11 Mart 2015 Çarşamba

Tebessüm

Baba,

Sana bir yıl önce bir mektup yazmış, kendi gözümden, senin, benim ve bizim hakkımızda gördüklerimi anlatmaya çalışmıştım. Bugün o mektubu okuduğumda hissettiklerim çok da farklı değil. Ama sana, özellikle şu son bir ayda, farklı bir gözle bakma fırsatı buldum ve sanırım o mektuba eklemek istediğim bir şeylerim var.

26 Şubat Perşembe sabahı seni ameliyathaneye gönderip beklemeye başladık. Ali İhsan Amca oradaydı. Sadi Abi gelmişti, ameliyathanenin kapısında bekliyordu. Bayram Abi geldi, amcamın çocukları aradı. Zaman geçti. Uğur Can aradı. Melike Abla aradı. Seni bir vesile görmüş, belki sadece beş dakikasını beraber geçirmiş onlarca insan aradı. Ben, sen ameliyathanede beklerken, belki ayılma odasında kendine gelmeye çalışırken onlarca kişi ile görüştüm. Tanıdığım tanımadığım, bildiğim bilmediğim bir sürü insan seni sordu bana. Odana çıktıktan sonra da günlerce ziyaretçin eksik olmadı. Hatta bazılarına gelmemelerini de söyledin. Bıraksak bütün Ankara ziyaretine gelecek gibiydi. 

Ben sadece tanıdığım bir kişi özelinde anlatayım, Uğur Can. Seni bir saat mi gördü, iki saat mi bilmiyorum. Gün aşırı sordu bana. Ben seni aramayı unuttuğum günlerde hatırlattı bana nasıl olduğunu sormam gerektiğini. Senden iyi bir haber ilettiğimde mutlu oldu. "Salahaddin Amcam atlatır" dedi.

Melike Ablanın, Arhan'ın, arkadaşlarımın, dostlarının, abimin arkadaşlarının, ablamın arkadaşlarının ve tanıdığım bütün çocukların seni neden bu kadar çok sevdiğini düşünüyorum. Tek sebebi sadece benim babam, bizim babamız olman olmamalı.

Bazen kulağımda söylediğin bir şeyler yankılanıyor. "11 yaşındaki kızıma elimi öptürmem" diyen adamın haberi geçtiğinde anlattığın o hikaye... Osman Amcanın oğlu Alperen, belki 6-7 yaşında o dönem. Uyanıyor, siz de Osman Amcayla sohbet ediyorsunuz. Kırgızistan'da bir sabah... "Ben uyandım" diyor çocuk gidip gelip. Siz sohbettesiniz, pek de duymuyorsunuz. "Ben uyandım!" diyor çocuk. Sonra bu anıyı bana anlatırken "Ben uyandım diyor çocuk. Sevilmek, öpülmek istiyor. 11 yaşındaki kız daha çocuk... Öpülmek, sevilmek istiyor. Babasını istiyor" diyorsun.

Ne zamanki bir çocuk adı geçse "günahsız" diyorsun. "Günahsız daha o...". Ben ne zaman birine kızsam, bana hoşgörülü davranmam için nasihat ediyorsun. Kızdığını çok nadir görüyorum, seni herhangi bir şeye öfkelenirken görmek neredeyse mucize!

İnsanlar seni gerçekten çok çok seviyor. Bana son bir ayın ve hatta seninle bütün bir yaşantının öğrettiği bu. Senin bir siyasi görüşün, kendince doğruların, yanlışların vardı. Ama ne yaptıysan, herkes seni olduğun halinle sevdi.

Sen ameliyattayken telefonlarımız susmadı. Sonrasında da ziyaretçilerin, arayanların, soranların önünü alamadık. 

Bugün Uşak'taki Müfettiş arkadaşımın babası, Nuri Amca aradı, seni sordu. Seni hiç görmemişti, seninle hiç konuşmamıştı. Ameliyatı duyup geçmiş olsun demek için aramıştı. Tıpkı seni görmediği halde beni arayan onlarca arkadaşım gibi... 

Bir yıl önce de yazdığım gibi ben aynaya baktığımda kendimde senden, ailemizden çok şey görüyorum. Senin gibi bir babaya, böyle bir aileye sahip olduğum için ne kadar şükretsem, minnet duysam az. 

