İki gün için beş gün, bazen on iki, on dokuz gün sabretmek...
Sabrediyorum. Dolup taşmayayım diye zihnimi bir şeylerle oyalıyorum. Kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bazen de yetmiyor. Kendimi "işim bir 5 gün daha uzarsa gömleklerimden kaçını temizlemeye vermeliyim" ile "bir gömleği kaç kez giyersem getirdiklerim bana yeter" muhasebesi yaparken buluyorum. Rejim mi yapmalıyım? Zeytinyağlı yemekleri kim kaybetmiş de biz bulalım Van'da!
Öfkeleniyorum. 5 yıldır hep bir şekilde sabrederek geçirdiğim günlerimden daha çok... Sanki bir şey karşıma çıkacak, bu b**tan şehirde birkaç hafta, belki birkaç ay daha tıkılıp kalacağım gibi geliyor. İşler elimde büyüyor, yollar gözümde...
Huzurlu bir yer var. Çok mutlu insanlar var, biliyorum. Gördüm, tanıdım. Beni bekliyorlar. Orada olmalıyım. Bu hava değil solumam gereken.
Ama burdayım. Hala bu lanet geminin kaptanıyım!
6 Şubat 2013 Çarşamba
23 Ocak 2013 Çarşamba
Torrent
Dexter Morgan, John Dorian, Ted Mosby, Walter... Sweet Dee, Charlie...
Sanki herkes bir köşede, uzak bir gerçeklikte hayatımı dolduruyor bu adamlar. Her akşam buradalar,Uşak'ta dairemde yanımda duruyorlar.
Dexter bana birilerinin yanağından kan alıp onları gözüm kapalı öldürebilirmişim, zerre vicdan azabı duymazmışım, hatta rahatlarmışım gibi hissettiriyor. Arkamda tek delil bırakmam, Ziraat Forensics'te işime devam edermişim gibi...
Ne zamandır bir şeyler yazasım var aslında, istemiyor canım. Rutin hayat, yeteneksiz yaşam güzel. Hayatın sıradanlığında kaybolmak.
Sanki herkes bir köşede, uzak bir gerçeklikte hayatımı dolduruyor bu adamlar. Her akşam buradalar,Uşak'ta dairemde yanımda duruyorlar.
Dexter bana birilerinin yanağından kan alıp onları gözüm kapalı öldürebilirmişim, zerre vicdan azabı duymazmışım, hatta rahatlarmışım gibi hissettiriyor. Arkamda tek delil bırakmam, Ziraat Forensics'te işime devam edermişim gibi...
Ne zamandır bir şeyler yazasım var aslında, istemiyor canım. Rutin hayat, yeteneksiz yaşam güzel. Hayatın sıradanlığında kaybolmak.
1 Kasım 2012 Perşembe
30 Yaş
Depremin yıldönümü... Erciş'e yol alıyoruz. 3 personelimiz, öğle vakti bir kahvehanede zaman öldürürken bina başlarına yıkılıyor. Depremin, kayıplarının yıldönümü.
Van'da olduğu gibi bina yıkıntıları karşılıyor bizi. Arabayla aralarından geçiyoruz. Gözlerim şubeyi arıyor, kaçıyorum sanki tüm o görüntülerden, insanlardan. Şube pazaryerinin önünde, mahşer kalabalığı var. İçlerinden geçip şubenin üst katına, müdür odasına çıkıyoruz.
Başkan Bey'le beraberiz, az sonra mevlidin okutulacağı Halk Eğitim Merkezine geçeceğiz. Şube Müdürleriyle birlikte kalkıp salona gidiyoruz.
"Personelimizin ailesi..." diye tanıştırıyor Başkan Bey. On yaşlarında bir oğlan, yürümeyi yeni sökmüş bir kız... Annelerine başınız sağ olsun diyorum ama bakamıyorum çocuklara.
Mevlid okunuyor, kalkıyoruz. Başkan Bey çocukları öpüyor, sarılıyor. Kahretsin ki ben sokulamıyorum, kaldırmıyor yüreğim. Sanki sarılsam onlara, dayanamayıp ağlayacağım. Uzaktan gülümsüyorum sadece. Müdür Bey'e bakıyorum, o da uzak duruyor.
Hikayesini sonradan anlattı, cenazede o 10 yaşındaki çocuğun "amca bizim babamız öldü, bize siz bakar mısınız?" dediğini, o an o çocuğa sarılıp nasıl ağladığını.
