28 Haziran 2009 Pazar

Pavluchenko

Igor Pavluchenko, polisler apartman kapısının önünde belirdiklerinde dairelerden birine hırsız girmiş olabileceğini düşündü. Saatlerdir elinde tutuyor olduğu bıçağı mutfak tezgahına bırakmak üzere pencerenin önünden ayrıldığında apartmana az önce giren polislerin kapısını çaldığını duydu. Anlaşılan bir hırsızlık olayı değildi bu. Karısının parçalanmış vücudundan sızan kanlarla boyanmış halının üzerine çekinmeden basarak kapıyı gitti. Bıçak hala avuçlarındaydı.

Kapıyı açtığında polislerden genç olanının gözlerinin faltaşı gibi açıldığını, diğerinin çabuk bir hareketle bıçağı elinden düşürmek için üzerine hamle yaptığını gördü. Olanlara bir anlam veremiyordu, "lütfen..." diyebildi sadece. Birkaç saniye içinde yere düşmüş, çenesini zemine çarpmıştı. Elinden düşen bıçağını bir poşete koymaya çalışan genç polis, suratına bir tükürük savurdu. Igor ne olduğunu anlayamaya çalışıyordu ki, polis kendisini saçlarından tutarak ayağa kaldırdı. "Nasıl yaptın bunu o... çocuğu? Söyle nasıl yaptın?" derken yüzünü, Irina Pavluchenko'ya doğru çevirmişti.

Irina'yla mahkemedeki işine girdikten sonra tanışmıştı. Irina'nın ev sahibiyle yaşadığı bir anlaşmazlık tanışmalarına vesile olmuştu. Duruşma boyunca, bu uzun boylu, buğday tenli kızı izlemiş olan Igor, onunla bir şekilde tanışmayı başarmıştı. Birkaç buluşmanın ardından da, onu kendisine aşık etmiş ve 10 yıldır sürdüregetirdikleri ilişkileri böylece başlamıştı.

Irina, Igor'un ilk aşkıydı. Belki onu bu kadar tutkuyla sevmesi, üzerine bu kadar titremesi bu yüzdendi. Canı sıkıldığında yanında olmaya çalışıyor, mutlu olduğunda onunla paylaşmadan edemiyordu. Hayatıyla ilgili ne varsa ona anlatıyor, dakikalarca, belki de saatlerce konuşuyordu.

Oysa Irina, Igor gibi değildi. Konuşmayı sevmiyordu. Bu yönü onu, hep bir parça gizemli kılıyordu. Tıpkı şu an yerde yatmakta olan, üzerindeki geceliği delik deşik olmuş, siyah saçları alnından sızan kanlarla topak topak olmuş kadın gibi bir şeyler saklıyordu. Onu bu kadar çekici yapan, bu bilinmezliğiydi.

Igor her şeyi hatırlıyordu. Eve geldikten sonra mutfağa girmiş, çıkardığı seslere uyanan karısıyla salonda karşılaşmış, ona bildiklerini, yeni farkına varmış olduklarını anlatmış, özür dilemiş ve bıçağı kadının narin vücuduna defalarca batırmıştı. Irina çığlıklar içinde can vermiş, Igor da kendisine başı ağrıdığı zamanlarda yaptığı gibi bir fincan kahve hazırlamıştı. Bir süre pencereden sokağı izlemiş, biraz uyuklamış, uyandığında da televizyonu açmıştı. Televizyonun saçtığı ışıkla aydınlanan odada, karısına bakmış, ona "böyle olmasını istemezdim ben de" gibisinden birkaç cümle kurmuştu.

