14 Temmuz 2009 Salı

Kırmızı Sweat-Shirt

Kırmızı bir sweatshirt'ü vardı. Bir dönem giymişti. Sonrasında bir gün, ben giymiştim ve o günden sonra da o sweatshirt bana kalmıştı.

Aslında çok pahalı, marka bir şey değildi. Ama üzerimde duruşu çok hoşuma gidiyordu. Ergenlik çağındaydım, kendimi çok yakışıklı hissetmiyordum. Ama üzerimde o sweatshirt'le aynanın karşına her geçtiğimde yüzüme bir tebessüm düşüyordu. Kolları dökümlü, yakası üstten üç düğmeli, güzel bir sweatshirt...

Evdeki tartışmaların canımı çok sıktığını biliyordu. Hiçbir tartışmaya müdahil olmuyor, ortamı yumuşatmaya çalışıyor; ama her seferinde başarısız oluyordu. Ben büyük bir suskunluk içinde bağıran insanları dinledikten sonra beni alıyor, belki gezmeye, belki hamburger ısmarlamaya dışarı götürüyordu.

Beni hep yetenekli, becerikli bulmuştu. O yaşlarda bunu açık açık söylemediğinden anlayamıyordum. Ama bana karşı tavırlarından, arkadaşları arasında beni sanki dalgaya alıyormuş gibi "adam şakır şakır ingilizce konuşuyor" demelerinden hissediyordum. Utangaç bir tebessüm düşürüyordu yüzümde.

Müziğimle hiç ilgilenmezdi. Pek çok şarkımı bilmez bile. Ama bu yönümü içten içe takdir ettiğini, sağda solda böyle bir kardeşi olduğu için gururlandığını da biliyorum.

Bazen Tunalı'ya, Beğendik'e yürürdük. Canı sıkkınsa büyük bir sessizlik olurdu. Sadece yürürdük. Birbirimize fazla bakmadan, hiç konuşmadan. Bana bir şeyler ısmarlardı, bir parkta oturur ve evimize dönerdik.

Evde büyük bir tartışma olduğunda ya da aileden birine bir şey olduysa, yüzü hiç gülmezdi. Derin iç çekişlerle ve eğer evde kimse yoksa, balkonda tüttürdüğü birkaç dal sigarayla belli ederdi sıkıntısını.

O hiç ağlamazdı. Sanki ağlamak gibi bir özellik bağışlanmamıştı ona. Onu sadece bir kez, o da babamın hastalığında ağlarken görmüştüm. O zaman 25 yaşındaydı, ben de 16... Onu öyle görünce ben de ağlamaya başlamıştım.

Zaman geçti, büyüdük. Artık yılda birkaç kez bir araya gelebilen iki insanız. Yıllar içinde değişmeyen tek şey, dünyada iki insanın birbirini bu kadar karşılıksız sevebileceğine olan inancımız oldu.

16 yaşımdaki halimin, o aynanın karşısında, o kırmızı sweatshirt içinde aslında kendisini
gerçekten hayranlık duyduğu bir kişiye benzettiği için bu kadar yakışıklı bulduğunu ancak şimdi anlıyorum.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Sulak Yerde Yetişmiş Rambo

Hepimiz küçük yerlerde çalıştığımızdan aynı sorunu yaşıyor muyuz bilmiyorum. Ama benim için öğle araları büyük sıkıntı oluyor. Şube tepelik bir yere kurulduğundan ve bir adet çay bahçesi hariç pek sosyal mekanı bulunmadığından (türlü türlü kıraathaneyi saymıyorum) yemeğimi 10-15 dakika içinde yedikten sonra şubeye dönme isteği duyuyorum. Ancak personelin öğle arasını da yemek istemediğimden, ilçede bir aşağı bir yukarı yürüyorum, bu sefer de bu sıcaklarda terliyorum haliyle.

