11 Temmuz 2015 Cumartesi

Nezih Hoca

Kafamda tarihler karışık. 1996 mıydı, 1998 mi hatırlamıyorum! Elimde müzik defterim, içinde porte porte besteler... Her öğle arası kapısındayım. Yeni bestemin notaları üzerinde çalışıyoruz. 

"Bu nota sekizlik olmalıydı" ya da "on altılık bir do var"... Düzeltmeleriyle ilgili hatırlayabildiklerim bunlar. Odasını ise unutmuyorum. Küçük, yatay iki pencere iç içe geçmiş. Bir tanesi aralanmış. Önünde defterim, elinde sigarası karşımda oturuyor. En ergen zamanlarım, içimden ne çıkacak ikimiz de bilmiyoruz. İş arkadaşlarının öğretmenler odasında sohbet ettikleri, kahve içtikleri saatlerde, o bana müzik adına bildiklerini aktarmaya çalışıyor, hepsi bu.

***

"Bir beste soru-cevap'tan oluşmalı. Bir dize soru ise, öbürü cevap olmalı. Senin şarkılarının bazılarının ucu açık, soru ile bitiyor!"

***

Her sabah bir şekilde buluyorum onu. Yanına gidip yeni bir bestemin olduğunu, notalarını yanımda getirdiğimi, öğle arası beraber çalışmak istediğimi söylüyorum. Beni hiç kırmıyor. Henüz yaşım 14, belki 15. Şarkılarımı beğenip beğenmediğini bile bilmiyorum. "Bir gitarist bul" diyor bana. İki kişi daha iyi olacağımıza inanıyor.

Dedim ya, yıl ya 1996 ya 1998. TRT hegomonyasının yeni yeni terk edildiği günler. Gitarı ancak Pop Saati'nin jeneriğinde suda yüzerken görebildiğimiz zamanlar...

Serviste bir çocuk var, adı Ömer. Birkaç kez gitarıyla görmüşlüğüm var. Onunla konuşup beraber çalıp çalamayacağımızı soruyorum. Kabul ediyor. Aylardan Haziran. Yaz tatili bir ramak uzakta. 

"Bir gitarist bul" demişti bana. Bunları söylerken hayat boyu sürecek bir dostluğun kurulmasına vesile olacağından haberi yoktu elbet. Okul tatile girmiş, üç aylığına kendini unutturmuştu. Ömer'le ikimiz ise kendimizce bir grup olmuş, haftada 3-4 gün görüşür, çalışır olmuştuk.

***

O yaz buz pateninde kolunu kırdı Ömer. Çalamadığı gitarı iki ay kadar bende kaldı. Ben de gitar çalmaya bu şekilde başladım.

***

İki gitarist, isimsiz o grubu kurmamız lise birin başlarına denk geliyor. Yaşar, Ayna, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal... Kral TV yana döne kliplerini gösteriyor. Kargo, Pentagram, Kesmeşeker ise underground tadında, alternatif kanallarda. Ömer'le benim bestelerimi çalıyor, onlara çalışıyoruz.

***

Ekim ayında Aslı'yı kaybediyoruz. Aslı Yılmaz... Onu hiç tanımadım, kim olduğunu arkadaşlarının koridorlarda ağladığı o sabaha kadar da bilmiyordum. Üst sınıflardan, hepatit yüzünden hayatını kaybetmiş. 

Vefat ettiği günün akşamında Aslı için yazdığım şarkıyı cesaretimizi topladığımız bir gün ona çalıyoruz. "Tamam" diyor Nezih Hoca. İsteğimiz, şarkıyı tüm okulun karşısında çalmak. "23 Nisan'da sahne alacaksınız."

Sözlü için tahtaya kalktığımız zamanlar hariç göz önünde olmak nedir bilmiyoruz. "23 Nisan" diyor Nezih Hoca. "Şenliklerde tüm okula çalacaksınız"


***

Bir bayan vokaliste ihtiyacımız var. Üst sınıflardan Derya'nın sesinin çok güzel olduğunu biliyorum, ama kendisiyle tanışıklığımız yok. Cesaretimizi tam anlamıyla topladığımız bir çarşamba ona Aslı'ya yazdığımız şarkımızdan, 23 Nisan'dan, alacağımız sahneden bahsediyor, bizimle çalmak/söylemek isteyip istemediğini soruyoruz. "Tamam" diyor. Bu, heyecanlı bir "tamam" değil. Belki de bizi görmek istiyor. Ertesi öğle arası müzik odasında olmak üzere sözleşiyoruz.


***

Derya şarkımızı beğeniyor. Adını hiç koymadığımız grubumuza dahil oluyor.

***

23 Nisan'a kadar her öğlen müzik odasında toplanıyoruz. Nezih Hoca zaman zaman bize katılıyor, zaman zaman oda kilitli olduğundan üzerinde oturduğumuz kalorifer petekleri kıçımıza bata bata çalışmalarımızı sürdüyoruz. "Nerede"nin yanına iki-üç şarkı daha ekliyoruz.

Dedim ya, 90'lı yıllardayız. Atatürk Lisesi dönemin sıkı okullarından. Saygı duruşuyla başlayan 23 Nisan, şiirlerle, kompozisyonlarla devam ediyor. Biz ise Atatürk büstünün arkasında üşüyerek, sidik kokusuna tahammül etmeye çalışarak bekliyoruz. Törenin sonunda sınıflarımız, adımız ve minik bir gitar dinletisi vereceğimiz anons ediliyor.

Sahnedeki yerlerimizi alıyoruz. Şarkımızın Kasım ayında kaybettiğimiz Aslı için olduğunu anons ediyor Derya. İnanılmaz bir sessizlik içinde arpejimi işitiyorum. Ellerim zangır zangır titriyor.

***

Artık tüm okul tanıyor bizi. Tenefüslerde gitarımı dinlemeye geliyorlar. Öğretmenlerin kanaat notu bile hep 5.

***

Müdürümüzün değişmesi, Nezih Hoca'nın okula bir bateri seti alınmasını istemesi de kabaca bu döneme denk geliyor sanırım. Lise 2'ye başladığımızda müzik odasında devasa bir davul seti buluyoruz. İki kişilik grubumuz büyüyor!

***

"Afra" diyor bazıları. "Yarım Karışık" diye uydurduğumuz bir isim bile var. Candaş davul çalıyor, Ömer artık bas gitarist. "Güzelim"i yeni yazmışım, neredeyse tüm okul ezbere biliyor. Şenliklerin müdavimiyiz.