Yine çok karışık yazdım, saat de çok geç oldu. Hasta yatağında okur, tebessüm edersin diye düşündüm. 

Esin'in de çok selamı var. Ellerinizden öpüyoruz.

Oğlun

25 Şubat 2015 Çarşamba

Yarım

Her şeyi, hastalığının büyüklüğünü, aylardır arşınladıkları hastane koridorlarını, tahlilleri, biyopsileri, ameliyat olacağını, sonrasında tedavi sürecinin devam edeceğini yeni öğrendim. Bana bunları gayet normalmiş, hayatın olağan akışının bir parçasıymış gibi anlatıyor. Her zaman daha kötüsünün olduğunu, erken teşhise şükredilmesi gerektiğini söylüyor.

Dikkat ediyorum, hayatının günlük akışında da değişen hiçbir şey yok. Kahvaltısını yapıyor, gazete okuyor, gündemi takip ediyor. Çok sevdiği TRT 4 evde yine her daim açık. Ekrana çıkan sanatçılar, seslendirdikleri eserler hakkında bir şeyler anlatıyor. Bir gün kitap haline getirme umuduyla derlediği halk ozanlarının eserlerinden birkaçını okuyor. 

Ameliyatı hakkında ayrıntılı sorular soruyorum, bilmediğini, doktora sormamış olduğunu söylüyor. Sanki bir sabah bavulunu alıp gidecek, on gün sonra da o 3-4 saatlik operasyonu hiç geçirmemiş gibi çıkıp gelecek. 

Onun adına korkuyoruz. Birbirimize itiraf etmesek de, hepimiz gerginiz. Bir araya geldiğimizde geçmişten, güzel günlerimizden bahsediyoruz. Neleri geride bıraktığımızı hatırlatıyoruz, hayatta alt edilmeyecek hiçbir şeyin olmadığını düşündürmek istiyoruz birbirimize. Ama korkuyoruz. 

Bir tek anneme söylemiş. Doktorun hastalığını teşhis ettiği gün, muayenehaneden çıktıktan sonra onunla paylaşmış. Bunu bana itiraf etmiş değiller, ama biliyorum. Çünkü anneme sorduğumda güldü. Cevap vermedi. "Neden bana söylemediniz?" diyeceğimi bildiği için konuyu uzatmadı. Sadece güldü. "İyi olsun da..." dedi, o kadar. 

Annem hastane için kocaman bir bavul hazırlamış. İçinde 3 takım pijama, 3 çift çorap, kaşık, bardak, çatal, peçete... Onlarca şey var. Anneme söyleniyor. "Tatile gelmedim ya!" diyor. "Alt tarafı 5 gün kalacağım." Ama biraz da biliyor, bu annemin ona seni seviyorum deme şekli.

Ankara'ya gelmemizi bile istememişti, şimdi yanında abim refakatçi olarak kaldığı için de hayıflanıyor. Hastalığıyla bize zahmet verdiğini mi düşünüyor, yoksa gerçekten onun için çok çok önemsiz bir operasyon olduğu için bizim ameliyata bu kadar hassasiyet göstermemize mi tepkili bilmiyorum. Sadece bir iki sabahtır erkenden uyandığını söyledi bugün. Biraz da olsa, onun da korktuğu çıkarımında bulunuyorum bu söyleminden. 

13 Ocak 2015 Salı

Umut

Onlarca, yüzlerce, binlerce insan... Yağan yağmur, ıslak cadde... Koşuyorum. Çirkin bedenimin içinde bu ölü ruh! 

Hayatın tekdüzeliği... Pazartesiden başlayan Cuma özlemleri. Aynı masa, aynı mesai... Öykülerine merakımı yitirdiğim yeni yüzler...

Kışın ilk günleri bu. Kesmeşeker hep Kadıköy'de çalıyor ve West Ham artık içerde de puan kaybediyor. 

Feridun geçmişten, gülümsemesi silinen bir yüz...

Kelebekten tırtıla bir dönüşüm. Doğaya bir başkaldırı! Küçük bir koza içindeki huzur... 

Ben dinlemek istedikçe hep Kadıköy'de çalıyor Kesmeşeker ve West Ham sürekli puan kaybediyor. Feridun yaşlanıyor. 

