16 Mart 2013 Cumartesi

Ahmet Turan Gülel Üstadımızın Teftiş Kurulu Toplantısı Konuşma Metni (Sapanca)

Sayın Genel Müdürüm, Yönetim Kurulunun Sayın Üyeleri, Değerli Teftiş Kurulu Başkanım ve Başkan Yardımcılarım ve mensubu olmaktan her zaman büyük onur duyduğum Teftiş Kurulunun Değerli Üyeleri,

Sözlerime başlamadan önce, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İsmim Turan Gülel. Ziraat Bankası Teftiş Kurulunun en kıdemli üyesiyim. 1977 yılında, 22 yaşında başladığım Müfettişlik mesleğini, kısa dönem askerlik dışında aralıksız olarak tam 33 yıldır sürdürüyorum. Müfettişliği seviyorum.

Müfettişliğin artılarının eksilerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ve mesleğimi 33 yıldır bıkmadan usanmadan ve hala büyük bir keyif alarak yapıyorum.

Genel kanı, Ziraat Bankası Müfettişliğinin çok zor bir meslek olduğu yönündedir. Oysa Ziraat Bankası Müfettişliği sanıldığı kadar zor değildir.

Ben bu konuşmamda, Ziraat Bankası Müfettişliğinin ne kadar KOLAY olduğunu anlatmak istiyorum.

Ziraat Bankası Müfettişi olmak o kadar kolaydır ki. Önce üniversiteyi bitirir, sonra yazılı ve sözlü sınavları kazanır ve Ziraat Bankası Müfettiş Yardımcısı olursunuz.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettiş Yardımcısı olmak.

Siz Müfettiş Yardımcısı olarak çalışmaya başladığınızda, aileniz de büyük bir sevince gark olur. Babanız ve anneniz çocuklarıyla gurur duymaktadır. Yaşınız henüz 23 - 24’tür. Üstatların yanında gittiğiniz şubelerde size Müfettiş Bey veya Müfettiş Hanım diye hitap edilmektedir. Hayat çok güzeldir. Siz yaşama sevinci ile dolusunuzdur.

Refakat döneminden sonra, nezaret teftişlerinizi de tamamlar ve yaklaşık 2 yıl içinde resen teftişe çıkarsınız. Yine bu dönemde evlenirsiniz. Hayat artık daha da güzeldir. Eskiden tek başınıza gittiğiniz teftişlere, eşinizle birlikte gidersiniz. Gittiğiniz yerlerde güzel günler geçirir, güzel hatıralar edinirsiniz.

Yeterlik sınavından önce veya hemen sonra ilk çocuğunuz, yaklaşık iki yıl sonra da ikinci çocuğunuz dünyaya gelir. Artık ailenizle gidilecek yerler konusunda daha seçicisinizdir. Ancak yine de birlikte gitme imkanı olan yerlere, ailenizle birlikte gidersiniz. Turne bitip de kış programı için evinize döndüğünüzde, bir dolu güzellikler yaşamış ve bir çok dost edinmişsinizdir.

Müfettişliğin en güzel dönemleri, kuşkusuz kış programlarıdır. Evinizin bulunduğu yerde görev yaptığınız kış ayları, en rahat olduğunuz aylardır. Tabi arada istisnalar da olur. Sizin akşam için bambaşka bir program yaptığınız bir gün, saat 4 civarında Başkanlıktan bir talimat gelir. Uzak bir ilçedeki şubede acilen soruşturulması gereken bir olay meydana gelmiştir. Ertesi sabah görev yerinde olup duruma el koymanız ve soruşturmaya başlamanız gerekmektedir. Hemen masanızı toplar, otobüs biletinizi ayırtır ve evinize gelirsiniz. Apar topar yemeğinizi yer ve valizinizi hazırlamaya başlarsınız. Siz valizinizi hazırlarken; biri 3, diğeri 5 yaşında olan çocuklarınız, kocaman gözlerle sizi izlemektedirler. Çocuklarınıza sarılır, tombul yanaklarından öper, eşinizle vedalaşır ve elinizde valiziniz, kapıdan çıkarsınız. Apartman kapısından çıktığınızda hava soğuk, ayaz ve karanlıktır. Köşeye kadar yürür ve durup geriye bakarsınız. Eşiniz, biri kucağında, iki çocuğunuzla balkondan size bakmaktadır. Onlara son bir kez el sallar, paltonuzun yakasını kaldırır ve gecenin ayazında, karanlığında kaybolursunuz. Boğazınıza bir yumruk tıkanmış gibi hissedersiniz. Şimdi taksiyle otogara gidip otobüse binecek ve daha önce hiç bilmediğiniz, yerini sadece haritada gördüğünüz bir ilçeye doğru 15-16 saatlik bir otobüs yolculuğu yapacaksınızdır.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettişi olmak.