Aslında her şey karısından şüphe duyması gerektiğini hissettiği an başlamıştı. Öncesinde mutlu bir evliliği olan, dışardan bakanların imrendiği bir adamdı. Gülümsüyor, etrafındakilere enerji veriyordu. Karısıyla katıldığı davetlerde bir beyefendi oluyor, sanki dünyanın en büyük piyangosunu kazanmış bir insan edasıyla geziniyordu. Sonra bir gün karısına sürekli mektuplar gönderen Marina adlı arkadaşının bir erkek olabileceğinden şüphelenmiş ve mektupların gönderildiği adrese kısa süreli ziyaretler yapmıştı. Karısının bu adreste yaşayan bir adamla ilişkisinin olduğunu öğrenmesi uzun sürmedi.

Irina ve ölüm bağdaştırılamayacak cinsten şeyler gibi gelmişti ona önceleri. Irina canlıydı. 10 yıldır her sevişmelerinde ona hayat dolu birisi olduğunu gösteriyordu. Ama yanıldığı bir nokta vardı. Irina zaman zaman ölüme benziyordu. Yaşadığı hayattan, dolaştığı sokaklardan kopuyor, yüzüne ölümün soğukluğu, ruhuna ölümün bilinmezliği çöküyordu. O gün kim olduğunu hiç bilmediği ve önemsemediği o adamın evinden çıkan kadına en çok yakışacak şeydi ölüm.

Irina bir kişi tarafından öldürülecekse, bu kişi hiç şüphesiz kendisi olmalıydı. Bu duygusal verilmiş bir karar, içinde büyümesine karşı koyamadığı bir tutku değildi, bir görevdi sadece. Bu işi pekala bir uzmana bırakabilirdi ama Irina bu dünyada son bir yüze bakacaksa, o yüz kocasının yüzü olmalıydı.

Ona "neden?" diye sormak geçmişti aklından. Ama sonrasında vazgeçmişti. Bir soruyla, yıllardır pek de konuşmayan karısı kendisini savunmak üzere saatlerce bitmeyecek bir konuşmaya başlayabilirdi. Hem konuşma sırasında kendisini suçlayacağından emindi, ki bu durumda Igor da kendisini savunmak üzere birkaç cümle sarf edecek ve tartışma uzayıp gidecekti. En güzeli, bu görevi ona pek de hissettirmeden yerine getirmekti.

Polislere olayın nasıl geliştiğini anlatırken, kusursuz cinayetini onlara tek nokta atlamadan aktarırken, ve hatta apartmandan çıkartılıp karakola götürülürken şaşkınlığı geçmemişti. 10 yıllık karısını öldürmek, haklı sebeplere dayandırdığında pekala en doğal hakkı olmalıydı. Anlam veremeyen bakışlarını evine çevirdi. İnce bir rüzgar saçlarını okşarken karısının yüzündeki ölgün bakışın sonsuza dek kaybolduğunu düşünüp gülümsedi.
28.06.2009
Ankara

4 Haziran 2009 Perşembe

Eski

Sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı da ısıtabilmek için ailece aynı odada bulunmamızı gerektiren sobalı evimizde geçirdiğimiz yıllardan bir gündü. TRT, Adile Naşit’in cenaze töreninden birkaç kare göstermişti. O dönemde ölümü tam anlamıyla kavrayamayacak küçüktüm. Dolayısıyla üzülmüş olmam, aslında herkesi taklit etmemdendi. Oysa o gün, bütün üzüntümü unutturacak bir sonla bitecekti. Babam eve kucağında bir kutuyla gelecek ve “Bakın, size ne aldım!” diyecekti.

Ağabeyimle babam, adının video olduğunu öğrendiğim o küçük kutuyu akşam boyu kurcalamışlar, durup durup “ince ayar”, “reset” gibi kelimeler kullanmışlardı. Tamamı ile yabancısı olduğum bu kavramların, hayatımın bir dönemi boyunca en çok kullanacaklarım olacağını nereden bilebilirdim ki! Onları büyük bir merak ve sabırla öylece izlemiş, ertesi sabah ağabeyimle bir “videocu”nun yolunu tutmuştuk.