Bugün de şubeye biraz erken gelmişim, açılmamış daha. Bu arada şube belediye binasının içinde olduğundan, belediye çalışanlarına çay götüren, sonradan adının Hüseyin Bey olduğunu öğrendiğim kişi, yolumu keserek "buyrun bir çay ikram edeyim" dedi. Çay ocağı bizim şubenin tam karşısında. Ocak dediysek, alışılagelmiş küçücük tefecik bir çay ocağı değil. Maşallah bir maden ocağı gibi, efenime söyleyeyim bir Humbara Ocağı gibi kocaman bir yer... Oturdum Hüseyin Bey çay getirdi, içiyoruz. O sırada birisi bağırmaya başladı. Baktım elinde bir bıçak, o fersah fersah ocağın içinde birini kovalıyor. Adam dışarı topukladı hemen, bizim bıçaklı da o korkunç ürkünç görüntüsüyle bana doğru yaklaştı. Adamın yüzünde değme rambo filmlerine taş çıkartacak bir bakış, güneşte yanmış bir ten, kızıl saçlar... Meğerse yakınımdaki muslukta bıçağı yıkayacakmış. Kaçan adam geri geldi, adam "si..ir git, eşşş..." diye küfüre girişti. Sonra adam gene kaçtı, Domestic Rambo da bıçağını yıkayıp yerine koydu. Tabi bu arada araya girenleri, ayırmaya çalışanları saymıyorum...

Herkes mahcup oldu tabi, ben de bir kötü hissettim kendimi. Sonra bir de o kaçan adam geri geldi, karşımda bir masaya oturdu. O haline bakıp acıdım. Öyle düşünceli düşünceli duruyordu. İçerlemişti resmen eşek kadar adamı kovaladılar resmen...

5 Temmuz 2009 Pazar

Konak Mazlum/Erzincan

Perşembe günü kasa sayımında 11 TL kadar bir eksik çıkmıştı. Cuma sabahı şubeye giderken "Müfettiş bey, dünkü eksik bozuk paralardan kaynaklanmış olabilir." dedi Mehmet Bey. "Neden dün söylemediniz, tekrar sayardık." diye karşılık verdim. "Çok yorgundunuz" dedi. "Söyleyecektim de vazgeçtim." Çabucak düşündüm. "Şubeye gidince dünkü saydığımız paralardan gün içinde ihtiyaç duyacağınız kadarını size vereyim, kalanını kasaya kilitleyelim, anahtarını da ben alayım. Akşama tekrar sayalım" dedim. Makul bir fikirdi. Şubeye gidince dediğimi yaptık. Şubeye bir miktar parayı sayarak verdim ve kalanını kasaya kilitledim.

O sırada temizlik görevlisi çekmecede birbirine kule şeklinde bantlanmış, 10 adet 1 TL'lik bulduğunu söyledi. Bu eksik dünkü sayımda çekmecede unutulmuş/çekmeceye düşmüş bir para olabilirdi. O parayı da kasaya kilitleyip akşamı bekledik. Bu arada bir çuval bozuk para getirmiş olan fırıncı, kağıt 1.000 TL vererek bozuk para çuvalını alarak gitti. Kendisine getirdiği paranın 996 TL olduğunu söyledik. Zaten mahcup bir hali vardı, iyice mahcup oldu. 11 TL noksanın, 4 TL'si gitmiş, 7 TL'si kalmıştı.

Akşam olduğunda üşenmeden herkesin kasasını tek tek saydım. Sayımda sorun çıkmadı. Sonra kilitlediğimiz paraları da saydık ve o 10 TL'nin fazla bir para (önceki günkü sayımda sayılmayı unuttuğumuz) bir para olduğunu anladık. Önceki günkü kasa noksanını kapatarak, fazla olan tutarı kayıtlara aldık.

Otele dönerken huzurluydum. Eğer paraları kilitlemeseydim, o 10 TL'nin nereden gelmiş olabileceğini bilemeyecektik. En doğrusunu yapmanın verdiği keyifle odaya geldim. İnternette biraz takıldıktan, biraz tv seyrettikten sonra uyudum.