Liselerarası müzik festivali... Bizim okulun köhne konferans salonunda düzenleniyor. Nezih Hoca biz sahneye çıkmadan çikolata veriyor bize. "Önemli olan buraya kadar gelmekti" diyor bize. "Sahnede ne olursa olsun, sizinle gurur duyuyorum"

***

Üniversite sınavı stresi boğuyor bizi. Yine de, lise son sınıfta bile sırtımızda gitar, derslerden boş kalan zamanlarda bir şeyler üretmeye çalışıyoruz. Kimya, Fizik, Matematik arasında bir yerlerde Nezih Hoca hala var. Bizi öğretmenler gününde, sadece öğretmenlerimizin davetli olduğu bir etkinlikte sahneye çıkartıyor. O gün iyice anlıyorum. Bizler diğerleri için Nezih Hoca'nın oğrencileriyiz. Bizi izlerken yüzündeki gururu hissedebiliyorum.

***

Hepimiz mezun olup bir yerlere savruluyoruz. Nezih Hoca, Atatürk Lisesi'nde kalıyor. Bizden sonrakilere müzik öğretmeye devam ediyor.

***

Ve yıl 2015. Bir Datça akşamında buluşmak üzere sözleşiyoruz. Bizi eşi Meral Hoca'yla beraber, Can Yücel'in önündeki ağacın dibinde şiir yazdığı Kumluk Kafe'de bekliyor. Esin'le gidiyoruz. 

Onu gördüğümde koşmaya başlamışım, Esin'in söylediği bu. "Kilo almışsın" diye takılıyor bana, sımsıkı sarılıyorum hocama. Görüşmeyeli 15 yıl olmuş. 

Belki de ilk kez kendinden bahsediyor bana. Erzurum'da okutmanlık yaptığı yıllardan, onu Ankara'ya sürükleyen tesadüfler silsilesinden. Neden Datça'ya yerleştiğinden. 

O çok sevdiği eşini tanıyoruz. Eşimle tanışıyor. Sahip olduğum her şey, kariyer, hırs, para, pul, her şey kayboluyor. O konuştukça notalarını bölük pörçük çıkardığım şarkılarımı porte porte hatırlıyorum. 

Bize müziğin, sanatın insana kattıklarından bahsediyor. Üniversiteyi kazanmak için kurulu zamane gençlerinin bu kavramlara ne kadar uzak kaldıklarından. 

"Kıçımdan ayrılmazdı" diyor Esin'e beni anlatırken. "Ama siz de bizimle çok gururlanırdınız" diyorum ona altta kalmamak için. 

15 yıl öncesini konuşuyoruz, 15 yıl öncesinin o günlerde nasıl göründüğünü anlatıyoruz birbirimize.

***

Eşine sevgisini görüyorum. Nikah davetiyemizi gönderdiğimde bana cevaben "birbirinizi hep sevin ve sayın" demesinin arkasında yatanları anlıyorum. 

***

Onları arabalarına kadar uğurluyoruz. Esin eşine sarılıyor, ben Nezih Hoca'yı bırakmak istemiyorum. 


***

O geceyi düşündüğümde bana kattıklarını, hayatımdaki etkilerini sorguluyorum. Onu Erzurum'dan Ankara'ya getiren tesadüfler silsilesi içinde kaderin bana da bir yer açtığını hissediyorum. Kendimi bir şekilde ifade etmeme vesile olan şarkılarımı bir düzene sokabilmek için harcadığı tenefüsleri, öğle aralarını düşünüyorum. Ben -onun tabiriyle- kıçından ayrılmazken bir kez bile bana sırtını dönmediğini, müziğe olan tutkumu gördükçe onun da kendi içinde mutlu olduğunu fark ediyorum. Belki müzik mesleğim olmadı, belki çok tutulan bir şarkı da yazamadım. Ancak o öğle araları, müzik odasının kıçıma batan kaloriferleri ile çok şey öğretti bana.

Bir öğretmenin, elleri öpülesi bir öğretmenin gözlerinin içinde kendimi gördüm o akşam. Hakkı ödenmez güzel insan. Nezih Hocam!


20 Haziran 2015 Cumartesi

Sadi Toksöz (1945-2015)

Telefonumla oynarken geliyor mesaj. Onun telefonundan, kızı göndermiş. "Kaybettik" demiş. "Karşıyaka" ve "mezar"...

Bir ay kadar önce ayağını kırmıştı. Komşularından birine gitmek üzereyken yağmur başlayınca "Gitmeyelim" demiş de eşi, o "Puding heveslendi." diye ısrar etmiş. "Gidelim" demiş. Giderlerken ayağı kaymış. Sonrası ameliyat, platin, çiviler... Aradığımda uyukluyordu, "hayatımızın bir dönemini de böyle geçirecekmişiz, ne yapalım!" demişti Tomris Abla. 

Evden çıkmadan bir ağrı kesici aldım. Ağlamamaya çalışmaktan başıma ağrı girmişti. Yolda, Esin çocukluğunda amcasının cenazesi için gelenlerin getirdikleri lokumları nasıl hevesle beklediklerini anlattı. "Çocukluk işte, anlamıyorsun ki ölümü..." Bir kutu lokum da biz aldık. 

Kapının önü ayakkabılarla doluydu. O kapıdan içeri baktığımda bizi hep karşıladığı salon kapısında yoktu. Evin içinde, salonda, hiçbir yerde... 

Garip bir his bu. O evi aldıkları zamanı, evin parkelerini, boyasını badanasını özene bezene yaptırdıkları zamanları hatırlıyorum. Annem ve babamın Kırgızistan'da olduğu 2004 yılbaşında bizi davet ettikleri akşam yemeğini yediğimiz, karşılıklı siyasetten spordan konuştuğumuz, bana hayat dersleri verdiği, meslek anılarını anlattığı o salonda oturmuyor artık. Yerinde arkadaşları, komşuları var. Halilcan'ın odası onlarca arkadaşıyla dolmuş. Eve bir misafir geldiğinde havlaması kesilmeyen, gelenin her yerini koklamadan sakinleşmeyen Puding, Cansu'nun omzunda suskun yatıyor. Herkes yokluğunun farkında, ama sanki henüz hiç kimse tam olarak hissedemiyor.

Boğazımdaki yumru büyüdükçe büyüyor. Fark ettiğim her ayrıntıda -mesela Halilcan ve Cansu'nun bu kadar çok arkadaşının gelmiş olmasını düşündükçe- gözlerim doluyor. "Belinda'yla tanışmış mıydı?" diye düşünüyorum. Tanışamamış olabileceğini düşünüp oğlunun kız arkadaşını tanıyamadı diyerek üzülüyorum. Tanışmış olabileceğini düşününce de içimi buruk bir mutluluk, garip bir hüzün kaplıyor. Onlar bu kadar metanetliyken 33 yaşında bir adam olarak ağlamak istemiyorum. 