Ne çok film vardı bilmediğim! Neredeyse mahallemizin bakkal dükkânı kadar büyüktü içerisi. İlk kez gidiyor olmanın çekingenliğini hissetmeden, filmdeki birkaç kareyi ancak barındırabilen ambalajları tek tek incelemiş, hangisini seçeceğimi bilememiştim. Kasetlerin çok pahalı olduğunu düşünüp, belki de var olan tek hakkımı kullanıyor olduğuma inanıyorken “Merak etme” demişti ağabeyim. “Bunu iade edince, başka film de alırız.”

Hâlâ hatırladığımda yüzüme bir parça buruk tebessüm düşürebilmeyi başarabilen kişilerle de bu sayede tanıştım. Çok komik bir adam vardı, gülünce üst damağı, otuz iki dişi görünüyordu. Biraz saftı, biraz sakardı. “İnek Şaban” diyorlardı ona. Arada bir küfür ediyordu etmesine ama ne annem, ne de babam kızıyorlardı Şaban’a. Şakacı, şapşal bir hâli ama pırlanta gibi parıldayan, onu ekran karşısında izlerken içimizi ısıtan bir kalbi vardı.

Sonra ne iyi insanlardı şu Zeki ve Metin! Her filminde en az iki insana yardım etmezlerse gece rahat uyuyamıyorlardı. Gün geliyor peşinden bütün İstanbul’u gezdikleri bilete vuran büyük ikramiyeyi gözlerini kırpmadan kötü adamlara verip mahalleliyi kurtarıyorlar, gün geliyor çok sevdikleri ustaları kasabayı terk etmesin diye ona suda yüzen bir ev yapıyorlardı. Sonra bazen birbirlerine küsüyor, bazen kırılıyorlardı. Ama filmin sonunda olan bitene sünger çekip birbirlerine öyle sıkı sarılıyorlardı ki, ablam ağladığı belli olmasın diye banyoya koşuyordu.

Büyümüş, okullu olmuş, bütün kısıtlamalara rağmen filmlerimden kopamamıştım. Her birini defalarca kez izlemiş olmama rağmen filmleri videocudan kiralıyor, yahut da yayınlanacakları günleri öğrenip televizyonun başına geçiyordum. O dönemler evimizde tek televizyon olduğundan evdekiler de mecburen ailenin bu en küçük ferdinin seçimlerine ayak uyduruyor ve o filmleri izliyorlardı.

Pek çok çocuk gibi ben de Adile Naşit ile Münir Özkul’u evli sanırdım. Bazen turşu suyu yüzünden kavga edip ayrılıyorlar, bazen de her birinin üçer dörder çocuğu olmasına rağmen bir araya geliyorlardı. Ama sonunda mutlaka gülüyorlar, mutlaka gülümsetiyorlardı. O filmleri izlerken daha da iyi anlıyordum insanların Adile Naşit’in vefaatına neden bu kadar çok üzüldüklerini. Ağlarken bile gözlerinden ışık saçan bir melekti o!

Çocukluktan çıktığımda fark ettim ki, dünyanın en duygusal insanı Filiz Akın’mış, pek çok erkek ona tatlı sözler söylemek, kalbini çalmak için sıraya girerlermiş. Sahiden siyah beyaz filmlerde, yüzünün tatlı pembeliği gizlenmişken bile ne kadar güzeldi! Bu uğurda her birimiz birer Ediz Hun, Ekrem Bora olup, bir kadını tam da onların sevdiği kadar sevmeli, o kadına en az onların konuştuğu gibi tatlı tatlı konuşmalıydık. Aşkımız o kadar büyük olmalıydı ki, dünya üzerinde onu satın alabilecek hiçbir para, bizi sevgimizden vazgeçirebilecek hiçbir güç olmamalıydı.