Cumartesi günü öğle vaktinde ancak uyanabildim. Aslında üstadların yanında bana bir eziyet gibi gelen haftasonu çalışmak fikrini aşarak, gün boyu bir elimde şubenin mizanı, bir elimde yeşil kalemim çalıştım. Pazartesi gününe hazır girebilmek için kendimi fazla kasmadan, rahat rahat inceledim.

Bu akşam, çok sevdiğim Erzincanlı arkadaşım Can'ın tavsiyesi üzerine Sefa Köfte'ye gitmeye karar verdim. Kolay bulurum sanıyordum ama köfteci şehrin mecburiyet caddesinin üzerinde değildi ve Can'ın tarifi üzerine Ziraat Bankası'ndan sola dönerek gitmeye çalıştığım köfteci için ümidimi kesmiştim. Tam birine sormaya hazırlanırken gördüm köfteciyi.

Önüme ince kıyılmış soğan getirdiler. Üzerinde maydonoz vardı. "Abi sumak ve pul biber var şu kaplarda, onlardan dök sen soğana, ben domates getireceğim. Ezme yapacaksın" dedi garson. Bolca baharat ekledim, ince doğranmış domatesi de ekleyince ortaya çok lezzetli bir görüntü çıktı. Acılı köfteleri yumuşacık yufkaya sarıp içine ezme de sürünce hayatımda yediğim en güzel köfteyi tatmış oldum. Köy yoğurduyla yapılmış ayran da cabası...

Güzel bir akşam yemeğinin verdiği moralle odama döndüm. Az sonra, kendimden beklemediğim bir çalışkanlıkla mizana devam edeceğim.

Sanırım Müfettişliğin ne olduğunu, bu kadar yeri tek başıma neden gezdiğimi, bu işin bana ne verebileceğini yeni yeni anlamaya başlıyorum.

3 Temmuz 2009 Cuma

Üzümlü/Erzincan

Aslında gideceğim yeri duyduğumda moralim bozulmuştu. Ankara’nın doğusuna gidecek 3-4 kişiden biriydim. Başkanlıkta, herkesin içinde, Başkan Bey Üzümlü dediğinde Erzincan’ın neresine düştüğü hakkında en ufak bir fikrim yoktu. “Merkeze çok yakındır” dedi toplantı bittiğinde yanına gittiğim Başkan Yardımcısı. “20 kilometre doğuda… Güzel bir yerdir, en güzel mevsimidir şimdi.” Morallenmiştim.

Uçağa bindiğimde Söke’ye gittiğim günleri hatırladım. Ancak çok geçmeden, uçak insanlarla doldukça, ortam İzmir uçağından farklı olduğunu hissettirdi. Çok sevdiğim ve Ankara’da eğitimde olmam dolayısıyla uzağında kaldığım mizah dergilerimi okumaya koyuldum. Üzerimde akşam yapacağım kasa sayımının gerginliği vardı ve atamıyordum.

Uçaktan indiğimde hayatımda gördüğüm en küçük havaalanında olduğumu gördüm. Gelen ve giden yolcular için küçük iki salon ve geniş bir pist, hepsi bu. Bir süre üstadı bekledim, sonra da yanaşan, o bilindik şube arabalarından birine binerek Erzincan’ın yolunu tuttuk.

Bir şeyler yiyip, Ekşisu’da dağlardan akan doğal maden suyundan tattıktan sonra Üzümlü’ye doğru yol almaya başladık. Üstad yol boyunca sayımda dikkat etmemiz gereken hususlardan bahsetti. “Bana üstadım demeyeceksin” diye talimat vermeyi de unutmadı.

Üzümlü’nün içlerine doğru girdikçe, gittiğimiz yerin küçücük bir yerleşim olduğunun farkına vardım. Her yerde bahçeler, dallardan sarkan kirazlar vişneler, evlere nazır ahırlar, sokaklarda traktörler… Sonradan Müdire Hanım’dan öğreneceğim üzere ilçenin nüfusu 6.500. Belediyenin hemen yanında da, o tanıdık, bildik, gördüğümde beni evimde hissettiren kırmızılığıyla Şubemiz.