Bir bardak su almak için mutfağa giriyorum. Suyu aldığım dolap Tomris Abla ile yeni evlendikleri sıralarda aldıkları çift kapılı buzdolabı. O dolabın geldiği günü, çocuk halimle o dolabın önündeki hazneden bardağıma su doldurmanın ne kadar hoşuma gittiğini hatırlıyorum. "Bu akşam Olacak O Kadar'ı bizde izleyelim mi?" diye davette bulundukları akşamları, ilk önce onların kapısını çaldığımız bayram sabahlarını... Babam Kırgızistan'a gittiğinde satın aldığımız çalışma masası ve kütüphaneyi monte etmek için saatlerce uğraşmasını, ÖSS sonrası yaşadığım travmayı atlatabilmem için beni yazlıklarında ağırladıkları zamanları... Kapı komşusu olarak oturmaya başladığımız 1989 yılından beri yaşadığımız onlarca olay geliyor aklıma. Serinletsin diye içtiğim su boğazımı yaka yaka geçiyor. 

Onu son kez babamın ameliyat olduğu gün görmüştüm. Sabah 9'da gelmiş, ameliyathanenin kapısında beklemeye başlamış. "Yukarıda bekleyelim, kafeteryaya oturalım" dedim, ikna olmadı. "Bir şey lazım olur da seslenirlerse burada olalım" diye ısrar etti. Annesinin hastanedeki oda arkadaşının lazım olan kanı getirecek kimsesi olmadığı için vefat ettiğini anlattı. Zar zor ikna edip, ameliyathaneye telefonumuzu bırakıp yukarı çıkmıştık. Eski günlerden, çocuklardan bahsetmiştik. İşe ilk girdiği zamanları, babamla ilk tanışmasını anlatmıştı. Son sohbetimizdi. Dört-beş saat sürmüştü. Onunla konuşurken ameliyat zamanı su gibi geçmişti.

Onu nikah şahidim olmasını istemek için aradığımda bana "çok mutlu olurum" demesini, nikahımıza takım elbisesi içerisindeki iştirakini, beni çocuklarına bir abi olarak görmesini ve bunu dile getirmesini, zaman zaman hatalarımı söyleyerek uyaran ama kalbi her zaman tertemiz o adamı, Sadi Abi'yi bir kez daha görmek istiyorum. Biliyorum, ayağının kırık olduğu o bir ay içerisinde onu aramalıydım. Ama Tomris Abla "hayatımızın bir dönemini de böyle geçirecekmişiz, ne yapalım!" demişti, bir dönemi daha vardı. O sanki birkaç ay yatacak, ziyaretine gittiğimizde kendisiyle dalga geçecek, sonra iyileşip yine Puding'i bir yerlere gezmeye götürecekti. Halilcan ve Cansu'nun bazı huylarını anlatıp dalga geçer görünüp içten içe onlarla gurur duyacaktı. 

Bunları düşünürken gözyaşlarıma hakim olamayacağımı iyiden iyiye fark ettim. "Planınız varsa durmayın, ablan evlendi bugün!" dedi Tomris Abla. "Burada durmanız Sadi Abini geri getirmeyecek. Çok istediğinizi biliyorum ama o geri gelmeyecek." Bunu söylerken ağlamaya başladı. Bir denge oyunu gibiydi bu. O ağlayınca Cansu güçleniyor, Cansu ağlarken ben kendime çekidüzen veriyordum. Ama mutsuzluk üzerimizden hiç gitmiyordu.

Vedalaşıp ayrıldık. Apartmandan çıkarken ayakkabılarının kapının girişinde, duvarın üzerinde durduğunu fark ettim. Yağmurda ıslanıyorlardı. Ayakkabıların yanından geçerek arabaya yöneldik. Ama biliyordum, ayakkabıları oradaydı. Yağmurda ıslanıyorlardı ve kimsenin artık yapabilecek bir şeyi kalmamıştı. O gitmişti.

70 yaşındaydı ve kiloluydu. Ama gidişi hepimiz için ani oldu. Çoğumuz ona veda edememiştik. Kalbi durmadan birkaç dakika önce bunu hissetmiş ve Tomris Abla'ya söylemişti. Evde, çocuklarının yanında hayata gözlerini yummuştu. 

70 yaşındaydı, çocuk gibi bir kalbi vardı. Babamın en iyi arkadaşlarındandı. Babaydı. Kocaydı. Bir köpeğin dışarı çıkacağı için duyduğu hevesi yağmur kırmasın isterdi. Nikah şahidimdi, baba yarısıydı. Çocukluğumda, gözümün önünde cereyan eden sohbetlerde bir aktördü, bana bir rol modeldi. Belki kendi oğlunun olduğu kadar, benim de kişiliğimin şekillenmesinde katkısı olmuştu. 

O ayakkabılara bakarken Esin'e sarılıp ağladım. Çocukluğumdan kocaman bir parça sökülüp alınmıştı. Ankara'da bir kişi eksilmiştik. Ertesi sabah İstanbul'a dört gün önce bıraktığımız yaşantımıza dönecektik ama Ankara'da sanki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 

Tomris Abla haklıydı. Geri gelmesini, son bir akşam sohbetini isterdik. 



24 Mart 2015 Salı

Veda

Uykularım kaçık. Kafamda hep bir veda konuşması dönüp duruyor. Gideceğim.

"Bir şehre merhaba dedim, ki o şehir senmişsin meğer". Son turne dönüşüydü, İstanbul'du, O'ydu. Ondan başka kimsem de yoktu bu şehirde. İki kişilik bir yalnızlıktık, bu koca şehre sığmıştık.

Sonra birden bir şey oldu. Kendimi koşturmacanın ortasında, yüzlerce insan arasında buldum. Hep koştum. Koşturmacanın içinde anlamak zor, şimdi o veda konuşmasının kelimeleri arasında dönüyor isimleri. Yeni dostların... Yeni bir şehre koyduğum yeni dostlukların.

Bırakıp da gitmek zor olacak. Ama artık günlerim sayılı. Hala bir parça şubeye kasa sayımına gidecek Müfettiş gibi hissettiriyor bu gidiş. Her seferinde alınan koca bir nefes, her seferinde göğüslediğin koca bir yük. 

Kafamda bir veda konuşması dönüp duruyor. Kime, ne şekilde teşekkür etmeliyim, onu bile bilmiyorum. Hepsini bir şekilde sevdiğimi biliyorum, hepsi bu.

11 Mart 2015 Çarşamba

Tebessüm

Baba,

Sana bir yıl önce bir mektup yazmış, kendi gözümden, senin, benim ve bizim hakkımızda gördüklerimi anlatmaya çalışmıştım. Bugün o mektubu okuduğumda hissettiklerim çok da farklı değil. Ama sana, özellikle şu son bir ayda, farklı bir gözle bakma fırsatı buldum ve sanırım o mektuba eklemek istediğim bir şeylerim var.