Bu yaşananlar öyle yoğun bir duygudur ki.. Diyelim ki böyle bir akşamda otogara gittikten sonra, görevin iptal edildiği haberi gelsin ve Müfettiş evine geri dönsün. Yine de o akşam yaşanan duygu yoğunluğunun hakkı kolay kolay ödenemez.

Sonuçta, gittiğiniz yerde gece gündüz çalışır, soruşturmanızı tamamlar ve tekrar evinize dönersiniz.

Elbette Müfettişlikte her sahne bu kadar dramatik değildir. Yukarıdaki tablonun tersine, Müfettişliğin sağladığı güzel ve neşeli enstantaneleri daha çok yaşarsınız.
Örneğin, her yıl mayıs ayında evinizde yaz programının heyecanı başlar. Hele bir de programınızda, turistik veya özelliği olan güzel yerler varsa (ki genelde olur) heyecanınız, mutluluğa dönüşür.

Haziran ayında, programınızın en güzel şubesine (diyelim ki Marmaris veya Ürgüp ya da Edirne veya Çeşme Şubesine) gitmek üzere, hazırlıkları yapar, eşyalarınızı arabanıza yükler, eşiniz ve çocuklarınızla birlikte güzel bir yaz sabahı evinizden yola çıkarsınız.

Herkesin içinde tatlı bir heyecan vardır. Keyifli bir yolculuk yapar ve gideceğiniz yere ulaşırsınız. Siz sayımları yaparken, lojman hazırlanır. Ve ertesi günden itibaren yepyeni bir yerde, yepyeni bir yaşam başlar. Çocuklarınızın ve sizin yıllarca unutamayacağınız harika bir yaz geçirirsiniz.
Yıllar geçtikçe, Müfettişliğin ne kadar sıra dışı bir meslek olduğunu daha iyi anlarsınız. Öyle bir meslek ki; maddi yönden tatmin edicidir, elinize görece iyi bir ücret geçer. Manevi yönden tatmin edicidir, çevrenizden daima saygı görürsünüz. Müfettişlik, ego tatmininin en yüksek olduğu mesleklerden biridir.

Yine yıllar geçtikçe anlarsınız ki; her mesleğin kendine göre artıları ve eksileri vardır. Müfettişliğin artılarının, eksilerinden çok daha fazla olduğunu görürsünüz. Sürekli yeni yerlere gider, yeni insanlarla tanışır ve yeni dostluklar kurarsınız. Türkiye’nin her yerini çok iyi bilirsiniz. Her yer hakkında, yaşanmışlıklara dayanan, söyleyecek sözleriniz, anlatacak hatıralarınız vardır.
Gittiğiniz yerlerde en yakın arkadaşlarınız Hakim, Savcı ve Kaymakamlar olur. Özellikle, küçük bir ilçeye gitmişseniz, Hakim, Savcı ve Kaymakam için Ziraat Bankası Müfettişi; büyük şehirden gelen değerli bir misafir demektir. Veya briçe dördüncü demektir. Ya da masa tenisinde yeni bir heyecan ve yeni bir rakip demektir. Dahası, kendilerinden herhangi bir talebi olmayan, kendileriyle benzer eğitim almış, benzer kültür ve statüde güvenilir bir arkadaş demektir. Bazılarıyla dostluklarınız hep devam eder.

Yaptığınız soruşturmalarda genellikle dramatik insan öyküleri vardır. Her müfettişi anılarını yazmaya teşvik edecek kadar sıra dışı olan bu öykülere, birinci elden tanıklık edersiniz. O kadar çok kişi tanırsınız ki, artık insan sarrafı olursunuz.