İçeri girdiğimizde sahne heyecanını yıllar sonra yeniden yaşıyorum. Müdire Hanım’ın elini sıkıp hayatımda ilk kez “Teftişiniz hayırlı olsun” diyorum. Herkese bir heyecan geliyor.

Üstad bana “üstadım” diyor, telefonla başka bir üstad aradığında “çağrı üstadla para sayıyoruz” diyor. O şubeden ayrıldıktan sonra, şubede itibarımın yüksek olması için uğraşıyor.

Sayım öncesi herkesin önündeki çekmece şeklindeki kasaların anahtarlarını cebime alıyorum. İçinde para, imzalı boş fiş, hesap cüzdanı, vs. var mı diye sayım sonrası bakacağım. Aslında böyle küçük bir şubenin kasasının sayımı yarım saati geçmez. Ancak vakti zamanında ilçenin fırıncısı, çekinin ödenebilmesi için eksik kalan 1.000 YTL’lik tutarı hesabına bir çuval bozuk para karşılığı yatırdığı için sayımın biteceği saati kestiremiyorum. Çuvalı açalım dediğimde şube personelinin yüzünde “bu sayım nasıl bitecek?” bakışını görüyorum. Masanın üstü bozuk parayla dolup taşıyor. Herkes paraları cinslerine göre ayırıp, 10’lu şekilde üst üste diziyor. Önümde bozuk para kuleleri yükselip personelin elleri bozuk paraların kirinde siyaha döndükçe içlerinden fırıncı ve/veya benim hakkımda ne düşünüyor olduklarını merak ediyorum. “Bölgede bu paraları sayan makine vardır” gibi fikirler çıksa da mecburen diziliyor paralar.

Bozuk para dizme işlemi bitince üstad o anın fotoğrafını çekiyor. Masanın üstü tamamen bozuk paralarla dolu, masanın arkasında tebessüm eden Banka personeli. “Bunu teftiş anılarına yazacağım” diyor üstad. Serinin ikinci kitabında sanırım biz de yer alacağız.

Sayım sekize doğru bitiyor. Şubeden ayrılmamız sekizi çeyrek geçeyi buluyor. Hava kararmaya yüz tutmuş, içime yine o gurbet hissini düşürmüş. İlçede kalacak yer olmadığından, merkeze, Erzincan’a dönüyoruz. Dönüş yolunda Müdire Hanım ilçe hakkında bilgiler veriyor. İlçede o kadar az şey var ki, kahvehanesinden marketine hepsini sayısına kadar biliyor.

Kalacak bir yer arıyoruz. İlk günler hep zor geçer, nereyi görsem içime sinmiyor. Güzel bir otel buluyoruz ama orada da o akşam için yer yok; ancak ertesi gün girebileceğiz. O geceyi başka bir otelde geçirmek zorunda kalıyorum. Odama gelince elimi cebime atıyorum ve personelden topladığım banko vezne anahtarlarını cebimde görüyorum. Telaşeden çekmece kontrolünü unutmuşuz.

Akşam keyifsiz oturuyorum odamda. İnternete bakıyorum, televizyona. Aslında memnun değilim diyemem. Sonuçta fareli bir müfettiş lojmanı ya da öğretmenevinde değilim. Sıcaktan bunalıyorum, uyuyamıyorum. Gece 2 gibi dalıyorum uykuya.

Sabah ilk iş personelin çekmecelerine bakıp anahtarlarını teslim ediyorum. İhmalkarlığımı telafi ettikten sonra yerime geçiyorum.

Şubede tek kalmak güzel bir duygu; ancak herkesin bakışlarını üzerinizde hissediyorsunuz. Bir müşteri tanıştırıyor kendisini, Müdire Hanım’la da birazcık sohbet edip işe koyuluyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan öğle vakti geliyor.