26 Şubat Perşembe sabahı seni ameliyathaneye gönderip beklemeye başladık. Ali İhsan Amca oradaydı. Sadi Abi gelmişti, ameliyathanenin kapısında bekliyordu. Bayram Abi geldi, amcamın çocukları aradı. Zaman geçti. Uğur Can aradı. Melike Abla aradı. Seni bir vesile görmüş, belki sadece beş dakikasını beraber geçirmiş onlarca insan aradı. Ben, sen ameliyathanede beklerken, belki ayılma odasında kendine gelmeye çalışırken onlarca kişi ile görüştüm. Tanıdığım tanımadığım, bildiğim bilmediğim bir sürü insan seni sordu bana. Odana çıktıktan sonra da günlerce ziyaretçin eksik olmadı. Hatta bazılarına gelmemelerini de söyledin. Bıraksak bütün Ankara ziyaretine gelecek gibiydi. 

Ben sadece tanıdığım bir kişi özelinde anlatayım, Uğur Can. Seni bir saat mi gördü, iki saat mi bilmiyorum. Gün aşırı sordu bana. Ben seni aramayı unuttuğum günlerde hatırlattı bana nasıl olduğunu sormam gerektiğini. Senden iyi bir haber ilettiğimde mutlu oldu. "Salahaddin Amcam atlatır" dedi.

Melike Ablanın, Arhan'ın, arkadaşlarımın, dostlarının, abimin arkadaşlarının, ablamın arkadaşlarının ve tanıdığım bütün çocukların seni neden bu kadar çok sevdiğini düşünüyorum. Tek sebebi sadece benim babam, bizim babamız olman olmamalı.

Bazen kulağımda söylediğin bir şeyler yankılanıyor. "11 yaşındaki kızıma elimi öptürmem" diyen adamın haberi geçtiğinde anlattığın o hikaye... Osman Amcanın oğlu Alperen, belki 6-7 yaşında o dönem. Uyanıyor, siz de Osman Amcayla sohbet ediyorsunuz. Kırgızistan'da bir sabah... "Ben uyandım" diyor çocuk gidip gelip. Siz sohbettesiniz, pek de duymuyorsunuz. "Ben uyandım!" diyor çocuk. Sonra bu anıyı bana anlatırken "Ben uyandım diyor çocuk. Sevilmek, öpülmek istiyor. 11 yaşındaki kız daha çocuk... Öpülmek, sevilmek istiyor. Babasını istiyor" diyorsun.

Ne zamanki bir çocuk adı geçse "günahsız" diyorsun. "Günahsız daha o...". Ben ne zaman birine kızsam, bana hoşgörülü davranmam için nasihat ediyorsun. Kızdığını çok nadir görüyorum, seni herhangi bir şeye öfkelenirken görmek neredeyse mucize!

İnsanlar seni gerçekten çok çok seviyor. Bana son bir ayın ve hatta seninle bütün bir yaşantının öğrettiği bu. Senin bir siyasi görüşün, kendince doğruların, yanlışların vardı. Ama ne yaptıysan, herkes seni olduğun halinle sevdi.

Sen ameliyattayken telefonlarımız susmadı. Sonrasında da ziyaretçilerin, arayanların, soranların önünü alamadık. 

Bugün Uşak'taki Müfettiş arkadaşımın babası, Nuri Amca aradı, seni sordu. Seni hiç görmemişti, seninle hiç konuşmamıştı. Ameliyatı duyup geçmiş olsun demek için aramıştı. Tıpkı seni görmediği halde beni arayan onlarca arkadaşım gibi... 

Bir yıl önce de yazdığım gibi ben aynaya baktığımda kendimde senden, ailemizden çok şey görüyorum. Senin gibi bir babaya, böyle bir aileye sahip olduğum için ne kadar şükretsem, minnet duysam az. 

Yine çok karışık yazdım, saat de çok geç oldu. Hasta yatağında okur, tebessüm edersin diye düşündüm. 

Esin'in de çok selamı var. Ellerinizden öpüyoruz.

Oğlun

25 Şubat 2015 Çarşamba

Yarım

Her şeyi, hastalığının büyüklüğünü, aylardır arşınladıkları hastane koridorlarını, tahlilleri, biyopsileri, ameliyat olacağını, sonrasında tedavi sürecinin devam edeceğini yeni öğrendim. Bana bunları gayet normalmiş, hayatın olağan akışının bir parçasıymış gibi anlatıyor. Her zaman daha kötüsünün olduğunu, erken teşhise şükredilmesi gerektiğini söylüyor.

Dikkat ediyorum, hayatının günlük akışında da değişen hiçbir şey yok. Kahvaltısını yapıyor, gazete okuyor, gündemi takip ediyor. Çok sevdiği TRT 4 evde yine her daim açık. Ekrana çıkan sanatçılar, seslendirdikleri eserler hakkında bir şeyler anlatıyor. Bir gün kitap haline getirme umuduyla derlediği halk ozanlarının eserlerinden birkaçını okuyor. 

Ameliyatı hakkında ayrıntılı sorular soruyorum, bilmediğini, doktora sormamış olduğunu söylüyor. Sanki bir sabah bavulunu alıp gidecek, on gün sonra da o 3-4 saatlik operasyonu hiç geçirmemiş gibi çıkıp gelecek. 

Onun adına korkuyoruz. Birbirimize itiraf etmesek de, hepimiz gerginiz. Bir araya geldiğimizde geçmişten, güzel günlerimizden bahsediyoruz. Neleri geride bıraktığımızı hatırlatıyoruz, hayatta alt edilmeyecek hiçbir şeyin olmadığını düşündürmek istiyoruz birbirimize. Ama korkuyoruz. 

Bir tek anneme söylemiş. Doktorun hastalığını teşhis ettiği gün, muayenehaneden çıktıktan sonra onunla paylaşmış. Bunu bana itiraf etmiş değiller, ama biliyorum. Çünkü anneme sorduğumda güldü. Cevap vermedi. "Neden bana söylemediniz?" diyeceğimi bildiği için konuyu uzatmadı. Sadece güldü. "İyi olsun da..." dedi, o kadar. 

Annem hastane için kocaman bir bavul hazırlamış. İçinde 3 takım pijama, 3 çift çorap, kaşık, bardak, çatal, peçete... Onlarca şey var. Anneme söyleniyor. "Tatile gelmedim ya!" diyor. "Alt tarafı 5 gün kalacağım." Ama biraz da biliyor, bu annemin ona seni seviyorum deme şekli.

Ankara'ya gelmemizi bile istememişti, şimdi yanında abim refakatçi olarak kaldığı için de hayıflanıyor. Hastalığıyla bize zahmet verdiğini mi düşünüyor, yoksa gerçekten onun için çok çok önemsiz bir operasyon olduğu için bizim ameliyata bu kadar hassasiyet göstermemize mi tepkili bilmiyorum. Sadece bir iki sabahtır erkenden uyandığını söyledi bugün. Biraz da olsa, onun da korktuğu çıkarımında bulunuyorum bu söyleminden. 