Çocuklarınız, Müfettiş çocuğu olarak, gezip gördükleri yerler nedeniyle geniş bir bilgi birikimine sahip olurlar. Yıllar geçtikçe, bu görgü ve bilginin de etkisiyle, sosyal yönleri kuvvetli, aklı başında birer genç olacaklardır. Okullarını başarıyla bitirirler. İki yıl önce evlendirdiğiniz kızınız, (hani siz yıllar önce soğuk bir kış akşamında, 15-16 saatlik otobüs yolculuğuna çıkmak için evden ayrılırken, tombul yanaklarında yaşlarla balkondan size el sallayan küçük kızınız vardı ya, işte o..) Yüksek lisansını tamamlamış, Doktora yeterlik sınavını vermiş ve ülkemizin güzide üniversitelerinden birinde Öğretim Görevlisi olmuştur. Üniversiteyi bitiren oğlunuz, kısa dönem askerliğini henüz tamamlamış, Mali Müşavirlik stajını yapmaktadır. Siz, eşinize minnet borçlusunuzdur. Müfettişliğin artıları yanında eksilerini de sizinle birlikte göğüslediği için.

Ve emekliliğe karar verdiğiniz bu günlerde, geriye dönüp baktığınızda; şunu düşünürsünüz.

“Ne kadar hızlı geçti bu 33 yıl ve ne zaman geçti ? ”

“Güzel, hareketli, macera dolu, müthiş bir serüvendi Müfettişlik” dersiniz. “Her anı dolu dolu geçen ve artıları eksilerinden çok çok fazla olan keyifli ve onurlu bir hayattı.”

Müfettiş olarak görev yaptığınız süre içinde, görevinizi layıkıyla yapmaya, kul hakkı yememeye ve sebepsiz kalp kırmamaya hep özen gösterdiğinizi düşünürsünüz. Ve geriye dönüp baktığınızda “galiba başarılı oldum” dersiniz.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettişi olmak.

İşin aslı, hiç de kolay değildir Ziraat Bankası Müfettişi olmak. Özveri ve iş disiplini gerektirir. Güçlükleri vardır. Ancak karşılığında da size onurlu ve güzel bir yaşam sunar.
Değerli konuklar;

Son olarak bir şey daha söylemek istiyorum.

Hani, sizi çok etkileyen güzel bir film izledikten sonra sinemadan çıkarken, bir sonraki matineye girecek olan seyircilere bakıp “Ne kadar güzel bir film izleyecekler” diye düşünürsünüz ya.. İşte ben de, mesleğe yeni başlamış genç Müfettiş Yardımcısı arkadaşlara bakarken bu şekilde düşünüyorum. Ve onlara diyorum ki; “Önünüzde macera dolu harika bir hayat ve nefis bir serüven var. Sabit göreve geçmeden önce, ne kadar sürerse sürsün, bu harika mesleği doya doya yaşayın ve tadını çıkartın.”

Sözlerime son verirken, hepinizi saygıyla selamlıyor ve bu yüce mesleği yürüten Ziraat Bankası Teftiş Kurulu Üyelerinin önünde saygı ile eğiliyorum.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Van: Turnede Sıradan Bir Cumartesi

Fark ettim de; eve dönmediğim haftasonlarında uzun uzun uyumak istiyorum. Yeni bir şey değil bu, belki zihnimin yalnızlığa beklenen bir tepkisi. Vücudumsa onu dinlemiyor, haftasonları kurulu bir saat gibi en geç 11'de ayılıyor.

Bir şeyler yemek için dışarı çıktım. Buranın sokakları hep kalabalık. Kaldırımlarda yürümek eskisine nazaran biraz daha güvenli. İnşaatların çoğu tamamlanıyor. Depremin izleri yavaş yavaş siliniyor.

Bir fast-food zincirinin restoranına girip yiyecek bir şeyler alıyorum. Hoş, Ankara'da, İstanbul'da olsa o hamburger'i sağlıksız diyerek geri çeviririm. Ama şimdi tatlı geliyor o hamburger. Sanırım biraz Ankara'yı, İstanbul'u hatırlatıyor bana orası. Tepsim önümde kahvaltı niyetine yiyorum patatesleri, soğan halkalarını...