Şehir, insanlar, sokaklar... Her yer, her şey, herkes hissiz. Hepsi gözlerinde büyük bir hüzün taşıyorlar. Her şey boş geliyor sanki, ailelerine, sevdiklerine sarılıyorlar, onlara tutunuyorlar. Uğruna savaştıkları, kavgalar ettikleri, belki birbirlerini kırdıkları, üzdükleri her şeyin bir anda sona erebileceğini, bambaşka yepyeni savaşların başlayabileceğini biliyorlar.
Ocak ortasına kadar çadırda kaldıklarını anlatıyor Müdür Bey. Yağmur yağdığında çadırın içine dolan yağmur sularından. Onları önce boşaltıp, sonra uyuduklarından. Çadırın geldiği ilk günün fotoğraflarını gösteriyor. En son neye sahip olduğumda bu kadar mutlu olduğumu düşünüyorum o fotoğrafa, gülümsemelerine bakarken.
Prefabrik evlerin gelişinden, günler sonra alınan ilk duştan, yiyecek kıtlığından ve güzel bir yemek bulduklarında patlayana kadar yediklerinden... Göçük altından çıkardıkları insanlardan... Göçük altında kalmış bedenlerden...
Akşam prefabrik konutlarında misafir oluyorum. Bölge Başkanımız bir prefabrikte, Müdür Bey ayrı bir prefabrikte kalıyorlar. Küçücük yaşam alanları bunlar. Bir klozet, bir lavabo ve bir duşakabinin bulunduğu, banyosuna iki kişinin girmesinin imkansız olduğu, günü kurtaran yaşam alanları. İçerisi serin, hatta soğuk.
Oturup yer sofrasında Arap Tava yiyoruz. Bir yandan da televizyondaki programlardan kendimize eğlenceler seçiyoruz. Her şey güzel giderken "tesadüf oldu" diyorum. "Bugün benim doğum günüm" Kutluyorlar. 30 yaşıma, sanki o son yaşı o akşamda almışçasına basıyorum.
Otele bırakıyorlar beni sonra. Odama çıkıyorum. Ablamın, abimin doğum günü mesajlarını okuyorum. Hoş, 30 yaşına basınca doğum gününü kutlayanlar da azalıyor. O mesajları okurken ağlıyorum. Belki tüm gün gördüklerime, görüp de sustuklarıma, insanlığıma, insanlığımdan olan utancımla ağlıyorum.
Bir pazartesi akşamı, Van'da 30 yaşıma basıyorum.
17 Ekim 2012 Çarşamba
Hi Van!
Dün Van Şubesi'ne sayıma geldim. Saat 5'e doğru Bölge Başkanlığına geldim, Başkan Bey yokmuş bir bölüm müdürü ile oturduk. Gelir gelmez "yoldan geldiniz, yemek yediniz mi? karnınız aç mıdır?" diye sordu. 5 yıllık teftiş hayatımda ilk kez sayım öncesi böyle bir güzellik işittim. Sayım sırasında tansiyonun düşmesi halini iyi bilirsiniz...
Burada depremde hasar gören binalar için, bina sahiplerine ödeme yapılıyor. Bunun için Şubeye bağlı bir büro açmışlar. Büro, bildiğiniz 'upgrade edilmiş bir konteynır'da faaliyet gösteriyor. Sayıma gittim oraya haliyle, elektrikler kesilmiş, voltaj yetmiyormuş gibi sebeplerle ışıklar iki saniye arayla yanıp sönüyor. Düzensiz aralıklarla titreyen florasan lambalar, bir karanlık bir aydınlık... Florasanların o cızırtılı sesi, personelin bir aydınlanan bir kararan simaları... Nasıl bir gerilim filminin sahnesi bu derken sayım yapacağım aklıma geldi. Elektrik yok, personelin 16.45'te aldığı bir kasa dökümü var. Biri kasasını devretmemiş söylenene göre, 400 TL noksanı var. Hiçbir bilgisayar çalışmıyor. Büronun yöneticisi "paraları sayalım biz üstad" diyor. "Neyle tutturacağız" diyorum. Döküm yok, kasa mevcudu nedir bilmiyoruz. "Öyle kafadan say, sakla kasaya yarın bakarsın." demiyor da değil içimden bir ses.
