14 Şubat 2010 Pazar
Daire Başkanı
Öndeki tip: Benim babam doktor.
Öndekinin yanı: Benim babam öğretmen.
Sıra arkadaşı: Benim babam hakim.
Çağrı: Benim babam memur.
Öğretmen: Nerede çalışıyor?
Çağrı: (kem, küm)
Öğretmen: Peki, sen devam et Aycan.
Aycan: Babam polis.
Akşam
Çağrı: Baba sen nerede memursun?
Baba: Maliye ve Gümrük Bakanlığı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü'nde Daire Başkanıyım.
Çağrı: (içinden) Mali ve Gümrük... hmmm... Milli Emlak... Daire...
Ertesi gün
Öğretmen: İki elmam vardı, birini verdim, bana kaldı b...
Çağrı: Örtmenim?
Öğretmen: efendim Çağrıcığım.
Çağrı: Benim babam daire başkanıymış.
Öğretmen: Nerede daire başkanıymış?
Çağrı: (mırın, kırın)
Öğretmen: İki elmam vardı, birini verdim, bana kaldı bir elma...
Akşam
Çağrı: Baba sen hangi dairenin başkanıydın?
Baba: Maliye ve Gümrük Bakanlığı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü.
Çağrı: (içinden) Maliye Gümrük Bakanlığı... hmm...
Ertesi gün
Çağrı: Örtmenim?
Öğretmen: efendim Çağrıcığım?
Çağrı: benim babam, Müdürlükte Daire Başkanıymış.
Öğretmen: Aferin. ne güzelmiş. (saç okşar)
Çağrı: ehe, keke (gerzej gülüşü)...
12 Şubat 2010 Cuma
Metro Turizm - Sivas
Ben de hoşnut değilim aslında bavulumdan. Ama yapacak bir şey yok... Evimi sırtımda taşıyorum.
Bugün kabaca bir hesap yaptım. 17 aydır turnedeyim. Bu da yaklaşık 70 hafta eder. Bu 70 haftanın en az 60'ında haftasonu için evime dönmüşümdür ki, bu 120 otobüs yolculuğu eder. Her otobüs yolculuğunda birkaç kişiyle tanışmış olsam geniş bir çevrem olurdu sanıyorum ki...
Dandik bir otobüs demiştim değil mi? İlk düştüğümüz kasiste, yanımdaki yolcu kahvesiyle gusül abdesti aldı. Lütfedip dökülen kahve için peçete bile vermediler çocuğa. Ben yardımcı oldum, kolonyalı mendil bile verdim.
Yolculukta kek dağıtmadılar. Oysa o saçma kek için otobüse binen bile var. Bir de mola yerinde aynı kekten satılıyordu. İlginç... Alıp yiyeceksin aslında. "Siz dağıtmadınız ama bakın ben yiyorum."
Asker sevkiyatı varmış. Otobüs asker adayı genç dolu. Film olarak da "Nefes - Vatan Sağ Olsun" yayınlıyorlar. "Ben gitmiyorum arkadaş" deyip aşağı inenler olabilir.
Şoför elindeki kağıtta bir şeye bakabilmek için bütün ışıkları yaktı. Uyuyanlar uyandı. Otobüsün içinde minik çaplı bir reset...
Yolculuklardan sıkıldım.
10 Şubat 2010 Çarşamba
Gece Yolculuğunda Uyuyabilen Yolcu
9 Şubat 2010 Salı
Göç
"Elbise asacak yerimiz yok abi..." diyor muavin. Öyle tatlı abi diyor ki, araya bir iki küfür sıkıştırsa yine sinirlenmezsin. "Araba kalkmadan bir beş dakika önce gel sen, bakarız çaresine..." diye ekliyor. Sağ olsun... Ayazda bekleyip, arka tarafta bir yere koyduruyorum gömleklerimi. Artık Allah'a emanetler...
Otobüste yanıma oturan insanların muhabbetlerini sevmem. Hemen kulaklığımı takar, hüzünlüsünden bir müzik açarım. Muhabbet girişimleri örselenir, kek servisini beklerler...