Ulaşmak istediğimiz her şey yakınımızda, uzanmıyoruz. Küçücük kozamız içerisinde mutluyuz. Dünyaydı, keşfettik, bitti. 

Tüm Kesmeşekerler tükendi, West Ham'ı Araplar satın aldı. Feridun da zamanını doldurduğunda göçebilir.

İçimizdeki ateşi alevlendiren artık ocak maaşları... Tramvaydaki son boş koltuğa kurulmak, akan trafik... Kozamızın sıcaklığı... Kocaman, tükenmez yalnızlığımız.

Bazen, sadece başımı yastığa koyduğumda duyuyorum seslerini. Maria hala güzel. Kesmeşeker ara ara onu çalmak için Beyoğlu'na da geliyor. West Ham kupada yoluna devam ediyor. Feridun uzaktan bakınca aynı ben!

Bitmiyor. Kozamızın duvarları çatlak belli ki... Biz kaçtıkça, o içeri sızıyor.

26 Aralık 2014 Cuma

Sarsıntı

Hafif bir sarsıntı belki, hepsi bu. Belki biraz tanıdık geldiği için korkutan...

Ellerim titriyor, nefesim hep kesik kesik. Kaygılar denizinde yüzüyorum. Kıyılarım nedense hep çok uzak gibi. Oysa önümdeler. Yetişip çıkamıyorum.

Yanıp sönen bir imleç. Yazıp yazıp sildiğim tüm tümceler... Bir araya gelip bir şey anlatmaktan çok uzak.

Metropolde ihmal edilen hayatlar bizimkisi. Bir akşam kör kütük sarhoş olununca mutlu olduk sanılan zamanlar. Yeşil tüketmiş apartmanlar, egzoz kokusu... Toplu taşıma heba edilmiş zamanlar!

Yanıp sönen bir imleç. Hiçbir şey anlatmayan tonla cümle.

Hafif bir sarsıntı belli ki. Hepsi bu...


26 Kasım 2014 Çarşamba

Sanrı

Her şey kabuslarla başladı.

Güzel bir gençlik eğlencesiydi depresyon. Afrika'da ölen çocuklar, sokakta dilenen insanlar ve niceleri... Hayat kötü, hayat acımasızdı. Bir kadının yanağına inen her fiske, benim, en az o kadın kadar benim acımdı. 

Adı -sözde- depresyondu. Hakimiyetin bende olduğu bir oyundu.

Dedim ya, aslında her şey kabuslarla başladı. Yirmi -belki otuz- gece üst üste titreyerek uyandığım alacakaranlıklarda birikiyordu. Sabah mutsuzluklarında, yatağa gömülüp kalmak istediğim öğle vakitlerinde ve hatta güneş battıktan sonra dahi uyanmaktan imtina ettiğim akşamüstlerinde... Benimdi. Duyarsızdım, gözümün önünde büyüyordu, görmüyordum. Ama benimdi!

Ansızın gelen ağlama krizleri... Yoksunluğa, bir çeşit kimsesizliğe, çaresizliğe dökülen gözyaşlarım... Benim! Sahiplenmekten korkuyorum ama benim! Hep benim...

Ertesi güne doğan sahte güneşler... "Ben iyiyim"ler, her şeyin kısa süreli mutsuzluk anları olduğuna dair bir inanç! Kahkahalar, insanın içine dolan, kendini her şeyi aşmış hissettiren o sahte neşe... 

Ve bir gün geldiğinde, aslında tüm olan bitenin basit, iniş-çıkışlarla dolu bir döngü olduğunu fark ettiğiniz, kendinizi ağlamaktan, yardım istemekten alıkoyamadığınız o an... Ölümün bir kurtuluş, teslimiyetin sonsuz huzur olduğunu idrak ettiğiniz o gece yarısı...

Terapiler, ilaçlar... Antidepresanlar... Beyninizi uyuşturan, sizi bir battaniyenin güvenli sıcağına hapseden türlü uğraşı... Yitik bir özgüven, geleceğe dair kaygılar... Ve depresyonun vazgeçilmezi pişmanlıklar!

Hepsi benim! 

Şimdi yıllar öncesinde kalmış o günlere bakıp kabullenmesi kolay. Zordu, ama bir şekilde hep güzel bir hikaye oldu. Dündeydi, geçmişti, bitti.

