Fark ettim de; eve dönmediğim haftasonlarında uzun uzun uyumak istiyorum. Yeni bir şey değil bu, belki zihnimin yalnızlığa beklenen bir tepkisi. Vücudumsa onu dinlemiyor, haftasonları kurulu bir saat gibi en geç 11'de ayılıyor.
Bir şeyler yemek için dışarı çıktım. Buranın sokakları hep kalabalık. Kaldırımlarda yürümek eskisine nazaran biraz daha güvenli. İnşaatların çoğu tamamlanıyor. Depremin izleri yavaş yavaş siliniyor.
Bir fast-food zincirinin restoranına girip yiyecek bir şeyler alıyorum. Hoş, Ankara'da, İstanbul'da olsa o hamburger'i sağlıksız diyerek geri çeviririm. Ama şimdi tatlı geliyor o hamburger. Sanırım biraz Ankara'yı, İstanbul'u hatırlatıyor bana orası. Tepsim önümde kahvaltı niyetine yiyorum patatesleri, soğan halkalarını...
Ben otururken polisler geliyor, bir masaya yerleşiyorlar. Sipariş verecekler, kasanın üstündeki menüye bakıyorlar. Bir tanesinin elinde kocaman, belki bacağım kadar büyük bir silah var. Batıda bir şehirde yadırganacak bu durumu, oradakiler içerisinde belki bir tek ben garipsiyorum. Polisler kasaya yöneldiklerinde de, bir tanesinin (o elinde silah olanın) kasaya arkasını dönüp kapıyı gözlediği de gözümden kaçmıyor.
Kendimi sokaklara atıyorum. Bir kitap almak istiyorum, elimdeki bitti. Belki de mesleğin kazandırdığı güzel alışkanlıklardan biri bu, ayda birkaç kitap bitirmek. Yolculuklarda, tek başına otel odalarında kitap kahramanlarını arkadaş bilmek...
Büyük bir kitapçı buluyorum. Ankara'da, Ulus'un ara sokaklarına benzer, sıkışık, her daim kirli görünen, adeta puslu sokakların birinde... Çok satanlar rafında bulunan kitapların yarısından fazlası bölgenin etnik kökenleri, o etnik kökene sahip insanların savaşçı, özgürlükçü yapılarıyla, kahramanlıklarıyla ilgili kitaplar... Rafların etrafında o kitaplara bakan, kitapları aralayıp sayfalarına göz gezdiren insanlar görüyorum.
Özellikle aradığım bir kitap yok. Camus'nün Veba'sı ilgimi çekiyor. Kitabımı alıp çıkıyorum.
Sokakta sigara içen çocuklar var. Bir tanesinin boyu, o restoranda gördüğüm polisin silahı kadar. Üstlerinde palto yok. Dumanı içlerine öyle bir çekiyorlar ki, sanırsın vücutlarını o sigarayla ısıtıyorlar.
Otele dönüyorum. Isınmak için birkaç fincan çay içiyor, bir yandan da kitabımı okumaya koyuluyorum.
Güneyde yükselen bir şeyler var. Yüksekova Müfettişini çağırıyor.
9 Şubat 2013 Cumartesi
6 Şubat 2013 Çarşamba
II. Van Seferi
İki gün için beş gün, bazen on iki, on dokuz gün sabretmek...
Sabrediyorum. Dolup taşmayayım diye zihnimi bir şeylerle oyalıyorum. Kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bazen de yetmiyor. Kendimi "işim bir 5 gün daha uzarsa gömleklerimden kaçını temizlemeye vermeliyim" ile "bir gömleği kaç kez giyersem getirdiklerim bana yeter" muhasebesi yaparken buluyorum. Rejim mi yapmalıyım? Zeytinyağlı yemekleri kim kaybetmiş de biz bulalım Van'da!
Öfkeleniyorum. 5 yıldır hep bir şekilde sabrederek geçirdiğim günlerimden daha çok... Sanki bir şey karşıma çıkacak, bu b**tan şehirde birkaç hafta, belki birkaç ay daha tıkılıp kalacağım gibi geliyor. İşler elimde büyüyor, yollar gözümde...
Huzurlu bir yer var. Çok mutlu insanlar var, biliyorum. Gördüm, tanıdım. Beni bekliyorlar. Orada olmalıyım. Bu hava değil solumam gereken.
Ama burdayım. Hala bu lanet geminin kaptanıyım!