O keki dışarda para verip almazsın. Adamlar dağıtıyor diye yiyorsun işte. Bir de muavinler de benim gibi sanırım, diyalogu fazla sevmiyorlar. "Sadece karışık meyve suyu mu var?" dedim, "evet" diye karşılık verdi. "Süt var mı?" dedim, tepsisine şöyle bir baktı. "su alayım" diyerek kurtardım durumu.
Coşkun Dinlenme Tesisleri... Yozgat'ta verilen molanın mekanı... Aslında bir yabancıya tercüme etsen, dinlenme tesisini "spa" gibi bir şey sanır. Dünyanın en konforsoz yerleri olduğunu ne bilsin
garibim...Bu Coşkun Dinlenme Tesisleri'nde, kasanın tepesinde yandaki resimde gördüğünüz çalışma var. Tepsiye resmedilmiş insanlar. Sanırım Coşkun Ailesi üyelerine ait. Anlamadığım şey, bakınca bu adamların petrol zengini iş adamları olduğunu sanıyorsun. Oysa bildiğin dinlenme tesisi işletiyor adamlar... Tuvalet için 1,-TL alınan bir yer...
Molaların en zor tarafı, tuvaletinizi yaptıktan, ellerinizi yıkadıktan, belki marketi şöyle bir gezdikten sonra kalan 15 dakika... Geçmek bilmiyor o 15 dakika. Dışarısı ayaz, otobüsün içi bildiğin kokuyor. Gece yolculuğu bu... Aynı anda, 30 metrekarelik bir alanda uyuyan 45 kişi düşünün. Dışarıda volta atıyorsun.
Molalarda bir de otobüsü yıkıyorlar. İstisnasız her duran otobüs, bazı ailelerin aylık tükettikleri su miktarı kadar suyla yıkanır. Bir adet bu...
Mola sonrası içecek servisi pek tat vermez. Bazıları uyuyorlardır, itibar etmezler o servise. Muavin şöyle bir dolanır, çöpleri toplar, ışıklar söner. İşte sonrası derin uyku zamanı...
Sabah 6.45'te iniyorum otobüsten. Sivas'ın kuru ayazıyla ayılıyorum. Gömleklerim sağlam. Keyfim yerimde... Tek derdim, lanet olasıca bir pazartesi başlıyor.
28 Ocak 2010 Perşembe
Anı - İlk Çıkma Teklifi
Ne yapacağımı bilmiyorum. Sıra arkadaşıma söylüyorum durumu, o da "ben gider konuşurum" diyor. Şimdi "ben gider konuşurum" lafı ne kadar salakça geliyor anlatamam. Ama o zaman oluru o, bu olayın... "Zaten aşık olmuşum, bi' de gidip ben mi konuşacağım"... Yaklaşım kaba hatlarıyla bu…
Neyse gitmiş bu kıza, "Çağrı loves you" demiş mal. Aynen böyle. Ulan iki kelime ingilizce öğrendik, hemen git sat kıza. Gerçi düşününce sanırım o da heyecanlandı. Muhtemelen de utandı Türkçe söylemeye.
Kız öğle arası yanıma geldi. Ben de hayvan gibi (Türk tipi ölçü birimleri) yarım ekmek döner almışım, bir elimde de şişe kola var. Bir yandan da, aşağıda maç yapıyor bizim bebeler. Apar topar yiyip maça gireceğim.
Kız: bir şey konuşacaktım seninle?
Ben: (heyecanlanır) yemek yiyorum, ne diyeceksin?
Kız: Şey... Serhat şey dedi de...
Ben: (heyecan tavan yapar, kalp atışları göğsü deler) ne dedi ya?
Kız: Ummmm... Şey…
Ben: (heyecandan altına eder) ne var ya, maça gideceğim hadi söyle...
Kız: neyse boşver...
Kız gitti. Kafama ediyim, öyle gitti kız. Kız gelmiş resmen, ben gitmemişim ona, o gelmiş. Bir de azarlar tonda "ne var?" diye hesap sordum resmen...
Çıkışta yakaladım kızı. Yanına gittim ve "Whatever Serhat said is true" dedim. Benimki de ayrı mallık... Kız gülüp gitti... Bir daha da bu konu hiç konuşulmadı...