13 Ocak 2015 Salı

Umut

Onlarca, yüzlerce, binlerce insan... Yağan yağmur, ıslak cadde... Koşuyorum. Çirkin bedenimin içinde bu ölü ruh! 

Hayatın tekdüzeliği... Pazartesiden başlayan Cuma özlemleri. Aynı masa, aynı mesai... Öykülerine merakımı yitirdiğim yeni yüzler...

Kışın ilk günleri bu. Kesmeşeker hep Kadıköy'de çalıyor ve West Ham artık içerde de puan kaybediyor. 

Feridun geçmişten, gülümsemesi silinen bir yüz...

Kelebekten tırtıla bir dönüşüm. Doğaya bir başkaldırı! Küçük bir koza içindeki huzur... 

Ben dinlemek istedikçe hep Kadıköy'de çalıyor Kesmeşeker ve West Ham sürekli puan kaybediyor. Feridun yaşlanıyor. 

Ulaşmak istediğimiz her şey yakınımızda, uzanmıyoruz. Küçücük kozamız içerisinde mutluyuz. Dünyaydı, keşfettik, bitti. 

Tüm Kesmeşekerler tükendi, West Ham'ı Araplar satın aldı. Feridun da zamanını doldurduğunda göçebilir.

İçimizdeki ateşi alevlendiren artık ocak maaşları... Tramvaydaki son boş koltuğa kurulmak, akan trafik... Kozamızın sıcaklığı... Kocaman, tükenmez yalnızlığımız.

Bazen, sadece başımı yastığa koyduğumda duyuyorum seslerini. Maria hala güzel. Kesmeşeker ara ara onu çalmak için Beyoğlu'na da geliyor. West Ham kupada yoluna devam ediyor. Feridun uzaktan bakınca aynı ben!

Bitmiyor. Kozamızın duvarları çatlak belli ki... Biz kaçtıkça, o içeri sızıyor.

26 Aralık 2014 Cuma

Sarsıntı

Hafif bir sarsıntı belki, hepsi bu. Belki biraz tanıdık geldiği için korkutan...

Ellerim titriyor, nefesim hep kesik kesik. Kaygılar denizinde yüzüyorum. Kıyılarım nedense hep çok uzak gibi. Oysa önümdeler. Yetişip çıkamıyorum.

Yanıp sönen bir imleç. Yazıp yazıp sildiğim tüm tümceler... Bir araya gelip bir şey anlatmaktan çok uzak.

Metropolde ihmal edilen hayatlar bizimkisi. Bir akşam kör kütük sarhoş olununca mutlu olduk sanılan zamanlar. Yeşil tüketmiş apartmanlar, egzoz kokusu... Toplu taşıma heba edilmiş zamanlar!

Yanıp sönen bir imleç. Hiçbir şey anlatmayan tonla cümle.

Hafif bir sarsıntı belli ki. Hepsi bu...


26 Kasım 2014 Çarşamba

Sanrı

Her şey kabuslarla başladı.

Güzel bir gençlik eğlencesiydi depresyon. Afrika'da ölen çocuklar, sokakta dilenen insanlar ve niceleri... Hayat kötü, hayat acımasızdı. Bir kadının yanağına inen her fiske, benim, en az o kadın kadar benim acımdı. 

Adı -sözde- depresyondu. Hakimiyetin bende olduğu bir oyundu.

Dedim ya, aslında her şey kabuslarla başladı. Yirmi -belki otuz- gece üst üste titreyerek uyandığım alacakaranlıklarda birikiyordu. Sabah mutsuzluklarında, yatağa gömülüp kalmak istediğim öğle vakitlerinde ve hatta güneş battıktan sonra dahi uyanmaktan imtina ettiğim akşamüstlerinde... Benimdi. Duyarsızdım, gözümün önünde büyüyordu, görmüyordum. Ama benimdi!

Ansızın gelen ağlama krizleri... Yoksunluğa, bir çeşit kimsesizliğe, çaresizliğe dökülen gözyaşlarım... Benim! Sahiplenmekten korkuyorum ama benim! Hep benim...

Ertesi güne doğan sahte güneşler... "Ben iyiyim"ler, her şeyin kısa süreli mutsuzluk anları olduğuna dair bir inanç! Kahkahalar, insanın içine dolan, kendini her şeyi aşmış hissettiren o sahte neşe... 

Ve bir gün geldiğinde, aslında tüm olan bitenin basit, iniş-çıkışlarla dolu bir döngü olduğunu fark ettiğiniz, kendinizi ağlamaktan, yardım istemekten alıkoyamadığınız o an... Ölümün bir kurtuluş, teslimiyetin sonsuz huzur olduğunu idrak ettiğiniz o gece yarısı...

Terapiler, ilaçlar... Antidepresanlar... Beyninizi uyuşturan, sizi bir battaniyenin güvenli sıcağına hapseden türlü uğraşı... Yitik bir özgüven, geleceğe dair kaygılar... Ve depresyonun vazgeçilmezi pişmanlıklar!

Hepsi benim! 

Şimdi yıllar öncesinde kalmış o günlere bakıp kabullenmesi kolay. Zordu, ama bir şekilde hep güzel bir hikaye oldu. Dündeydi, geçmişti, bitti.

Bir sigara yakmak geliyor bazen içimden. Üst üste -kimbilir- kaçıncı gecedir gördüğüm o kabuslar için...

Biliyorum, hatırlıyorum. 

Her şey kabuslarla başladı.

25 Kasım 2014 Salı

Sivas

Sene 2008. Kendimce Müfettişim. Sivas Tur'un orta sıralarda bir koltuğunda Sivas'a, hayatımın ilk turnesine yolcuyum.

Otobüs 11'de hareket etti, ben ancak 3 gibi uykuya dalabildim. Şimdi saat 4 ve tahminen Yozgat'ı geçtik. Uyandım.

Yanımda kimse yok, rahatım. Ama gözümde uykudan da eser yok. Sadece 25-30 şarkı kapasiteye sahip telefonumdan bir şarkı açıp karanlığa, yanından geçtiğimiz dağlara bakmak istiyorum.

"Beni bırakma", şarkımız bu. Kimi hatırlatıyor? Kimi özlüyorum? Bilmiyorum. Hayatımda hiçbir şeyi ve hiç kimseyi o otobüs yolculuğunda terk ettiğim gibi terk etmedim. Kimse beni o gece olduğu kadar sert yalnız bırakmadı. Elime tutuşturulan bir bilet, soğuk bir "hoş geldin" habercisi otobüs keki ve işte şimdi buradayım! Cam kenarı koltuk soğuğunda, bu boktan otobüste yol almaktayım.