Ben otururken polisler geliyor, bir masaya yerleşiyorlar. Sipariş verecekler, kasanın üstündeki menüye bakıyorlar. Bir tanesinin elinde kocaman, belki bacağım kadar büyük bir silah var. Batıda bir şehirde yadırganacak bu durumu, oradakiler içerisinde belki bir tek ben garipsiyorum. Polisler kasaya yöneldiklerinde de, bir tanesinin (o elinde silah olanın) kasaya arkasını dönüp kapıyı gözlediği de gözümden kaçmıyor.

Kendimi sokaklara atıyorum. Bir kitap almak istiyorum, elimdeki bitti. Belki de mesleğin kazandırdığı güzel alışkanlıklardan biri bu, ayda birkaç kitap bitirmek. Yolculuklarda, tek başına otel odalarında kitap kahramanlarını arkadaş bilmek...

Büyük bir kitapçı buluyorum. Ankara'da, Ulus'un ara sokaklarına benzer, sıkışık, her daim kirli görünen, adeta puslu sokakların birinde... Çok satanlar rafında bulunan kitapların yarısından fazlası bölgenin etnik kökenleri, o etnik kökene sahip insanların savaşçı, özgürlükçü yapılarıyla, kahramanlıklarıyla ilgili kitaplar... Rafların etrafında o kitaplara bakan, kitapları aralayıp sayfalarına göz gezdiren insanlar görüyorum.

Özellikle aradığım bir kitap yok. Camus'nün Veba'sı ilgimi çekiyor. Kitabımı alıp çıkıyorum.

Sokakta sigara içen çocuklar var. Bir tanesinin boyu, o restoranda gördüğüm polisin silahı kadar. Üstlerinde palto yok. Dumanı içlerine öyle bir çekiyorlar ki, sanırsın vücutlarını o sigarayla ısıtıyorlar.

Otele dönüyorum. Isınmak için birkaç fincan çay içiyor, bir yandan da kitabımı okumaya koyuluyorum.

Güneyde yükselen bir şeyler var. Yüksekova Müfettişini çağırıyor.

6 Şubat 2013 Çarşamba

II. Van Seferi

İki gün için beş gün, bazen on iki, on dokuz gün sabretmek...

Sabrediyorum. Dolup taşmayayım diye zihnimi bir şeylerle oyalıyorum. Kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bazen de yetmiyor. Kendimi "işim bir 5 gün daha uzarsa gömleklerimden kaçını temizlemeye vermeliyim" ile "bir gömleği kaç kez giyersem getirdiklerim bana yeter" muhasebesi yaparken buluyorum. Rejim mi yapmalıyım? Zeytinyağlı yemekleri kim kaybetmiş de biz bulalım Van'da!

Öfkeleniyorum. 5 yıldır hep bir şekilde sabrederek geçirdiğim günlerimden daha çok... Sanki bir şey karşıma çıkacak, bu b**tan şehirde birkaç hafta, belki birkaç ay daha tıkılıp kalacağım gibi geliyor. İşler elimde büyüyor, yollar gözümde...

Huzurlu bir yer var. Çok mutlu insanlar var, biliyorum. Gördüm, tanıdım. Beni bekliyorlar. Orada olmalıyım. Bu hava değil solumam gereken.

Ama burdayım. Hala bu lanet geminin kaptanıyım!

23 Ocak 2013 Çarşamba

Torrent

Dexter Morgan, John Dorian, Ted Mosby, Walter... Sweet Dee, Charlie...

Sanki herkes bir köşede, uzak bir gerçeklikte hayatımı dolduruyor bu adamlar. Her akşam buradalar,Uşak'ta dairemde yanımda duruyorlar.

Dexter bana birilerinin yanağından kan alıp onları gözüm kapalı öldürebilirmişim, zerre vicdan azabı duymazmışım, hatta rahatlarmışım gibi hissettiriyor. Arkamda tek delil bırakmam, Ziraat Forensics'te işime devam edermişim gibi...

Ne zamandır bir şeyler yazasım var aslında, istemiyor canım. Rutin hayat, yeteneksiz yaşam güzel. Hayatın sıradanlığında kaybolmak.