Bir sigara yakmak geliyor bazen içimden. Üst üste -kimbilir- kaçıncı gecedir gördüğüm o kabuslar için...

Biliyorum, hatırlıyorum. 

Her şey kabuslarla başladı.

25 Kasım 2014 Salı

Sivas

Sene 2008. Kendimce Müfettişim. Sivas Tur'un orta sıralarda bir koltuğunda Sivas'a, hayatımın ilk turnesine yolcuyum.

Otobüs 11'de hareket etti, ben ancak 3 gibi uykuya dalabildim. Şimdi saat 4 ve tahminen Yozgat'ı geçtik. Uyandım.

Yanımda kimse yok, rahatım. Ama gözümde uykudan da eser yok. Sadece 25-30 şarkı kapasiteye sahip telefonumdan bir şarkı açıp karanlığa, yanından geçtiğimiz dağlara bakmak istiyorum.

"Beni bırakma", şarkımız bu. Kimi hatırlatıyor? Kimi özlüyorum? Bilmiyorum. Hayatımda hiçbir şeyi ve hiç kimseyi o otobüs yolculuğunda terk ettiğim gibi terk etmedim. Kimse beni o gece olduğu kadar sert yalnız bırakmadı. Elime tutuşturulan bir bilet, soğuk bir "hoş geldin" habercisi otobüs keki ve işte şimdi buradayım! Cam kenarı koltuk soğuğunda, bu boktan otobüste yol almaktayım.

Düşününce hayatımda hiçbir şey yok gibi... Bir ailem var, kafamda tanımı bile yok. Hep yanımda, yakınımda olmuşlar. Onlara uzaktan bakıp tanımlayacak kadar büyüyememişim. Dostlarım, arkadaşlarım var. Hep söylediğim, anlamını çok da bilmediğim şarkılarım, bitmemiş romanlarım, dostlarım var. Ama hepsi, tam da o otobüsün içinde ihtiyaç duyduğum o anda yoklar. Kaybolmuşlar.

Acı acı söylüyor bir yandan o adam. "Gel bak, bir elimde gökyüzü var. Hala!" Oysa gökyüzünde yıldızlardan bir eser bile yok! Çevremizde koca dağlar, kulağımda kötü bir kulaklık, Yozgat-Sivas karayolunun bilmemkaçıncı kilometresi...

Oysa yıllar geçecek... Her şey gibi, o günler de, sadece sabretmeye çalışmakla, susmakla, kabullenmekle, savaşmakla geçecek o yıllar da bitecek. Tüm o gece yolculukları, yalnızlıklar, pişmanlıklar, sorgulamalar son bulacak. Güneş doğacak! Hayatına bir eş, onlarca dost, sonsuz mutluluklar, WestHam ve tonlarca mutluluk girecek... Ama bilmiyorsun işte. O adamın dizelerinde, içindeki o saf çocuğa sarılıyor, o koca bilinmeze doğru yürüyorsun. 

Sivas'a sabah ayazında iniyorsun. Soğuk havadan derin bir nefes çekip önündeki yıllara yürüyorsun.

19 Eylül 2014 Cuma

Yerleşik

İstanbul koşuşturmacası... Yağmurda yakalanan tramvay, ayakta okuduğum kitaplar. Ev huzuru, sıcak yemek. Halının üzerinde inadına yalınayak dolaşmak.

Düşününce hep istediğimdi bu. Turne yalnızlığı içinde kurduğum hayaller artık gerçek. Artık iş çıkışları eve geliyorum, hayatım iki kişilik. 

Haritadan söküp çıkardığımız dostlar var. Kastamonu'dan, İzmir'den, Samsun'dan... Haftada bir çıkıp, kendimizi unutuyoruz. Düzenli spor, sağlıklı beslenme. Aylık spor paketi üyeliği, hatta zorlasam amatör bir rock grubunda lead vokal.

Eskinin rüyaları bunlar. Mahrumiyetin doruklarında susadığım şehir tatları. Çabuk unuttuğum, zihnimin sildiği günlerde kazınan...

Koşuyorum şimdi. Sesler boğuk, bulanık. Ellerimde sımsıkı bir avuç, koşuyorum. Sonunu düşünmeden, görmeden. Hayallerin gerçek olduğu yerde, fazla da sorgulamadan inanıyorum. 

Yaşamak bi' oyun. Hem de en güzelinden...