Bu film nerede koptu bilmiyorum. Çekirdek bir ailenin, beş ferdini aynı paydada buluşturan, küçüğünden büyüğüne herkese hitap etmeyi başabilen yapımların sona ermesiyle evimize ikinci televizyon da girmiş oldu. Önce genç-yaşlı kutuplaştık, şimdi ise her odada bir televizyonumuz mevcut. Oysa şimdi, tam da o günün üzerinden yıllar geçmişken, bir şansımın daha olmasını ve babamın yine eve gelip bizi bir arada tutabilecek, içinde yerlerini –belki de– hiçbir zaman dolduramayacağımız o gülen yüzleri barındıran filmleri izleyebileceğimiz, bize o duyguları tekrar yaşatabilecek bir şeyler getirmesini çok istiyorum.

Uçan Balonlarım

Hayatımın hatırlayabildiğim ilk uçan balonunu üç buçuk yaşımdayken almışlardı ve elimden kaçıp gitmesi birkaç saniye sürmüştü sadece. Gökyüzüne doğru yükselmiş ve belirli bir noktadan sonra da gözden kaybolmuştu. O zamana kadar bana yaşatılan en büyük heyecandı bu. Düşeceğimden korktukları için koşmama, terleyip hasta olacağımdan korktukları için top oynamama, -hâlâ nasıl gerçekleştiğini bilmediğim bir şekilde- başıma güneş geçeceğinden korktukları için dışarıda uzun süre oynamama izin vermeyen ailem, balonum yükselirken ona doğru bakmama hiç ses çıkarmamışlardı. Onu doya doya izlemiştim.

Bir sonraki balonuma biraz daha iyi sahip çıktım. Bu sefer –yanılmıyorsam- bir on dakika kadar tuttum elimde. Ama onunla oynamak, onu gökyüzüne yükselirken izlemekle tamamlanmayınca anlamsız gelmiş ve onu yine bırakmıştım gökyüzüme. Her seferinde, çocukluğumun mavi renkte, tepesi neden olduğunu anlamadığım bir şekilde kötü kokan bordo renkli bir boyayla kaplı balonumun salına salına bulutlara yükselmesini keyifle izledim.

Hiç yaşamadığım özgürlüğümü yaşatıyorlardı bana balonlarım. Gökyüzüne çıkarken havayla dans ediyor, bulutlara ulaştıklarında onlara sarılıyor, akşam ay dedeyle konuşuyor ve patlamamak için yıldızların sivri köşelerinden kaçıyorlardı. Ben de her gece yatmadan önce, tıpkı balonlarım gibi gökyüzüne yükseldiğimi düşlüyor, pamuk pamuk bulutlara, beni beşiğinde sallar gibi kucağında uyutan ay dedeye dokunuyor ve bir parça daha özgür kalıyordum.

Sonra bir gün, kim olduğunu bile hatırlamadığım birisi, bana balonların belirli bir mesafeden sonra patladığını söyledi. İnanmamıştım. Balonlarımın hepsinin yukarıda bir yerde yanyana dizilip beni beklediğini biliyordum çünkü. Sonra bir kişiden daha duydum aynı şeyi. Annem de babam da doğruladılar bunu. Balonlar, gerçekten patlıyordu. Yine de inanmadım. Madem patlıyorlardı, neden onları elimden kaçırdığım yere düşmüyordu parçaları…

Artık büyüdüm. Balonların, içlerine doldurulan ve havadan daha hafif olan bir gaz yüzünden uçtuklarını ve belli yüksekliğe ulaştıktan sonra da artan basınca dayanamayarak patladıklarını biliyorum. Ama yine de, balonlarımı gökyüzüne bıraktığım yerlerde dolaşırken parçalarını göremeyince gülümsüyorum. Ve biliyorum ki, hâlâ bir parça özgür, bir parça çocuk içim.
27.09.2006

27 Mayıs 2009 Çarşamba

183

efendim üst katınızdan sesler gelir, önce basit bir kavga gibi görünür, daha sonra sesler artar...

bir süre sonra bir kadının ağlama çığlıklarını, feryatlarını ve bir erkeğin azarlamalarını duyarsınız. yaklaşık 15 dakika karışmamakta fayda var dersiniz ama daha sonra kadının ağzından "yarım saattir beni dövüyorsun" feryadını duyarsınız ve daha fazla dayanamaz üst katın ev sahibini ararsınız.