Sabrediyorum. Dolup taşmayayım diye zihnimi bir şeylerle oyalıyorum. Kitap okuyorum, dizi izliyorum. Bazen de yetmiyor. Kendimi "işim bir 5 gün daha uzarsa gömleklerimden kaçını temizlemeye vermeliyim" ile "bir gömleği kaç kez giyersem getirdiklerim bana yeter" muhasebesi yaparken buluyorum. Rejim mi yapmalıyım? Zeytinyağlı yemekleri kim kaybetmiş de biz bulalım Van'da!
Öfkeleniyorum. 5 yıldır hep bir şekilde sabrederek geçirdiğim günlerimden daha çok... Sanki bir şey karşıma çıkacak, bu b**tan şehirde birkaç hafta, belki birkaç ay daha tıkılıp kalacağım gibi geliyor. İşler elimde büyüyor, yollar gözümde...
Huzurlu bir yer var. Çok mutlu insanlar var, biliyorum. Gördüm, tanıdım. Beni bekliyorlar. Orada olmalıyım. Bu hava değil solumam gereken.
Ama burdayım. Hala bu lanet geminin kaptanıyım!
23 Ocak 2013 Çarşamba
Torrent
Dexter Morgan, John Dorian, Ted Mosby, Walter... Sweet Dee, Charlie...
Sanki herkes bir köşede, uzak bir gerçeklikte hayatımı dolduruyor bu adamlar. Her akşam buradalar,Uşak'ta dairemde yanımda duruyorlar.
Dexter bana birilerinin yanağından kan alıp onları gözüm kapalı öldürebilirmişim, zerre vicdan azabı duymazmışım, hatta rahatlarmışım gibi hissettiriyor. Arkamda tek delil bırakmam, Ziraat Forensics'te işime devam edermişim gibi...
Ne zamandır bir şeyler yazasım var aslında, istemiyor canım. Rutin hayat, yeteneksiz yaşam güzel. Hayatın sıradanlığında kaybolmak.
Sanki herkes bir köşede, uzak bir gerçeklikte hayatımı dolduruyor bu adamlar. Her akşam buradalar,Uşak'ta dairemde yanımda duruyorlar.
Dexter bana birilerinin yanağından kan alıp onları gözüm kapalı öldürebilirmişim, zerre vicdan azabı duymazmışım, hatta rahatlarmışım gibi hissettiriyor. Arkamda tek delil bırakmam, Ziraat Forensics'te işime devam edermişim gibi...
Ne zamandır bir şeyler yazasım var aslında, istemiyor canım. Rutin hayat, yeteneksiz yaşam güzel. Hayatın sıradanlığında kaybolmak.
1 Kasım 2012 Perşembe
30 Yaş
Depremin yıldönümü... Erciş'e yol alıyoruz. 3 personelimiz, öğle vakti bir kahvehanede zaman öldürürken bina başlarına yıkılıyor. Depremin, kayıplarının yıldönümü.
Van'da olduğu gibi bina yıkıntıları karşılıyor bizi. Arabayla aralarından geçiyoruz. Gözlerim şubeyi arıyor, kaçıyorum sanki tüm o görüntülerden, insanlardan. Şube pazaryerinin önünde, mahşer kalabalığı var. İçlerinden geçip şubenin üst katına, müdür odasına çıkıyoruz.
Başkan Bey'le beraberiz, az sonra mevlidin okutulacağı Halk Eğitim Merkezine geçeceğiz. Şube Müdürleriyle birlikte kalkıp salona gidiyoruz.
"Personelimizin ailesi..." diye tanıştırıyor Başkan Bey. On yaşlarında bir oğlan, yürümeyi yeni sökmüş bir kız... Annelerine başınız sağ olsun diyorum ama bakamıyorum çocuklara.
Mevlid okunuyor, kalkıyoruz. Başkan Bey çocukları öpüyor, sarılıyor. Kahretsin ki ben sokulamıyorum, kaldırmıyor yüreğim. Sanki sarılsam onlara, dayanamayıp ağlayacağım. Uzaktan gülümsüyorum sadece. Müdür Bey'e bakıyorum, o da uzak duruyor.
Hikayesini sonradan anlattı, cenazede o 10 yaşındaki çocuğun "amca bizim babamız öldü, bize siz bakar mısınız?" dediğini, o an o çocuğa sarılıp nasıl ağladığını.
