Yanakları toparlak... Bana kendi deyimiyle "Hele bi' gel" şarkısını söylüyor. Üstadla çalışmalarımızı da dikkatle izliyor. Biliyorum ki şarkılarımızı ezberine alıyor. (Nazar boncuğu "maşallah" anlamında konulmuştur. Kırmızı BMW adlı yazımın üstüne söz konusu BMW'nin kaza yapması sonucu tarafımca yaşanan vicdan azabının bir eseridir.)

Aslında üstadın evine girmek çok ağır gelen bir duygu. Kravatımı gevşetemiyorum, üstad her seferinde "ceketini çıkart, rahat ol" dese de, o demeden çıkartmak istemiyorum. Eşi, üstad işten, ben eğitimden g
eldiğim için sürekli pasta-börek yapıyor. Bize yiyecek bir şeyler ikram ediyor. Biz de zaman zaman sohbet edip, zaman zaman da çalışarak geçiriyoruz zamanımızı. Bazen Üstadın kızı geliyor "Sen yine gel bize, tamam mı?" diyor, bazen üzülerek "sen şimdi gidecek misin?" diye soruyor ve gülümsetiyor bizi.

Balo yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Bir tanesi hariç, bütün şarkı-türküleri üstad söylüyor. O bir tanesi ise benim sesimde can bulacak olan "Çarşamba'yı sel aldı."
Üstad heyecanlanıyor, bir yandan "Evde çaldığımız gibi çalarız, yaparız" diyor, bir yandan da heyecanını her seferinde belli ediyor.

Büyük gün gelip çatıyor. Baloya ablamla gidiyoruz. Üstada yakın bir masaya oturuyoruz. Sahneye çıkacağımız saat yaklaştıkça üstadın heyecanı da artıyor. Masanın altında bacaklarını hızlı hızlı salladığını fark ediyorum.

Enstrümanlarımızın akordlarını kontrol etmeye gittiğimizde "Hadi yapalım şu işi Çağrı" diyor. O an o tatlı heyecanını iyice hissediyorum. Ben biraz daha tecrübeli olduğumdan rahat gözüküyorum. Ama benim içimde de o heyecandan fazlasıyla var.

Sahneye çıkıyoruz. Üstad heyecandan konuşamıyor. Açılış konuşmasını yapmak da bana düşüyor. Ses sisteminden kaynaklı sıkıntılar yaşıyoruz ama ben oldukça rahat gözükmeye, o rahat görüntümle üstadı da rahatlatmaya çalışıyorum.

Zaman
su gibi akıp geçiyor. Şarkılarımızın hepsini çalıyoruz. Büyük bir heyecanla bitiriyoruz programımızı. Bizi dinlemek için geç saate kadar kalmış olan Başkan Yardımcıları bizi sahneden inince tebrik edip elimizi sıkıyorlar. Çok mutlu ve gururlu hissediyorum.

Üstadın eşi ve İrem Üstad'la resim çektiriyoruz. İki Müfettişin, aynı sahneyi keyifle paylaştıkları, bir sene kadar öncesinde kalmış, o güzel geceden, geriye hissettiğimiz bütün duyguların yüzümüzden anlaşılabildiği bu güzel resim kalıyor.