ev sahibi tüm apartmanın mülk sahibidir aslında, o yüzden sizi de tanır. durumu anlatırsınız "kimse müdahale etmiyor, üstelik kadın yaklaşık yarım saattir dayak yiyor" dersiniz. ev sahibi ise "nott ben bir şey yapamam, onların özel daireleri sonuçta" der. "kapıcıya haber verseniz bir çıksa en azından, bakın durum ciddi olmasa sizi aramazdım ama yarım saattir yukarıda bir kadın şiddet görüyor" dersiniz, "benim problemim değil" der. "iyi günler" der ve telefonu kapatırsınız.

psikolojiniz duyduğunuz kadın feryatları yüzünden alt üst olmuştur. orada onun yerinde kendinizin olabileceği düşüncesini sürekli sizi kapıya doğru iter ama hiçbir şey yapamazsınız. çünkü siz de bir kadınsınızdır, üstelik kimsenin "aman teyze sen dur çekil kenara" diyebileceği yaşlarda bir kadın değil. aksine "sana ne be!" cevabı alacağınız bu kadar netken yukarı çıkıp bu şiddet uygulayan yaratığın kapısına dayanamazsınız.

işin daha da kötüsü bu apartman da o kadar çok daire vardır ki... sizden yaşça büyük olan ve sözleri daha çok dikkate alınabilecek konumda olan o kadar insan vardır ki... hiçbiri ses çıkarmaz. tüm apartman bu seslerle yankılanır ama hiçbiri ses çıkartmaz.

sesler kesildiğinde neden polisi aramadım diye kendi kendinizi yersiniz. o an aklınıza gelmemiştir evet. ama gelse bile çok iyi bilirsiniz ki korkudan arayamazdınız. ailenizden uzakta başka bir şehirde, üstelik şehrin oldukça dışında bir apartmanda yalnız yaşayan bir kadınken daha sonrasını düşünerek korkardınız. ve hayatınızdaki en kanınıza dokunan korkmalardan biri olurdu bu.

"Türkiye'de kadın olmak" sözcükleri aklınızdan geçer elleriniz duyduğunuz feryatların etkisiyle titrerken ve bu denli bir duyarsızlık tüylerinizi ürpertirken.

(bkz: 183 alo şiddet hattı)

Not: İşbu yazı itusozluk yazarı nott tarafından kaleme alınmış olup şu adreste sergilenmektedir.

26 Mayıs 2009 Salı

Muaz

Geçen gün apartmanımızın asansöründe bir zenciyle karşılaştım. 20 yaşında, Nijeryalı, Muaz adında bir delikanlı. TÖMER'de dil öğreniyormuş, alt komşumuzmuş. Hacettepe'de Tıp okuyacakmış. "Biz de üst katta oturuyoruz, bir şey lazım olursa çal kapımızı" dedim. "Hem bizim buralarda Nijeryalıları çok severler. Uche, Okocha, Amokachi" diye de ekledim. Sonra da eve dönünce anneme anlattım. Meğerse çocuğu tanıyormuş, hatta bütün site tanımış. Olay şöyle gerçekleşmiş.

Muaz kardeşimiz banyo yapmak için içeri girmiş, ama banyoda kilitli kalmış. Evde de kimse olmadığından bir iki saat beklemiş, sonra da banyonunun dışarıya bakan küçücük penceresinden avazı çıktığı kadar bağırmış. Annemler ve karşı komşumuz evde olmadığından sesini karşı bloklara kadar ulaştırmak zorundaymış ve bunu başarmış. Pencereye çıkan teyzeler, Muaz'ı görmüşler ve polisi arayıp "Bir Arap bağırıyor karşı binada" diye ihbarda bulunmuşlar. Polis gelmiş. Türk polisimiz Muaz'ın zenci olabileceği ihtimalinden çok, banyoda zehirlenmekte olan, şohbenden çıkan dumanın etkisiyle yüzü siyaha dönmüş birisi olduğunu düşünmüş. Kapıları kırarak içeri girmişler. Muaz'ı görünce ne hissettiler bilemeyeceğim ama komşuların alkışları arasında Nijeryalı kardeşimize özgürlüğünü iade etmişler.