Şehir, insanlar, sokaklar... Her yer, her şey, herkes hissiz. Hepsi gözlerinde büyük bir hüzün taşıyorlar. Her şey boş geliyor sanki, ailelerine, sevdiklerine sarılıyorlar, onlara tutunuyorlar. Uğruna savaştıkları, kavgalar ettikleri, belki birbirlerini kırdıkları, üzdükleri her şeyin bir anda sona erebileceğini, bambaşka yepyeni savaşların başlayabileceğini biliyorlar.
Ocak ortasına kadar çadırda kaldıklarını anlatıyor Müdür Bey. Yağmur yağdığında çadırın içine dolan yağmur sularından. Onları önce boşaltıp, sonra uyuduklarından. Çadırın geldiği ilk günün fotoğraflarını gösteriyor. En son neye sahip olduğumda bu kadar mutlu olduğumu düşünüyorum o fotoğrafa, gülümsemelerine bakarken.
Prefabrik evlerin gelişinden, günler sonra alınan ilk duştan, yiyecek kıtlığından ve güzel bir yemek bulduklarında patlayana kadar yediklerinden... Göçük altından çıkardıkları insanlardan... Göçük altında kalmış bedenlerden...
Akşam prefabrik konutlarında misafir oluyorum. Bölge Başkanımız bir prefabrikte, Müdür Bey ayrı bir prefabrikte kalıyorlar. Küçücük yaşam alanları bunlar. Bir klozet, bir lavabo ve bir duşakabinin bulunduğu, banyosuna iki kişinin girmesinin imkansız olduğu, günü kurtaran yaşam alanları. İçerisi serin, hatta soğuk.
Oturup yer sofrasında Arap Tava yiyoruz. Bir yandan da televizyondaki programlardan kendimize eğlenceler seçiyoruz. Her şey güzel giderken "tesadüf oldu" diyorum. "Bugün benim doğum günüm" Kutluyorlar. 30 yaşıma, sanki o son yaşı o akşamda almışçasına basıyorum.
Otele bırakıyorlar beni sonra. Odama çıkıyorum. Ablamın, abimin doğum günü mesajlarını okuyorum. Hoş, 30 yaşına basınca doğum gününü kutlayanlar da azalıyor. O mesajları okurken ağlıyorum. Belki tüm gün gördüklerime, görüp de sustuklarıma, insanlığıma, insanlığımdan olan utancımla ağlıyorum.
Bir pazartesi akşamı, Van'da 30 yaşıma basıyorum.
17 Ekim 2012 Çarşamba
Hi Van!
Dün Van Şubesi'ne sayıma geldim. Saat 5'e doğru Bölge Başkanlığına geldim, Başkan Bey yokmuş bir bölüm müdürü ile oturduk. Gelir gelmez "yoldan geldiniz, yemek yediniz mi? karnınız aç mıdır?" diye sordu. 5 yıllık teftiş hayatımda ilk kez sayım öncesi böyle bir güzellik işittim. Sayım sırasında tansiyonun düşmesi halini iyi bilirsiniz...
Burada depremde hasar gören binalar için, bina sahiplerine ödeme yapılıyor. Bunun için Şubeye bağlı bir büro açmışlar. Büro, bildiğiniz 'upgrade edilmiş bir konteynır'da faaliyet gösteriyor. Sayıma gittim oraya haliyle, elektrikler kesilmiş, voltaj yetmiyormuş gibi sebeplerle ışıklar iki saniye arayla yanıp sönüyor. Düzensiz aralıklarla titreyen florasan lambalar, bir karanlık bir aydınlık... Florasanların o cızırtılı sesi, personelin bir aydınlanan bir kararan simaları... Nasıl bir gerilim filminin sahnesi bu derken sayım yapacağım aklıma geldi. Elektrik yok, personelin 16.45'te aldığı bir kasa dökümü var. Biri kasasını devretmemiş söylenene göre, 400 TL noksanı var. Hiçbir bilgisayar çalışmıyor. Büronun yöneticisi "paraları sayalım biz üstad" diyor. "Neyle tutturacağız" diyorum. Döküm yok, kasa mevcudu nedir bilmiyoruz. "Öyle kafadan say, sakla kasaya yarın bakarsın." demiyor da değil içimden bir ses.
Çözüm olarak yandaki lokantadan bir mum getirdiler. Yanıp sönen, titreyen ışıkları tamamen kapattık ve güç kaynağının bize verdiği o kıt enerjiyle 1 (yazıyla bir) bilgisayarı faal hale getirmeyi başardık. Hemen bir kasa dökümü aldık ve mum ışığında teftiş tarihinin en romantik sayımını yaptık. Finart dökümleri de malumunuz çok silik çıkar nokta vuruşludan. Muma yaklaştırırken alev almasından korkuyorum. Personel paraları makinede sayıp kenara koyarken mumun üzerinden falan geçiriyor. "Bir mali mesuliyet sebebi olarak paraların sayım sırasında yanması" çığırını açmamıza ramak kalıyor.