Düşününce hayatımda hiçbir şey yok gibi... Bir ailem var, kafamda tanımı bile yok. Hep yanımda, yakınımda olmuşlar. Onlara uzaktan bakıp tanımlayacak kadar büyüyememişim. Dostlarım, arkadaşlarım var. Hep söylediğim, anlamını çok da bilmediğim şarkılarım, bitmemiş romanlarım, dostlarım var. Ama hepsi, tam da o otobüsün içinde ihtiyaç duyduğum o anda yoklar. Kaybolmuşlar.

Acı acı söylüyor bir yandan o adam. "Gel bak, bir elimde gökyüzü var. Hala!" Oysa gökyüzünde yıldızlardan bir eser bile yok! Çevremizde koca dağlar, kulağımda kötü bir kulaklık, Yozgat-Sivas karayolunun bilmemkaçıncı kilometresi...

Oysa yıllar geçecek... Her şey gibi, o günler de, sadece sabretmeye çalışmakla, susmakla, kabullenmekle, savaşmakla geçecek o yıllar da bitecek. Tüm o gece yolculukları, yalnızlıklar, pişmanlıklar, sorgulamalar son bulacak. Güneş doğacak! Hayatına bir eş, onlarca dost, sonsuz mutluluklar, WestHam ve tonlarca mutluluk girecek... Ama bilmiyorsun işte. O adamın dizelerinde, içindeki o saf çocuğa sarılıyor, o koca bilinmeze doğru yürüyorsun. 

Sivas'a sabah ayazında iniyorsun. Soğuk havadan derin bir nefes çekip önündeki yıllara yürüyorsun.

19 Eylül 2014 Cuma

Yerleşik

İstanbul koşuşturmacası... Yağmurda yakalanan tramvay, ayakta okuduğum kitaplar. Ev huzuru, sıcak yemek. Halının üzerinde inadına yalınayak dolaşmak.

Düşününce hep istediğimdi bu. Turne yalnızlığı içinde kurduğum hayaller artık gerçek. Artık iş çıkışları eve geliyorum, hayatım iki kişilik. 

Haritadan söküp çıkardığımız dostlar var. Kastamonu'dan, İzmir'den, Samsun'dan... Haftada bir çıkıp, kendimizi unutuyoruz. Düzenli spor, sağlıklı beslenme. Aylık spor paketi üyeliği, hatta zorlasam amatör bir rock grubunda lead vokal.

Eskinin rüyaları bunlar. Mahrumiyetin doruklarında susadığım şehir tatları. Çabuk unuttuğum, zihnimin sildiği günlerde kazınan...

Koşuyorum şimdi. Sesler boğuk, bulanık. Ellerimde sımsıkı bir avuç, koşuyorum. Sonunu düşünmeden, görmeden. Hayallerin gerçek olduğu yerde, fazla da sorgulamadan inanıyorum. 

Yaşamak bi' oyun. Hem de en güzelinden...

25 Mayıs 2014 Pazar

Kurtuluş

Khalkedonlu bi' seyyah edasıyla tuttuğum günlüğüm, deniz suyu yemiş sayfasından. Kurumuş, dağılmış. Kaybolmuş kelimeler, anlamlarını yitirmiş.

Kaç zaman oldu? Kaç zamandır içindeyiz bu anlamsız koşturmacanın?

Toprak altında kalıyor insanlar. Uyuyoruz. Uyandığımızda ölmüş oluyorlar. Koşturmacanın içinde sadece haberlerini duyuyoruz. Depremler oluyor sonra, birilerinin anneleri, birilerinin babaları ölüyor. Çocuklar doğuyor, büyüyor. Görmüyoruz. Sadece duyuyoruz. İdrak için beş saniyemiz var, derin bir iç çekmek içinse iki. Sonrasında hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Gitarımın telleri paslanmış, kalemim de artık eskisi kadar dönmüyor bir şeylere. Yeni aldığım kitaplar tozlanıyor, eskiyor. Eskiyorum. Bir yerlerde Kesmeşeker sahne alıyor, bir yerlerde sevdiğim bir film oynuyor. Artık eskisi kadar ilgilenmiyorum.

Bilmediğim, sevmediğim bir şeye dönüşüyorum.Korkuyorum.

11 Mart 2014 Salı

Mektup

Telefonla anlatması zor oluyor, ama hayatım son bir buçuk aydır çok değişti. Yüz yüze konuşma şansımız da olmuyor, iyisi mi eski usul bir mektup yazayım da anlatayım size olan biteni.

Dün eve on biri geçe gelebildim, o saate kadar çalıştık. Çok yorgundum, Esin'le ne konuştuk onu bile hatırlamıyorum. Sabah sarhoş gibi uyandım, sonra tekrar işin başına döndüm.

Ben bu bir buçuk ayda bir şeyler fark ettim, ikimize dair. Aslında hep var olan, çevreden de hep duyduğum şeylerdi belki. Sadece biraz eskimişti belki, alışılagelmişti ya da… Ben sana benziyordum. Mizacım, üslubum senden geçmişti bana. Belki senin gençliğini hatırlayanlar söylüyordu bunu ya da benim gençliğimde senin olgunluğunun belirtilerini görüyorlardı da söylüyorlardı. Bilmiyorum. Hoş bir teselli, güzel bir söylemdi bu. Ben sana benziyordum.

Bu bir buçuk aya bakınca, bir zamanlar beş kişi paylaştığımız o evde yaşayanlar haricinde kimsenin çok da bilemeyeceği bir benzerlik buluyorum aramızda.

Ben çok küçüktüm. İlkokula gidiyor muydum, lojmana taşınmış mıydık? Hiç hatırlamıyorum. Sen eve geç gelirdin. Belki bazen gelmezdin, ben görmezdim seni. Sonra sabah sen yine işe gitmiş olurdun. Ertesi gün işten geldiğinde, sen takım elbiseni askıya asarken konuşurduk. Okulda olan bir şeyi mi anlatırdım, senden bir şeyler mi isterdim? Onu da hatırlamıyorum. Varlığın inanılmaz bir güven verirdi. Ne konuştuğumuzun da çok bir önemi olmazdı. Çok küçüktüm belli ki…

Annemin bana paşa dediği günleri hatırlıyorum. Sabah kulplu bardağımda çay içirdiği günleri… Hastalığına, yaşadıklarına rağmen beni hiç ihmal etmeden büyütmeye çalıştığı, kendi sıkıntısını unutup enerjisini bana vermeye çalıştığı günleri. Ablamın anne, abimin baba olmaya çalıştığı, ama aslında onların da çok genç oldukları o günleri…

Büyüdükçe daha iyi tanımaya başladım ben seni. Annemin hastalığında belki küçüktüm ama o zaman da ve sonrasında yaşadığımız her aile dramında, beş kişi göğüs gerdiğimiz her sıkıntıda sanki daha iyi anladım seni. Yine de zaman zaman zorlandım. Sanırım ne yaşarsak yaşayalım, hayatın beni ne kadar olgunlaştığını düşünürsem düşüneyim, hep çocuktum. Seni anlamakta zorlandığım her seferde, sebep hep tecrübesizliğim, hep gençliğim oldu.