Garibim de Nijeryalardan gelip, bütün sitede meşhur olmuş...

15 Mayıs 2009 Cuma

Dirayet

•7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. yalnız ve içine kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.
•8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. zamanını tarlalarda kargaları kovalayarak geçirdi.
•10 yaşında, -yüzü kanlar içinde kalacak şekilde- okulun yeni hocasından dayak yedi. ailesi onu okuldan aldı. korku ve sinirden 3 gün evinden çıkamadı.
•17 yaşında yaşında, hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
•24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi. 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
•25 yaşında sürgüne gönderildi.
•27 yaşında, kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
•30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşman eline geçti.
•30 yaşında, amiri onu kendisinden uzaklaştırmak için, başka göreve atanmasını sağladı. yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. aylarca boş kaldı.
•37 yaşında böbrek hastalığından viyana’da 2 ay yalnız ve hasta yattı.
•37 yaşında, komutan olarak yeni atandığı ordu dağıtıldı.
•38 yaşında, savunma bakanı tarafından görevinden alındı.
•38 yaşında, bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu. ve başkasından bir redingot ödünç aldı.ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
•38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkartıldı.
•38 yaşında, en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
•39 yaşında idam cezasına çarptırıldı.
•42 yaşında T.C. Cumhurbaşkanı oldu.
İtü sözlük yazarı Punkmanifestosu tarafından kaleme alınmıştır.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Anneler Günü

1991 senesinin yazı… Ailece tatile çıkma hazırlıkları içerisindeyiz. 9 yaşında bir çocuk için hazırlık diye bir şey yok gerçi. Senin için bavulunu hazırlayan birileri var. Sen sadece apartmandaki çocuklarla tatile gitmeden önce daha kaç maç yapabilirim onu hesaplamaya, tatile gittiğinde orada nasıl arkadaşlıklar kuracağına kafa yoruyorsun, o kadar.

Gitmemize birkaç gün kalmış, belki iki belki üç. Arka bahçede top oynuyorum. Bir ambulansın sesi yırtıyor duyduğumuz bütün gürültüleri. Babam iniyor aşağıya, abim ve birkaç komşu… “Sen oyna” diyorlar bana. Ne olduğuna anlam veremiyorum. “Ablan evde, sen çıkarsın eve” diyor abim. Kafamda soru işaretiyle oyuna dönüyorum. Sonra bir komşumuzun “anneni hastaneye götürdüler, sen hala oyun oynuyorsun” dediğini duyuyorum. Kalbimde, yıllarca dönem dönem kendisini hissettirecek olan o kuş kanat çırpmaya, nefesimi kesmeye, göğsümü sıkıştırmaya başlıyor. Yaşım henüz 9…

Ziyaretçiler geliyor eve, bir sürü akraba. Konuşulan şeyler bir çocuk için yeterince karanlık. Anjiyo, röntgen, tomografi ve tınısı bir o kadar korkunç bir sürü şey… Birkaç oyuncak çıkartıyorum, iskambil kağıtlarından fal bakıyorum. Falı bitirirsem “annem dönecek” sanıp seviniyorum, bitmezse kartları yeniden karıyorum.

Birkaç haftadır hastaneye gidip geldiklerini hatırlıyorum. Önemli bir şeyi olmadığını düşünmüşler hep. Beynindeki damarlardan birisi çatlamış ve aslında olan bitenin önemli bir şey olduğunu öğrenmişler.