Bir süreliğine üstadı aramak için dışarı çıkıyorum. İnsanlar kahvede oturmuş zaman öldürüyorlar. “Selamünaleyküm” diyerek selamlıyorum onları. Onlar da “aleykümselam” diyerek karşılık veriyorlar.

Bir personel haftasonu yapılacak olan düğüne davet ediyor beni, bir diğeri bağda kiraz yemeye. Tekliflerini kibarca reddediyorum. Önce şubeyi tanımam lazım.

Hayat garip bir yer… Kendinizi hiç ummadığınız anlarda, kendisinin kucağında bulabiliyorsunuz.

28 Haziran 2009 Pazar

Pavluchenko

Igor Pavluchenko, polisler apartman kapısının önünde belirdiklerinde dairelerden birine hırsız girmiş olabileceğini düşündü. Saatlerdir elinde tutuyor olduğu bıçağı mutfak tezgahına bırakmak üzere pencerenin önünden ayrıldığında apartmana az önce giren polislerin kapısını çaldığını duydu. Anlaşılan bir hırsızlık olayı değildi bu. Karısının parçalanmış vücudundan sızan kanlarla boyanmış halının üzerine çekinmeden basarak kapıyı gitti. Bıçak hala avuçlarındaydı.

Kapıyı açtığında polislerden genç olanının gözlerinin faltaşı gibi açıldığını, diğerinin çabuk bir hareketle bıçağı elinden düşürmek için üzerine hamle yaptığını gördü. Olanlara bir anlam veremiyordu, "lütfen..." diyebildi sadece. Birkaç saniye içinde yere düşmüş, çenesini zemine çarpmıştı. Elinden düşen bıçağını bir poşete koymaya çalışan genç polis, suratına bir tükürük savurdu. Igor ne olduğunu anlayamaya çalışıyordu ki, polis kendisini saçlarından tutarak ayağa kaldırdı. "Nasıl yaptın bunu o... çocuğu? Söyle nasıl yaptın?" derken yüzünü, Irina Pavluchenko'ya doğru çevirmişti.

Irina'yla mahkemedeki işine girdikten sonra tanışmıştı. Irina'nın ev sahibiyle yaşadığı bir anlaşmazlık tanışmalarına vesile olmuştu. Duruşma boyunca, bu uzun boylu, buğday tenli kızı izlemiş olan Igor, onunla bir şekilde tanışmayı başarmıştı. Birkaç buluşmanın ardından da, onu kendisine aşık etmiş ve 10 yıldır sürdüregetirdikleri ilişkileri böylece başlamıştı.

Irina, Igor'un ilk aşkıydı. Belki onu bu kadar tutkuyla sevmesi, üzerine bu kadar titremesi bu yüzdendi. Canı sıkıldığında yanında olmaya çalışıyor, mutlu olduğunda onunla paylaşmadan edemiyordu. Hayatıyla ilgili ne varsa ona anlatıyor, dakikalarca, belki de saatlerce konuşuyordu.

Oysa Irina, Igor gibi değildi. Konuşmayı sevmiyordu. Bu yönü onu, hep bir parça gizemli kılıyordu. Tıpkı şu an yerde yatmakta olan, üzerindeki geceliği delik deşik olmuş, siyah saçları alnından sızan kanlarla topak topak olmuş kadın gibi bir şeyler saklıyordu. Onu bu kadar çekici yapan, bu bilinmezliğiydi.

Igor her şeyi hatırlıyordu. Eve geldikten sonra mutfağa girmiş, çıkardığı seslere uyanan karısıyla salonda karşılaşmış, ona bildiklerini, yeni farkına varmış olduklarını anlatmış, özür dilemiş ve bıçağı kadının narin vücuduna defalarca batırmıştı. Irina çığlıklar içinde can vermiş, Igor da kendisine başı ağrıdığı zamanlarda yaptığı gibi bir fincan kahve hazırlamıştı. Bir süre pencereden sokağı izlemiş, biraz uyuklamış, uyandığında da televizyonu açmıştı. Televizyonun saçtığı ışıkla aydınlanan odada, karısına bakmış, ona "böyle olmasını istemezdim ben de" gibisinden birkaç cümle kurmuştu.