Neyse efendim 400 TL noksanımızı tespit ediyoruz. Personel arkadaşımız noksanını güç bela kesiyor, devirler yapılıyor. Güç kaynağı flat line vermeden sayımı noktalıyoruz. Personel "müfettiş bey yarın gün ışığında ben noksanın sebebini araştırırım" diyor. Gülsem mi, ağlasam mı...
1 Eylül 2012 Cumartesi
"Mavi Donun Var Mı? Yaz, Kendisi Getirecek!"
Uzun zamandır Ankara'ya gitmemiştim. 9 gün tatil, kendi yatağın, terliksiz basılan halı, anne yemeği, Bahçeli, Tunalı, vb. Çok güzel bir haftasonu, güzel bir final derken Haseki'deyim. Bana verilen odanın banyo kapısının arkasına asılı duran dona bakıyorum.
Rengi mavi, önünde bir fiyonk var. Bedeni XXL. Kapının arkasında öylece duruyor. Hiçbir temizlikçi dokunmamış, sanki odanın bir parçası oluvermiş. Dalından koparılamayan nadide bir çiçek gibi asılı duruyor kapının arkasında.
Belli ki benden önce kalan Araplardan birine ait. Yani oldukça esmer bir kıça ev sahipliği yapmış zamanında. Banyodaki telefonun üzerinde de garip ruj lekeleri görüyorum. Tahminimde yanılmamışım. Kapalı, yeşil tuhaf elbiseli, bol makyajlı, koca popolu bir Arap Bacının donu bu!
Size bu satırları yazarken üst katta bir cinayet işlendi sanırım. Bu cinayet durmadan bağıran 5 yaşındaki bir çocuğun tepesine düşürülen dolapla gerçekleşti gelen seslerden anladığım kadarıyla. Hayırlısı...
İstanbul'da son haftalar... Günler eridi gitti. Özleyeceğim.
Rengi mavi, önünde bir fiyonk var. Bedeni XXL. Kapının arkasında öylece duruyor. Hiçbir temizlikçi dokunmamış, sanki odanın bir parçası oluvermiş. Dalından koparılamayan nadide bir çiçek gibi asılı duruyor kapının arkasında.
Belli ki benden önce kalan Araplardan birine ait. Yani oldukça esmer bir kıça ev sahipliği yapmış zamanında. Banyodaki telefonun üzerinde de garip ruj lekeleri görüyorum. Tahminimde yanılmamışım. Kapalı, yeşil tuhaf elbiseli, bol makyajlı, koca popolu bir Arap Bacının donu bu!
Size bu satırları yazarken üst katta bir cinayet işlendi sanırım. Bu cinayet durmadan bağıran 5 yaşındaki bir çocuğun tepesine düşürülen dolapla gerçekleşti gelen seslerden anladığım kadarıyla. Hayırlısı...
İstanbul'da son haftalar... Günler eridi gitti. Özleyeceğim.
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Dalgalı Denizler
"Dalgalı denizde, insan bazen hiçbir şey yapmayıp sırtüstü uzanıp dalgaların geçmesini beklemeli" dedi. Haklı...
Zor günler... Bilinçdışının tasfiyesi, yıllardır batık alacaklar, toksik varlıklar... Kendi çöplüğüm... Başkalarının çöplerini bile doldurduğum kendi çöplüğüm...
Kızgınlığım çok büyük... Elime geçirsem öldüresiye dövmek istediğim insanlar hala var. Sözüm ona kibar, beyefendi falan bir insanım. Bazen kendimden korkuyorum.
Yaz geçsin. Kış gelsin. Geçsin... Bu şey her neyse bitsin.
Zor günler... Bilinçdışının tasfiyesi, yıllardır batık alacaklar, toksik varlıklar... Kendi çöplüğüm... Başkalarının çöplerini bile doldurduğum kendi çöplüğüm...
Kızgınlığım çok büyük... Elime geçirsem öldüresiye dövmek istediğim insanlar hala var. Sözüm ona kibar, beyefendi falan bir insanım. Bazen kendimden korkuyorum.
Yaz geçsin. Kış gelsin. Geçsin... Bu şey her neyse bitsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)