26 Haziran 2007 Salı

Batsın Bu Dünya!

Dünyada bana sıkıntı veren şeyleri düşünüyorum: Evde misafir varken gönlümce takılamamak, misafirin çocukları bilgisayarıma saldırdığında yufka yüreğimi dinlemek ve onlarla saatlerimi harcamak, benden bir şeyler yapmamı bekleyen insanların tek kaş hareketiyle o şeyi yapmaya koyulmak, akşam saat yedide arayıp beni buluşmaya davet eden arkadaşlara hazırlanma sürem, giyecek ütülü bir şeyimin olup olmadığı gibi kriterleri gözden geçirdikten sonra vereceğim cevabı bulmaya çalışrken duyduğum "abi, iki dakikada kızılaydasın" ya da "bi' tişört giy gel, burada herkes rölaks" gibi gaza getirici cümlelere direnememek, blog'uma yazmaya karar verip, saçma sapan şeyler yazıp, yazdıklarımdan pişman olduktan sonra sayfayı kapat tuşunun yeterli olmaması, yazdıklarımı bir de otomatik kaydedici zıkkımı yüzünden "gönderileri düzenle" kısmından silmem gerekmesi, yazdığım her şeye bir başlık bulmak zorunda olmak, başlık bulamadığım şeylerin yazının ilk birkaç kelimesi ile temsil edilmesi...

Hayat ne zormuş!

'Anne, ben tikky oldum!'

Birkaç gündür kendime yeni yeni giyecekler alıyorum. Ayakkabı, tişörtler, bir şapka... Hatta birilerinden hediye almaktan utanan, çekinen biri olsam da, ilk kez ortaya çıkardığım bencilliğimi takınarak, bana saat hediye etmeyi düşünen aile fertlerimi zorda bırakacak bir kararla değeri yüz milyonlarla ölçülen bir saat beğendim. En kısa zamanda odama bir duvar saati, masama da yeni bir kalemlik alacağım. Neler oluyor bana hiç bilmiyorum? Galiba bir yerlerde bastırdığım bir hüzün var, bir 'tikky' gibi mağazalara saldırıyorum.

Bak şimdi de üzüldüm şu tikky'lere, meğerse ne çok hüzünleri varmış ki harca harca bitmiyor!

24 Haziran 2007 Pazar

Berber Muhabbetleri

Berberimin bir çırağı var. Bir türlü aşamadığım resmiyetimden olsa gerek, henüz on sekizinde bu delikanlıya "n'aber Murat?" veya "Bu ne hâl böyle, çok mu yoruyor usta seni?" gibi samimi laflar söylememem. Onunla sanki ben bir Türk Büyükelçiliği'nde saygıdeğer bir ateşe, kendisi de öğle yemeğimi yiyebilmek için gittiğim lüks restoranın şef garsonuymuşcasına yapay, resmî ve soğuk bir muhabbet içerisindeyim.

Dedim ya dün saçlarımı kestirdim diye, ben sıra beklerken tıraş olan adamın Murat'la konuşmalarına dikkat ettim. "Murat, oğlum, nerdeydin geçen hafta?", "Murat sen lise terktin değil mi?" ya da "Yahu Murat, senin bu kollarındaki kesikler de nereden çıktı böyle?" gibi şeyler soruyor adam. Murat da bütün samimiyetiyle saygısından kusur etmeden cevaplıyor sorularını.

Anlattığına göre Çinçin Mahallesi'nde oturuyor Murat, bir sürü kardeşi var. Ortaokuldan öğretmenlerinin zoruyla, son birkaç ayda okula gitmeyerek, zayıf derslerini kurulda geçerek bitirmiş. Çocukluğundan beri çalışıyor. Önce bir hurdacının yanında çalışmış, sonra Ankara'nın küçük atölye işletmelerinin bulunduğu Siteler'de ve daha bir sürü yerde... En son da benim berberin yanında çalışmaya başlamış, berber de onu çıraklık okuluna gönderiyor. Dersleri sevmiyor, söylediğine göre aklına girmiyor, her şeyi unutuyor. Devamsızlık yapıp hepsi kendisi gibi Müslüm, Ferdi, Orhan dinleyen arkadaşlarıyla delikanlılık yapıyor, içiyor. Berberden duyduğum kadarıyla arkadaşları tiner çekiyor, onun deyimiyle Murat içlerinde en normali. Tabi müzik dinlerken kendinden geçince kollarına attığı jiletlerin izlerini saymazsak.

Kendi kazandığı parayla bir sivri burun, süet ayakkabı almış, 40 YTL'ye. Tıraş olan adamın ricası üzerine getirdi gösterdi. Kumaş pantolonunu, gömleğini giyip sevdiği kızla buluşacakmış. "Ben böyle kot tişört gelsem sizin oralara, beni yabancılar mı insanlar?" dedi adam, "abi ne demek gel, misafirimizsin başımın üstünde yerin var" dedi Murat. Sabahları mahallesinde camı kırılan araçların olduğunu gördüğünü, içlerinden oto teypleri başta olmak üzere bulabildikleri değerli şeylerin çalınmış olduğunu da eklemeyi unutmadı. Ankara'nın Teksas'ıymış oralar.