Aslında her şey karısından şüphe duyması gerektiğini hissettiği an başlamıştı. Öncesinde mutlu bir evliliği olan, dışardan bakanların imrendiği bir adamdı. Gülümsüyor, etrafındakilere enerji veriyordu. Karısıyla katıldığı davetlerde bir beyefendi oluyor, sanki dünyanın en büyük piyangosunu kazanmış bir insan edasıyla geziniyordu. Sonra bir gün karısına sürekli mektuplar gönderen Marina adlı arkadaşının bir erkek olabileceğinden şüphelenmiş ve mektupların gönderildiği adrese kısa süreli ziyaretler yapmıştı. Karısının bu adreste yaşayan bir adamla ilişkisinin olduğunu öğrenmesi uzun sürmedi.

Irina ve ölüm bağdaştırılamayacak cinsten şeyler gibi gelmişti ona önceleri. Irina canlıydı. 10 yıldır her sevişmelerinde ona hayat dolu birisi olduğunu gösteriyordu. Ama yanıldığı bir nokta vardı. Irina zaman zaman ölüme benziyordu. Yaşadığı hayattan, dolaştığı sokaklardan kopuyor, yüzüne ölümün soğukluğu, ruhuna ölümün bilinmezliği çöküyordu. O gün kim olduğunu hiç bilmediği ve önemsemediği o adamın evinden çıkan kadına en çok yakışacak şeydi ölüm.

Irina bir kişi tarafından öldürülecekse, bu kişi hiç şüphesiz kendisi olmalıydı. Bu duygusal verilmiş bir karar, içinde büyümesine karşı koyamadığı bir tutku değildi, bir görevdi sadece. Bu işi pekala bir uzmana bırakabilirdi ama Irina bu dünyada son bir yüze bakacaksa, o yüz kocasının yüzü olmalıydı.

Ona "neden?" diye sormak geçmişti aklından. Ama sonrasında vazgeçmişti. Bir soruyla, yıllardır pek de konuşmayan karısı kendisini savunmak üzere saatlerce bitmeyecek bir konuşmaya başlayabilirdi. Hem konuşma sırasında kendisini suçlayacağından emindi, ki bu durumda Igor da kendisini savunmak üzere birkaç cümle sarf edecek ve tartışma uzayıp gidecekti. En güzeli, bu görevi ona pek de hissettirmeden yerine getirmekti.

Polislere olayın nasıl geliştiğini anlatırken, kusursuz cinayetini onlara tek nokta atlamadan aktarırken, ve hatta apartmandan çıkartılıp karakola götürülürken şaşkınlığı geçmemişti. 10 yıllık karısını öldürmek, haklı sebeplere dayandırdığında pekala en doğal hakkı olmalıydı. Anlam veremeyen bakışlarını evine çevirdi. İnce bir rüzgar saçlarını okşarken karısının yüzündeki ölgün bakışın sonsuza dek kaybolduğunu düşünüp gülümsedi.
28.06.2009
Ankara

4 Haziran 2009 Perşembe

Eski

Sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı da ısıtabilmek için ailece aynı odada bulunmamızı gerektiren sobalı evimizde geçirdiğimiz yıllardan bir gündü. TRT, Adile Naşit’in cenaze töreninden birkaç kare göstermişti. O dönemde ölümü tam anlamıyla kavrayamayacak küçüktüm. Dolayısıyla üzülmüş olmam, aslında herkesi taklit etmemdendi. Oysa o gün, bütün üzüntümü unutturacak bir sonla bitecekti. Babam eve kucağında bir kutuyla gelecek ve “Bakın, size ne aldım!” diyecekti.