1 Kasım 2012 Perşembe

30 Yaş

Depremin yıldönümü... Erciş'e yol alıyoruz. 3 personelimiz, öğle vakti bir kahvehanede zaman öldürürken bina başlarına yıkılıyor. Depremin, kayıplarının yıldönümü.

Van'da olduğu gibi bina yıkıntıları karşılıyor bizi. Arabayla aralarından geçiyoruz. Gözlerim şubeyi arıyor, kaçıyorum sanki tüm o görüntülerden, insanlardan. Şube pazaryerinin önünde, mahşer kalabalığı var. İçlerinden geçip şubenin üst katına, müdür odasına çıkıyoruz.

Başkan Bey'le beraberiz, az sonra mevlidin okutulacağı Halk Eğitim Merkezine geçeceğiz. Şube Müdürleriyle birlikte kalkıp salona gidiyoruz.

"Personelimizin ailesi..." diye tanıştırıyor Başkan Bey. On yaşlarında bir oğlan, yürümeyi yeni sökmüş bir kız... Annelerine başınız sağ olsun diyorum ama bakamıyorum çocuklara.

Mevlid okunuyor, kalkıyoruz. Başkan Bey çocukları öpüyor, sarılıyor. Kahretsin ki ben sokulamıyorum, kaldırmıyor yüreğim. Sanki sarılsam onlara, dayanamayıp ağlayacağım. Uzaktan gülümsüyorum sadece. Müdür Bey'e bakıyorum, o da uzak duruyor. 

Hikayesini sonradan anlattı, cenazede o 10 yaşındaki çocuğun "amca bizim babamız öldü, bize siz bakar mısınız?" dediğini, o an o çocuğa sarılıp nasıl ağladığını.

Şehir, insanlar, sokaklar... Her yer, her şey, herkes hissiz. Hepsi gözlerinde büyük bir hüzün taşıyorlar. Her şey boş geliyor sanki, ailelerine, sevdiklerine sarılıyorlar, onlara tutunuyorlar. Uğruna savaştıkları, kavgalar ettikleri, belki birbirlerini kırdıkları, üzdükleri her şeyin bir anda sona erebileceğini, bambaşka yepyeni savaşların başlayabileceğini biliyorlar. 

Ocak ortasına kadar çadırda kaldıklarını anlatıyor Müdür Bey. Yağmur yağdığında çadırın içine dolan yağmur sularından. Onları önce boşaltıp, sonra uyuduklarından. Çadırın geldiği ilk günün fotoğraflarını gösteriyor. En son neye sahip olduğumda bu kadar mutlu olduğumu düşünüyorum o fotoğrafa, gülümsemelerine bakarken. 

Prefabrik evlerin gelişinden, günler sonra alınan ilk duştan, yiyecek kıtlığından ve güzel bir yemek bulduklarında patlayana kadar yediklerinden... Göçük altından çıkardıkları insanlardan... Göçük altında kalmış bedenlerden...

Akşam prefabrik konutlarında misafir oluyorum. Bölge Başkanımız bir prefabrikte, Müdür Bey ayrı bir prefabrikte kalıyorlar. Küçücük yaşam alanları bunlar. Bir klozet, bir lavabo ve bir duşakabinin bulunduğu, banyosuna iki kişinin girmesinin imkansız olduğu, günü kurtaran yaşam alanları. İçerisi serin, hatta soğuk. 

Oturup yer sofrasında Arap Tava yiyoruz. Bir yandan da televizyondaki programlardan kendimize eğlenceler seçiyoruz. Her şey güzel giderken "tesadüf oldu" diyorum. "Bugün benim doğum günüm" Kutluyorlar. 30 yaşıma, sanki o son yaşı o akşamda almışçasına basıyorum. 

Otele bırakıyorlar beni sonra. Odama çıkıyorum. Ablamın, abimin doğum günü mesajlarını okuyorum. Hoş, 30 yaşına basınca doğum gününü kutlayanlar da azalıyor. O mesajları okurken ağlıyorum. Belki tüm gün gördüklerime, görüp de sustuklarıma, insanlığıma, insanlığımdan olan utancımla ağlıyorum. 

Bir pazartesi akşamı, Van'da 30 yaşıma basıyorum.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Hi Van!