Onlar konuşurken kendimi, içine kapanıp kaldığım dünyamı daha net görme fırsatım oldu. Onlar konuştukça biraz daha kapanıp kaldım, biraz daha yalnız kaldım. Hayat bir yerlerde yaşanıyor birileri tarafından. Bizse köşemize çekilmiş, onunla ilgili gözlemler yaparak, çıkarımlarda bulunarak, bildiklerimizi büyük bir sahtelikte birbirimizle paylaşarak rahatlatıyoruz vicdanlarımızı...



Rockstar

Dün saçlarımı kestirdim. Kısa saçlı hâlim bana hep bir rockstar olabileceğim hayalinin hâlâ gerçekçi olduğu günlerimi hatırlatıyor, beni heyecanlandırıyor. Yine de ayın yarısında kısa kalan saçlarımın, kalan yarısında uzamasına ve beni bu hayallerimden koparmasına göz yumuyorum. Biliyorum ki hayat da böyle; bazı şeylere inanıyorsun, o inancınla bir şeylere tutunuyorsun ama inancını yaşatacak şey o tutundukların olmuyor. Pek çok kez kendinle, aynada gördüğün o küskün insanla başbaşasın ve yalnızsın. Bunu zaman zaman hatırlamakta fayda var sanırım.




23 Haziran 2007 Cumartesi

Şeyler Arasında

Sanırım bu şehirden en çok yaz aylarında nefret ediyorum. Herkes bir yerlere gidiyor, herkesin kendilerinden başka kimseyi ilgilendirmeyen planları var, hiçbirine dahil değilim, henüz yaz için belirli planlar yapabilecek kadar da rayında değil hayatım. Ama bu şehirden en çok yaz aylarında nefret etmemin nedeni bunların hiçbirisi değil.

Markete alışverişe, saç tıraşı olmak için berbere, arkadaşlarla buluşmak için otobüs durağına gideceğim ve hiçbirinde sıra beklemeyeceğim. Gittiğim yerlerin hiçbirisinde, kışın görmeye alıştığım kadar çok olmayacak o yüzlerden. Her gittiğim yer, bana bir parça daha yalnızlığımı, bir parça daha kimsesizliğimi hatırlatacak. Baktığımda görmeye alıştığım kalabalık silinecek, tüm insanlar sanki doğru olan buymuş gibi uzakta olacak, ben ise çok büyük bir yanlış yapıyor olup olmadığımı sorgulayarak yine bu şehirde, yine bu boşlukta olacağım.

Dikkat ediyorum da, o çok özlediğim denize gitmek de gelmiyor içimden, artık deniz kokusunu da alamıyorum gittiğim yerlerde. Sahiller dolmuş, insanların kuru gürültüleri dünyanın en güzel sesini, dalga seslerini bile bastırıyor. Gemileri özlüyorum. Denizin orta yerinde tek başına, dimdik ayakta duran ve bana umut veren, bana aslında benim de kendi gemimi okyanusun ortasında yürütebileceğimi anlatan, özenle süslenmiş, işlemeli, tahtası en kalitelisinden olmasa da göz alıcı güzelliğe sahip gemileri özlüyorum.

Sonbahar gelsin, yine aynı kalabalık dolsun şehre. Benimle aynı yalnızlığı paylaşan, tıpkı benim gibi ona tahammül edemeyen insanlar olsun çevremde. Hep beraber nefret ederken aynı şeyden, birazcık daha ait hissedelim kendimizi ona. O kalabalıkta bir şey olayım, şeyler arasında...

22 Haziran 2007 Cuma

Empati

Bugün Jale ile kalabalık trafikte sıradan şerit değiştirmelerimden birini yaparken acı bir fren sesi duydum. Sağ arkamda lacivert bir küçük kasa araba, içinde de üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm bir genç kız vardı. Jale'nin gayet uzağında durabilmiş olsa da, yüzündeki şoku görebildim kızın ve anlık bir empati ile aynı şoku ben de yaşadım. O an elimle 'özür dilerim' işareti yapmak (ki nasıl oluyor bilmiyorum), mahcubiyetimi göstermek için bir jest takınmak ve hatta inip iyi olup olmadığını sormak istedim. Eve kadar da bunları yapamamış olmanın sıkıntısı ile sürdüm Jale'yi.

Sanırım
empati kurabilmeyi -birazcık daha- başarabilmiş bir toplum olsaydık, 'muhasır medeniyetler seviyesi'ne çoktan varmış olacaktır.

Ayrıca evet, arabamızın adı Jale.

21 Haziran 2007 Perşembe

Makarna

Giyeceklerimi askıya asmaya, kitaplarımı derli toplu tutmaya, odamı sık sık toparlamaya, zaman zaman sokağa çıkmaya, sokağa çıktıysam eve dönmeye, hatta zaman zaman sınavlarda soruları çözmeye, uyanmaya, tuvalete gitmeye ve hatta yemek yemeye üşendiğim oluyor.

Ama canım gerçekten istiyorsa, saat kaç olursa olsun, makarna pişirmeye asla üşenmiyorum.