Çözüm olarak yandaki lokantadan bir mum getirdiler. Yanıp sönen, titreyen ışıkları tamamen kapattık ve güç kaynağının bize verdiği o kıt enerjiyle 1 (yazıyla bir) bilgisayarı faal hale getirmeyi başardık. Hemen bir kasa dökümü aldık ve mum ışığında teftiş tarihinin en romantik sayımını yaptık. Finart dökümleri de malumunuz çok silik çıkar nokta vuruşludan. Muma yaklaştırırken alev almasından korkuyorum. Personel paraları makinede sayıp kenara koyarken mumun üzerinden falan geçiriyor. "Bir mali mesuliyet sebebi olarak paraların sayım sırasında yanması" çığırını açmamıza ramak kalıyor.
Neyse efendim 400 TL noksanımızı tespit ediyoruz. Personel arkadaşımız noksanını güç bela kesiyor, devirler yapılıyor. Güç kaynağı flat line vermeden sayımı noktalıyoruz. Personel "müfettiş bey yarın gün ışığında ben noksanın sebebini araştırırım" diyor. Gülsem mi, ağlasam mı...
1 Eylül 2012 Cumartesi
"Mavi Donun Var Mı? Yaz, Kendisi Getirecek!"
Uzun zamandır Ankara'ya gitmemiştim. 9 gün tatil, kendi yatağın, terliksiz basılan halı, anne yemeği, Bahçeli, Tunalı, vb. Çok güzel bir haftasonu, güzel bir final derken Haseki'deyim. Bana verilen odanın banyo kapısının arkasına asılı duran dona bakıyorum.
Rengi mavi, önünde bir fiyonk var. Bedeni XXL. Kapının arkasında öylece duruyor. Hiçbir temizlikçi dokunmamış, sanki odanın bir parçası oluvermiş. Dalından koparılamayan nadide bir çiçek gibi asılı duruyor kapının arkasında.
Belli ki benden önce kalan Araplardan birine ait. Yani oldukça esmer bir kıça ev sahipliği yapmış zamanında. Banyodaki telefonun üzerinde de garip ruj lekeleri görüyorum. Tahminimde yanılmamışım. Kapalı, yeşil tuhaf elbiseli, bol makyajlı, koca popolu bir Arap Bacının donu bu!
Size bu satırları yazarken üst katta bir cinayet işlendi sanırım. Bu cinayet durmadan bağıran 5 yaşındaki bir çocuğun tepesine düşürülen dolapla gerçekleşti gelen seslerden anladığım kadarıyla. Hayırlısı...
İstanbul'da son haftalar... Günler eridi gitti. Özleyeceğim.
Rengi mavi, önünde bir fiyonk var. Bedeni XXL. Kapının arkasında öylece duruyor. Hiçbir temizlikçi dokunmamış, sanki odanın bir parçası oluvermiş. Dalından koparılamayan nadide bir çiçek gibi asılı duruyor kapının arkasında.
Belli ki benden önce kalan Araplardan birine ait. Yani oldukça esmer bir kıça ev sahipliği yapmış zamanında. Banyodaki telefonun üzerinde de garip ruj lekeleri görüyorum. Tahminimde yanılmamışım. Kapalı, yeşil tuhaf elbiseli, bol makyajlı, koca popolu bir Arap Bacının donu bu!
Size bu satırları yazarken üst katta bir cinayet işlendi sanırım. Bu cinayet durmadan bağıran 5 yaşındaki bir çocuğun tepesine düşürülen dolapla gerçekleşti gelen seslerden anladığım kadarıyla. Hayırlısı...
İstanbul'da son haftalar... Günler eridi gitti. Özleyeceğim.
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Dalgalı Denizler
"Dalgalı denizde, insan bazen hiçbir şey yapmayıp sırtüstü uzanıp dalgaların geçmesini beklemeli" dedi. Haklı...
Zor günler... Bilinçdışının tasfiyesi, yıllardır batık alacaklar, toksik varlıklar... Kendi çöplüğüm... Başkalarının çöplerini bile doldurduğum kendi çöplüğüm...
Kızgınlığım çok büyük... Elime geçirsem öldüresiye dövmek istediğim insanlar hala var. Sözüm ona kibar, beyefendi falan bir insanım. Bazen kendimden korkuyorum.
Yaz geçsin. Kış gelsin. Geçsin... Bu şey her neyse bitsin.
Zor günler... Bilinçdışının tasfiyesi, yıllardır batık alacaklar, toksik varlıklar... Kendi çöplüğüm... Başkalarının çöplerini bile doldurduğum kendi çöplüğüm...