Bir buçuk aydır, senin deyiminle bir bürokrat gibi çalışıyorum. Sahada olmaktan çok farklıymış bu. Gün geliyor eski bir soruşturma raporuna denk gelip sistemin adaletsizliğine, gün geliyor eski kafalı bir iş arkadaşına denk gelip basiretsizliğine kızıyorum. Gün geliyor, bir insana hakkını teslim ediyor, mutlu oluyorum. Gün geliyor adaletin tecelli etmesine vesile olduğumu hissedip huzur doluyorum. Sahada belki aylarca sadece bir olayın hakkaniyetle sonuçlanması için verdiğim emeği, şimdi her gün birkaç olayda hak teslim etmek için harcıyorum. Yoruluyorum. Bazen çok üzülüyor, sinirleniyorum. Çok şanslıyız ki güçlüyüz. Kimsenin hakkını yedirmemeye, kimsenin ezilmesine izin vermemeye çalışıyoruz.

Bunları düşündükçe aklıma bana anlattıkların geliyor. Seninle evde herkes uyuduktan sonra sohbet ettiğimiz, sabaha kadar sürmesini istediğim o gecelerde bana anlattıkların geliyor. Sadece mezhebi yüzünden yeterlik sınavından elenmesini istedikleri o çocuğu nasıl savunduğun, sırf amirlerinden borç istiyor diye hor görülen adama nasıl sahip çıktığın, iş yapmıyor diye yaftalanan insanlara nasıl yöneticilik yaptığın… Hak yedirmemek için verdiğin onca kavga, seni tehdit eden onlarca adama karşı nasıl durduğun ve daha birçoğu… Kendine hizmet ettirmeyi çok da sevmeyişin, sana araba tahsis edildiğinde dahi erkenden aşağıya inip arabanın gelmesini beklemen… Kırgızistan’a gideceğin için verilen veda yemeğinde insanların sana bakışları, gidişine üzülmeleri, odacının sana sarılıp ağlaması…

Hiçbir zaman, hiç kimseye tepeden bakmaman, herkese eşit durman, insanları eşit görmen senden geçmiş sanırım bana. Bir parça annemin merhameti, duygusallığı, bir parça da senin adaletin, asaletin…

Esin bu kadar çok çalışmama, bazen her şeyi unutarak, kendini kaptırarak çalışmama şakayla karışık takılıyor. Aslında o kendi babasından biliyor, her fırsatta senin ve babasının birbirinize, annem ve annesinin birbirlerine çok benzediğinizden bahsediyor. Belki o da bende senden, kendi babasından bir şeyler görüyor. Beni böyle görmekten çok mutlu olduğunu hissediyorum. Sonra beraber sizi arayacağımız akşamlar heyecanla oturuyoruz koltuğa, o konuşurken ben yanında oluyorum, duyuyorum konuştuklarınızı. Sonra ben alıyorum, o dinliyor. Kapattıktan sonra hep tebessüm ediyoruz. Sizi çok özlediğimizi dile getiriyoruz. 

Geç oldu, çok çalakalem yazdım. Ne demek istediğimi tam anlamıyla ifade edebildim mi bilemiyorum. Bugünlerde aynaya baktığımda sahip olduğum her şeyi, parayla pulla ölçülmeyecek şeyleri, kendi kişiliğimi, naifliğimi, adaletimi senden ve annemden aldığımı daha da çok hissediyorum. Belki zaman zaman anlaşamadığınız tertemiz kalpli ablamı, kırkından sonra huysuzlaşan yufka yürekli, pırıl pırıl parlayan abimi görüyorum kendimde. Benim Esin’le kurmaya çalıştığımız aile de senin yıllar önce, yokluk içinde annemle kurmaya çalıştığınız aile gibi. Şimdi geçmişe baktığınızda, ikiniz de gurur duyabilirsiniz. Ben gurur duyuyorum. Hem kendimle, hem de sizlerle.

Bu bir buçuk ay, otuz iki yaşımda, seni bir kez daha anlamama vesile oldu. Eminim hayatımın her evresinde, belki baba olduğumda, belki hayatımla ilgili başka bir dönüm noktasına geldiğimde seni çok daha iyi anlıyor olacağım.

Arkadaşlarıma, üstadlara seni anlatıyorum zaman zaman. Anlatırken gururlanıyorum. Senin oğlun olduğumu hatırladığımda, o beni kızdıran olaylara, eski kafalı iş arkadaşlarına, insanların kusurlarına falan da kızamıyorum. Sadece kendimi çok şanslı hissediyor, tecrübelerimi, senden öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum onlarla, hepsi bu. 

Annemin ve senin ellerinden öpüyorum. En kısa zamanda uzun süreli ziyarete bekliyoruz, keza çok özledik. 

Oğlun

8 Ocak 2014 Çarşamba

İstanbul İstanbul - 2010

Kötü bir otobüs yolculuğu… Esenler’in pisliği… Sanki üzerime üzerime gelmekte ısrar eden otobüsler… Sırtımda gitarım, omzumda bilgisayar çantam, peşimde bavulum, takım elbiselerim… Hayat dip dibe yaşanıyor bu şehirde ya, geçecek yer bulamıyorum insanlardan. Kokuşmuş, pis bir semt, yalnız başına ayak basmaktan nefret ettiğim bir şehir…

***

Taksim’e çıkıyoruz. Etrafta insanlar var. Sakallı, gözlüklü, uzun boylu, zayıf, kel, kısa, şişman, üstü başı dağınık, iyi giyimli, tuhaf adamlar, etraflarında süslü, pejmürde, güzel vücutlu, çirkin, genç, olgun, tuhaf kadınlar…

Nefessiz kalıyorum, yüzümde yılların yorgunluğu var sanki. Bir an önce bir yerlere oturup bir şeyler yemek, sonra da yediğim her şeyi kusmak istiyorum. Sabaha kadar içmek, bilmediğim bir yerde uyanmak ve yepyeni bir hayata başlamak istiyorum.

***

Cevahir Alışveriş Merkezi’nde kayboluyorum. Çıkışı neredeydi bu zıkkımın? Şöyle girişinde genişçe merdivenler vardı, nerede bu lanet olası merdivenler? Çok şükür, sanırım 2. kattan çıkış, görüyorum. 2. kattan çıkılır mı hiçbir binadan? Bir insanın moralini böyle abuk bir şey bozar mı?

Temiz hava, oksijen… Ciğerlerim açılıyor. Alışveriş merkezi hüznü, yerini güneşin getirdiği mutluluğa bırakıyor. İçimde bir ümit var, sanki her an kırılacak cinsten. En iyisi tıraş olmak. Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç dedim ya. En kestirme yoludur belki.