Ağabeyimle babam, adının video olduğunu öğrendiğim o küçük kutuyu akşam boyu kurcalamışlar, durup durup “ince ayar”, “reset” gibi kelimeler kullanmışlardı. Tamamı ile yabancısı olduğum bu kavramların, hayatımın bir dönemi boyunca en çok kullanacaklarım olacağını nereden bilebilirdim ki! Onları büyük bir merak ve sabırla öylece izlemiş, ertesi sabah ağabeyimle bir “videocu”nun yolunu tutmuştuk.

Ne çok film vardı bilmediğim! Neredeyse mahallemizin bakkal dükkânı kadar büyüktü içerisi. İlk kez gidiyor olmanın çekingenliğini hissetmeden, filmdeki birkaç kareyi ancak barındırabilen ambalajları tek tek incelemiş, hangisini seçeceğimi bilememiştim. Kasetlerin çok pahalı olduğunu düşünüp, belki de var olan tek hakkımı kullanıyor olduğuma inanıyorken “Merak etme” demişti ağabeyim. “Bunu iade edince, başka film de alırız.”

Hâlâ hatırladığımda yüzüme bir parça buruk tebessüm düşürebilmeyi başarabilen kişilerle de bu sayede tanıştım. Çok komik bir adam vardı, gülünce üst damağı, otuz iki dişi görünüyordu. Biraz saftı, biraz sakardı. “İnek Şaban” diyorlardı ona. Arada bir küfür ediyordu etmesine ama ne annem, ne de babam kızıyorlardı Şaban’a. Şakacı, şapşal bir hâli ama pırlanta gibi parıldayan, onu ekran karşısında izlerken içimizi ısıtan bir kalbi vardı.

Sonra ne iyi insanlardı şu Zeki ve Metin! Her filminde en az iki insana yardım etmezlerse gece rahat uyuyamıyorlardı. Gün geliyor peşinden bütün İstanbul’u gezdikleri bilete vuran büyük ikramiyeyi gözlerini kırpmadan kötü adamlara verip mahalleliyi kurtarıyorlar, gün geliyor çok sevdikleri ustaları kasabayı terk etmesin diye ona suda yüzen bir ev yapıyorlardı. Sonra bazen birbirlerine küsüyor, bazen kırılıyorlardı. Ama filmin sonunda olan bitene sünger çekip birbirlerine öyle sıkı sarılıyorlardı ki, ablam ağladığı belli olmasın diye banyoya koşuyordu.

Büyümüş, okullu olmuş, bütün kısıtlamalara rağmen filmlerimden kopamamıştım. Her birini defalarca kez izlemiş olmama rağmen filmleri videocudan kiralıyor, yahut da yayınlanacakları günleri öğrenip televizyonun başına geçiyordum. O dönemler evimizde tek televizyon olduğundan evdekiler de mecburen ailenin bu en küçük ferdinin seçimlerine ayak uyduruyor ve o filmleri izliyorlardı.

Pek çok çocuk gibi ben de Adile Naşit ile Münir Özkul’u evli sanırdım. Bazen turşu suyu yüzünden kavga edip ayrılıyorlar, bazen de her birinin üçer dörder çocuğu olmasına rağmen bir araya geliyorlardı. Ama sonunda mutlaka gülüyorlar, mutlaka gülümsetiyorlardı. O filmleri izlerken daha da iyi anlıyordum insanların Adile Naşit’in vefaatına neden bu kadar çok üzüldüklerini. Ağlarken bile gözlerinden ışık saçan bir melekti o!

Çocukluktan çıktığımda fark ettim ki, dünyanın en duygusal insanı Filiz Akın’mış, pek çok erkek ona tatlı sözler söylemek, kalbini çalmak için sıraya girerlermiş. Sahiden siyah beyaz filmlerde, yüzünün tatlı pembeliği gizlenmişken bile ne kadar güzeldi! Bu uğurda her birimiz birer Ediz Hun, Ekrem Bora olup, bir kadını tam da onların sevdiği kadar sevmeli, o kadına en az onların konuştuğu gibi tatlı tatlı konuşmalıydık. Aşkımız o kadar büyük olmalıydı ki, dünya üzerinde onu satın alabilecek hiçbir para, bizi sevgimizden vazgeçirebilecek hiçbir güç olmamalıydı.