Ayıp ettik kıza.
Kanun Hükmünde Dikte
Aynada kendime bakarken, çocukluğumuzda kanun hükmünde gelen bazı dikteleri sorgulamaya koyuldum. “Kahve içersen kapkara olursun.” Üniversite yıllarıyla beraber kahveyle kurduğum ilişki düşünülürse, bugün Frank Rijkaard yanımda bir soluk benizli kalmalı ve yahut ben Sivas’a geldiğimde boynuma atkı takmaya çalışan, beni omuzlara alan Sivasspor taraflarınca karşılanmalıydım. “Biz Sivasspor olarak şampiyonluğa oynayan bir takımız.”
Eskiden gece olunca evimizin salonunda ayıların gezdiğini düşünürdüm. Bu da sanırım beni erken yatırmak isteyen büyüklerimin bir kandırmacasıydı. Ayılar –artık nereye saklanıyorlarsa– gece olunca çıkıp salonda kendilerince takılıyorlardı. Düşününce üzülüyor insan, odamı bir ayıyla paylaşmak isterdim sanırım. Mini-bara bal istifler, ben çekirdek çitleyip Canım Ailem dizisini izleyip içimi ısıtmaya çalışırken, ayı kardeş de yanımda oturur balını parmaklardı.
Öğle yemeğinde aklıma bir anım geldi. Güldüm, tutamadım kendimi. Sonra beni gülerken gören oldu mu diye etrafıma bakındım, kimse fark etmemişti. Biri görse, “bu adam deli mi?” diyecekti muhtemelen. Oysa bilmiyordu ki, kendi kendine gülene ya deli diyorlardı, ya da Müfettiş.
27 Ocak 2010 Çarşamba
Beyin Hümoru
Hastalığımın adını kendim koydum: Beyin Hümoru (İng. Brain Humourage). Belirtileri: Görülen her şeyde gülünecek bir yön, bir mizahi öğe aramak... Ama Recep İvedik gibi osurukla güldürtecek cinsten şeyler değil. Daha entelektüel, gülmeden önce espriyi tartacak, ancak ve ancak ağzından piposunu çıkartıp öyle gülecek insanlara hitap eden espriler.
“Ha ha… Nasıl güzel espri bu ya, az daha şarapla terbiye edilmiş pekin ördeğimi çiğnemeden yutuyordum!”
Yahu tek başına gerçekleşse canınızı o kadar da sıkmayacak onlarca şey, bir insanın başına aynı zamanda gelir mi? Soğuktan ellerim çatlamış, dudaklarım kurumuş, ağzımda aft çıkmış… Tırnağımı bile derinden kesmişim, yazarken parmaklarım acıyor, yazdığıma konsantre olamıyorum.* Bir de ayağımın küçük parmağını sehpaya vursam, tam olacak.
Hatırlıyorum da, ilkokuldayken ciltlettiğim Hayat Bilgisi kitabı ayağıma düşmüş, o küçük parmağım günlerce acımıştı. Aslında mesajı o günlerde vermek istemiş hayat bana, “oğlum bu hayat bilgisi bak ciddiye al. Metametik’ten 100 almakla olmaz bu işler!”
Bunları yazarken pencereden içeri güneş vurdu, iliklerime kadar ısındım. Sinirim stresim biraz azaldı. Sonra kolumdaki saate vuran güneş ışınlarının duvardaki aksini gördüm, ilkokul arkadaşım Mehmet’i hatırladım. Derste yüzüme yüzüme yansıtırdı saatinden o ışınları. Ona karşı hayattaki tek galibiyetim Matematikten aldığım 100’dü. Oğlum Mehmet, umarım şimdi bir yerlerde mutlusundur, aldığım 100’ler karşılığı madalya vermediler!
Neyse, ne diyorduk, hümor...
Delilikten önceki son aşama olabilir bu Hümor.
*Word™ uyarıyor, “Yabancı dil kökenli konsantre olmak yerine yoğunlaşmak kullanabilirsiniz.” Seninki nasıl bir Türkçe, cümlen düşük Word™!