Telefonla konuşulanlara hep kulak misafiri oluyordum. Benim duymamı istemediklerinden, onları dinlediğimi fark ettiklerinde “sen burada mısın? Hadi odana git sen” diyorlardı. Ben de oyun oynuyor, televizyon izliyor gözüküp dinlediğimi hissettirmiyordum. Duyduğum kadarıyla konuşamıyor, yürüyemiyor, sol kolunu oynatamıyordu.

Onu görmek istiyor, bazı geceler bunun için ağlıyordum. Hastaneye çocukları almadıklarından, daha önce hastaneye giden çocuklardan birinin hastalık kaptığından bahsedip vazgeçiriyorlardı beni. Bir yakınımız “ben annemi 9 aydır görmedim, ne yapalım şimdi?” demişti bir keresinde. “Nerede ki senin annen” demiştim. “Sivas’ta” demişti o da. “Otobüsle gidip görebilirsin” demiştim ben de. “Ama ben göremiyorum ki…”

Doktorlar ölümü evde gerçekleşmesin diye yatırmışlar hastaneye. Çocuklarının gözü önünde ölmesin diye… Annem ölmedi. Eve belki ancak 8 ay sonra dönebildi ve döndüğünde asansörü olmayan apartmanda 3. kata çıkabilmesi saatlerini aldı. Öğretmendi ama uzun süre kalem tutamadı, bana derslerimde de bir daha hiç yardım edemedi. Beraber gezmeye çıktığımızda benim kadar hızlı yürüyemedi ve gezmenin en keyifli yerinde hep çabucak yoruldu. Ama ölmedi… Bizimle kaldı.

İlk anneler gününde hep beraberdik. Hastaneden döndükten birkaç hafta sonraydı yanılmıyorsam. Yüzlerimizde sonsuz tebessümler, kalplerimizde ailece yaşadığımız dramın burukluğu vardı. Yaşam çok acımasızdı, her an ummadığınız bir şey sizi alt üst edebiliyordu. O günden sonra hep o korkuyla yaşayacaktık.

Hastalığının ardından, 42 yaşında emekli oldu. Bir daha iş hayatına dönemeyecekti. Bunu da hemen kabul etmek istemedi. Eve geldikten bir-iki sene sonra bir dershaneye öğretmen olabilmek için başvurdu. Görüşmeye gitmesine yardımcı oldum. Merdivenleri, bu kez eve geldiğinden daha hızlı, ama yine de zorlanarak çıktı. Eline tutuşturulan formu felçli sol eliyle yarım saatte doldurabildi. En son hangi kitabı okuduğunu bile hatırlayamadı. Ona yardım etmemi de istemedi. “Sizi ararız” dediler; ancak bir daha bizi hiç kimse aramadı.

O günden sonra zamanının çoğunu evde geçirmeye başladı. Bacağını rahat hareket ettiremediği için toplu taşım araçlarının hiçbirisine yardımsız binemiyor, dışarı çıkmak için mutlaka birinin yardımına ihtiyaç duyuyordu. Bir keresinde ayağı takılmış ve yere düşüp kaşını yarmış, bir keresinde de kolunu kırmıştı. Kaşını yardığında yanında ben de vardım, ilkokulumdan karnemi almış eve dönüyorduk. Bütün derslerim 5’ti, bana bu yüzden dondurma almıştı. Dondurma yemekle meşgul olduğum için ellerinden tutamamış, koluna girememiştim. O karnem, halen kanlar içinde durur kütüphanemde bir yerlerde.

Dün beni dünyaya getirdikten sonra kutladığımız 27. Anneler Günü’ydü. Hatırladığım kadarıyla ayrı geçirdiğimiz ilk anneler günü… Kaybetme korkusuyla, kişiliğime yerleşmiş o tedirginlikle geçirdiğim, kalbimdeki kuşun kanat çırpmaktan vazgeçmediği, kırılganlıkla geçen yıllardan sonra yine bir anneler günü… Hüzünle, buruk bir mutlulukla geçen anneler günü…