Kızgınlığım çok büyük... Elime geçirsem öldüresiye dövmek istediğim insanlar hala var. Sözüm ona kibar, beyefendi falan bir insanım. Bazen kendimden korkuyorum.
Yaz geçsin. Kış gelsin. Geçsin... Bu şey her neyse bitsin.
7 Ağustos 2012 Salı
Çocukluğumun Kahramanı Red Kit
Tek kanal TRT, her şey büyük bir düzen içinde… Müzik eğlence programı cuma akşamı, haberler her akşam sekizde. Pazar sabahları Barış Manço Moda 81300, sonrasında sıkıcı pazar konserleri, akşam onda ise kovboylar-apaçiler… İstiklâl Marşı, kapanış. Bizler bize küçücük bir kutunun içinde sunulan dünyada sonsuzluklar arayan çocuklardık.
Tom ve Jerry, Temel Reis, Bugs Bunny, Asteriks, Şirinler… Gözümüzü kırpmadan, tek sahnesini bile kaçırmaya tahammülsüz izlerdik onları. Artık ezberlediğimiz bölümler, belki birbirinin benzeri ama bizi her seferinde aynı heyecanlandıran, aynı güldüren kahramanlar…
Bana içlerinde en heyecan verici geleni hep o olmuştur, neden bilmem. Diğerlerinin aksine daha uzun bölümleri, tam anlamıyla anlayabilmem için abimden yardım almamı gerektiren cümleleri, yerlisi atlısı, haydudu bankacısı, kocaman dünyaların anahtarıydı benim için Red Kit.
Gölgesinden hızlı silah çekiyordu. Bazen kalabalığın içinde, belki bir salonda, haydudun teki silahını çekmişken biri ateş ediyor, haydudu elinden vurup silahını düşürüyor, kimse kimin ateş ettiğini anlamıyordu. Çizer bize Red Kit’i gösterdiğinde, silahından tüten dumandan anlıyorduk ateş edeni. O iyiydi, iyiler hep kazanıyordu.
Atı Düldül konuşuyordu ve Rintintin adında şapşal bir köpekle arkadaştı. Karşısında ise çoğu kez Vahşi Batı’nın beceriksiz haydutları Daltonları buluyordu. Onları onlarca kez hapse tıkıyor ama Daltonlar bir yolunu bulup kaçıyor ve ortalığa korku salmaya devam ediyorlardı. Kahramanımız kimi maceralarda atı sayesinde kötüleri yeniyor, kimi maceralarda ise Rintintin’in bir sakarlığı suçluları ortaya çıkartıyordu. Belki Daltonlar hapse giriyorlar, belki Joe Dalton sinirinden şapkasını çiğniyordu. Ama Red Kit’te kimse ölmüyor, sonsuz acılar çekmiyordu. Parmaklar arkasında kalan Daltonları izlerken bile yüzlerimize bir tebessüm düşürmeyi başarıyorlardı.
Keyifle izlediğim çizgi filmin, çizgi romanlarına ancak okul çağında ulaşabilmiştim. Bir gazetenin, yaz tatiline denk getirerek, saman kağıda basılı olarak verdiği on bir bölümlük seriyi tek bölüm atlamadan biriktirmiş, her seferinde yeni şeyler fark ederek yaz boyu okumuştum.
Vahşi Batı’nın en acımasız kadını Kalamiti Jane, kimse ölmediği için hayatını hep umut etmek ve kötü giyimiyle çocukluk korkularımızı tetiklemekle geçiren cenaze levazımatçısı, Dalton kardeşlerin kendilerinden daha ürkütücü ve zalim anneleri, tüm kasaba düşman olsa da Red Kit’in hep çok iyi geçindiği Kızılderililer ve niceleri…
Geçen haftasonu, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde bir sergide denk geldim onlara yeniden. Çocukluğumun saklı hazineleri gözlerimin önünde beliriverdi birden. Bir iki saatliğine de olsa çocukluğuma, eski evimize, küçük televizyonumuzu koyduğumuz misafir odamıza, o yaz tatiline döndüm. O zamanlar saman kağıdı kokuları arasında aradığım sonsuzluğu, otuz yaşımda bu sefer bir sergide aradım. Belki yine bulamadım, ama çocukça mutlu oldum.
Sergi ile ilgili ayrıntılar için:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