Bu film nerede koptu bilmiyorum. Çekirdek bir ailenin, beş ferdini aynı paydada buluşturan, küçüğünden büyüğüne herkese hitap etmeyi başabilen yapımların sona ermesiyle evimize ikinci televizyon da girmiş oldu. Önce genç-yaşlı kutuplaştık, şimdi ise her odada bir televizyonumuz mevcut. Oysa şimdi, tam da o günün üzerinden yıllar geçmişken, bir şansımın daha olmasını ve babamın yine eve gelip bizi bir arada tutabilecek, içinde yerlerini –belki de– hiçbir zaman dolduramayacağımız o gülen yüzleri barındıran filmleri izleyebileceğimiz, bize o duyguları tekrar yaşatabilecek bir şeyler getirmesini çok istiyorum.

Uçan Balonlarım

Hayatımın hatırlayabildiğim ilk uçan balonunu üç buçuk yaşımdayken almışlardı ve elimden kaçıp gitmesi birkaç saniye sürmüştü sadece. Gökyüzüne doğru yükselmiş ve belirli bir noktadan sonra da gözden kaybolmuştu. O zamana kadar bana yaşatılan en büyük heyecandı bu. Düşeceğimden korktukları için koşmama, terleyip hasta olacağımdan korktukları için top oynamama, -hâlâ nasıl gerçekleştiğini bilmediğim bir şekilde- başıma güneş geçeceğinden korktukları için dışarıda uzun süre oynamama izin vermeyen ailem, balonum yükselirken ona doğru bakmama hiç ses çıkarmamışlardı. Onu doya doya izlemiştim.

Bir sonraki balonuma biraz daha iyi sahip çıktım. Bu sefer –yanılmıyorsam- bir on dakika kadar tuttum elimde. Ama onunla oynamak, onu gökyüzüne yükselirken izlemekle tamamlanmayınca anlamsız gelmiş ve onu yine bırakmıştım gökyüzüme. Her seferinde, çocukluğumun mavi renkte, tepesi neden olduğunu anlamadığım bir şekilde kötü kokan bordo renkli bir boyayla kaplı balonumun salına salına bulutlara yükselmesini keyifle izledim.

Hiç yaşamadığım özgürlüğümü yaşatıyorlardı bana balonlarım. Gökyüzüne çıkarken havayla dans ediyor, bulutlara ulaştıklarında onlara sarılıyor, akşam ay dedeyle konuşuyor ve patlamamak için yıldızların sivri köşelerinden kaçıyorlardı. Ben de her gece yatmadan önce, tıpkı balonlarım gibi gökyüzüne yükseldiğimi düşlüyor, pamuk pamuk bulutlara, beni beşiğinde sallar gibi kucağında uyutan ay dedeye dokunuyor ve bir parça daha özgür kalıyordum.

Sonra bir gün, kim olduğunu bile hatırlamadığım birisi, bana balonların belirli bir mesafeden sonra patladığını söyledi. İnanmamıştım. Balonlarımın hepsinin yukarıda bir yerde yanyana dizilip beni beklediğini biliyordum çünkü. Sonra bir kişiden daha duydum aynı şeyi. Annem de babam da doğruladılar bunu. Balonlar, gerçekten patlıyordu. Yine de inanmadım. Madem patlıyorlardı, neden onları elimden kaçırdığım yere düşmüyordu parçaları…

Artık büyüdüm. Balonların, içlerine doldurulan ve havadan daha hafif olan bir gaz yüzünden uçtuklarını ve belli yüksekliğe ulaştıktan sonra da artan basınca dayanamayarak patladıklarını biliyorum. Ama yine de, balonlarımı gökyüzüne bıraktığım yerlerde dolaşırken parçalarını göremeyince gülümsüyorum. Ve biliyorum ki, hâlâ bir parça özgür, bir parça çocuk içim.
27.09.2006