Dün Van Şubesi'ne sayıma geldim. Saat 5'e doğru Bölge Başkanlığına geldim, Başkan Bey yokmuş bir bölüm müdürü ile oturduk. Gelir gelmez "yoldan geldiniz, yemek yediniz mi? karnınız aç mıdır?" diye sordu. 5 yıllık teftiş hayatımda ilk kez sayım öncesi böyle bir güzellik işittim. Sayım sırasında tansiyonun düşmesi halini iyi bilirsiniz...

Burada depremde hasar gören binalar için, bina sahiplerine ödeme yapılıyor. Bunun için Şubeye bağlı bir büro açmışlar. Büro, bildiğiniz 'upgrade edilmiş bir konteynır'da faaliyet gösteriyor. Sayıma gittim oraya haliyle, elektrikler kesilmiş, voltaj yetmiyormuş gibi sebeplerle ışıklar iki saniye arayla yanıp sönüyor. Düzensiz aralıklarla titreyen florasan lambalar, bir karanlık bir aydınlık... Florasanların o cızırtılı sesi, personelin bir aydınlanan bir kararan simaları... Nasıl bir gerilim filminin sahnesi bu derken sayım yapacağım aklıma geldi. Elektrik yok, personelin 16.45'te aldığı bir kasa dökümü var. Biri kasasını devretmemiş söylenene göre, 400 TL noksanı var. Hiçbir bilgisayar çalışmıyor. Büronun yöneticisi "paraları sayalım biz üstad" diyor. "Neyle tutturacağız" diyorum. Döküm yok, kasa mevcudu nedir bilmiyoruz. "Öyle kafadan say, sakla kasaya yarın bakarsın." demiyor da değil içimden bir ses.

Çözüm olarak yandaki lokantadan bir mum getirdiler. Yanıp sönen, titreyen ışıkları tamamen kapattık ve güç kaynağının bize verdiği o kıt enerjiyle 1 (yazıyla bir) bilgisayarı faal hale getirmeyi başardık. Hemen bir kasa dökümü aldık ve mum ışığında teftiş tarihinin en romantik sayımını yaptık. Finart dökümleri de malumunuz çok silik çıkar nokta vuruşludan. Muma yaklaştırırken alev almasından korkuyorum. Personel paraları makinede sayıp kenara koyarken mumun üzerinden falan geçiriyor. "Bir mali mesuliyet sebebi olarak paraların sayım sırasında yanması" çığırını açmamıza ramak kalıyor.

Neyse efendim 400 TL noksanımızı tespit ediyoruz. Personel arkadaşımız noksanını güç bela kesiyor, devirler yapılıyor. Güç kaynağı flat line vermeden sayımı noktalıyoruz. Personel "müfettiş bey yarın gün ışığında ben noksanın sebebini araştırırım" diyor. Gülsem mi, ağlasam mı...

1 Eylül 2012 Cumartesi

"Mavi Donun Var Mı? Yaz, Kendisi Getirecek!"

Uzun zamandır Ankara'ya gitmemiştim. 9 gün tatil, kendi yatağın, terliksiz basılan halı, anne yemeği, Bahçeli, Tunalı, vb. Çok güzel bir haftasonu, güzel bir final derken Haseki'deyim. Bana verilen odanın banyo kapısının arkasına asılı duran dona bakıyorum.

Rengi mavi, önünde bir fiyonk var. Bedeni XXL. Kapının arkasında öylece duruyor. Hiçbir temizlikçi dokunmamış, sanki odanın bir parçası oluvermiş. Dalından koparılamayan nadide bir çiçek gibi asılı duruyor kapının arkasında.

Belli ki benden önce kalan Araplardan birine ait. Yani oldukça esmer bir kıça ev sahipliği yapmış zamanında. Banyodaki telefonun üzerinde de garip ruj lekeleri görüyorum. Tahminimde yanılmamışım. Kapalı, yeşil tuhaf elbiseli, bol makyajlı, koca popolu bir Arap Bacının donu bu!

Size bu satırları yazarken üst katta bir cinayet işlendi sanırım. Bu cinayet durmadan bağıran 5 yaşındaki bir çocuğun tepesine düşürülen dolapla gerçekleşti gelen seslerden anladığım kadarıyla. Hayırlısı...

İstanbul'da son haftalar... Günler eridi gitti. Özleyeceğim.