***

Hiç acelesi yok. Saçlarımı dipten dipten, ağır ağır, makasıyla okşayarak kesiyor. Zaman zaman yüksek taburesini yanıma çekiyor, oturduğu yerden, işini yapar gibi değil, benim gibi bir taştan, bir sanat eseri yaratacak gibi uğraşıyor. Kaprisi yok, yalan da söylemiyor. Önceki tıraşımı yapan kişiye ufaktan bir iltifat etmeyi de ihmal etmiyor.

***

Sayıma geliyoruz. Kapalı bir yer burası, kocaman bir para grup merkezi. Maske veriyorlar. 53 bin adet 100 dolar gözümün önündeki para sayma makinesinden geçiyor. İçerisinin tozunu yutuyoruz yine de. Ertesi sabah dudağımda uçuk çıkıyor. Alın teri dökerek kazandığım paralarımı İstanbul’un taksicilerine veriyorum.

Taksiciler genelde kibar. Böyle görünmeye mi çalışıyorlar, yoksa gerçekten öyleler mi bilmiyorum. Çaresiz durumda kalan bir adama yardım ederler mi? Üç kuruş fazla para almak için dolandırırlar mı insanları?

***

ATM’leri saymak da bizim işimiz. Zırhlı araca binip, İstanbul’un muhtelif semtlerinde geziyoruz. Evler var… Her yerde evler var. İçlerinde insanlar, hayatlar… Yeni bir hayata başlayanlar, hayata birileriyle tutunanlar...

Abimi görüyorum. Takım elbisesi çok güzel. Yüzünde İstanbul’un koşturmacasında bile koruduğu bir tebessüm var. ATM’yi saydığımızı görüyor, yanıma gelmekten çekiniyor önce. Ben de sayımı bırakıp gidemiyorum yanına. Geliyor sonra, öpüyor beni. Neredeyiz biz? Yıllar önce aynı ranzada altlı-üstlü yatmış çocuklardan başka bir şey mi olduk? Üzerimizdeki kimlikleri kim verdi bize? Neyiz, neyi temsil ediyoruz? Hiç bilmiyorum. Sadece ona özeniyorum. Gıptayla bakıyorum. Onu, hayat karşısındaki temizliğini seviyorum.

***

Sayım bitmiyor. Kuyumcukent’e geliyoruz. Bir para grup merkezi de orada. Oranın sayımını da yaptıktan sonra, üstad beni Bakırköy’e bırakıyor. Bir yıl kadar önce Şevki’yle kahvaltı yaptığımız Saray Muhallebicisi’nin önünden geçiyorum. Zor günleri, şimdi hepsi geride kalmış o zor günleri hatırlıyorum.

***

Duygu ve Şevki’yleyim. Hala en büyük avuntum gitarım. Her tınısında benim. Her tınısında olmak istediğim o şeyim. Yüzüm gülüyor, kalbim açılıyor. Sarılıyorum onlara. Evet, 3 hafta sonra evlenecek onlar!

Hayatta hala mutlu sonlar var…



Mayıs 2010
İstanbul

3 Ocak 2014 Cuma

Özgürlük

Aslına bakarsan çok çok eski değil. Hatta bazılarının izleri bile burada var. Ama yıllar geçmiş gibi...

Blackmore's Night, Anathema... Blind Guardian bir de sanırım. Sonra Pilli Bebek, Feridun Düzağaç... Yasakladığı galiba bunlardı. Belki bir ikisini ben ekledim. Ama mesajını vermişti o, ben tınısını duyduğumda anlıyordum neyi dinlememem gerektiğini...

Şans bu ya, Feridun da öyle bir zamanda çıkartmıştı ki albümü, doktor bilse karşısına alıp bir iki çift laf ederdi ona. Yalnızlığım Sana Emanet'i, Dipteyim Ben'i yazdığı için güzel bir kalay işitirdi doktordan, kimbilir. Ama o bana kızmıyordu. Tatlı tatlı, öneri kisvesi altında yasaklıyordu Fragile Dreams'i, One Last Goodbye'ı ve diğerlerini...

Sanırım birkaç gün dinlememiştim. Sabah uyanıyor, televizyonla, bilgisayarla, bir şeylerle zaman geçiriyor, belki annemle dışarı çıkıyor, sonra eve dönüyordum. Ev huzurdu biraz. Sakinleşiyordum sanki. Ama gün bitiyor, ömürden gidiyordu. Hala kalbimde bir kuş özgür kalmak ister gibi kanat çırpıyor, bakışlarımın donukluğu bir türlü gitmiyordu. Yine açıyordum Forgotten Hopes'u, Parisienne Moonlight'ı... Cavanagh Kardeşleri, Ritchie Blackmore ve güzel sesli eşi Candice Night'ı... Yaptığımın doğru mu yanlış mı olduğunu bile bilmiyordum. Doktor kızacaktı, önerdiği de bu değildi. Ama içimde bir şey, o hiç tanımadığım adamların, sanki hiç besteleyemeyeceğim tınılarını dinlerken garip bir şekilde tatmin oluyor, tamamlanıyordu.

İnsan unutuyor, düşününce üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş. Bu gece yine açtım, kafam da biraz güzel. Dans ettim o hep aradığım her ne ise ile... O artık benimle, içimde. Güzel bir yeri var, mutlu ve huzurlu.

Yasaklar delindi artık, bu şehirde hep özgürlük var!

24 Aralık 2013 Salı

Soruşturma Kafası

Kitap okuyamıyorum. Bu dönem bendeki soruşturma kafası... Kucağıma açtığım dizüstü bilgisayarımda oyalanıyorum. Dağıtılan kekten almadım, kahvem her zamanki gibi acı...

Otobüsün aniden fren yapmakta olduğunu fark ediyorum. Bir sis bulutunun içindeyiz. Yolun şeritlerini bile burnumuzun dibine gelmeden görmüyoruz. Hızla girmişiz ya sise, sanki her an bir şeye çarpacakmışız gibi asılıyor frene şoför. Korkuyorum.

Geçen Aralık 6 yıl oldu. Düşünüyorum da bu ilk değil aslında. Torosların türbulansı, Sivas-Yozgat arası gizli buzlanma... Zonguldak-İzmit otoyolunun bilmemkaçıncı kilometresinde bel hizasına tırmanmış, yol kenarında uyarı levhalarını bilek hizasına çekmiş karın üzerinde gitmeye çalışan bir otobüs... Gevaş-Van yolundaki silahlı adamlar sonra...

Bolu'dayız işte, otobüs sisin içinde makul bir hız yakaladı. Önümüzdeki aracın arka lambalarını takip ediyoruz. Gıcıklığı bana ya, onu da sollamaya çalışıyor şoför. Hatta sonrasında karşısına çıkan aracı da, sonrakini de... Zaman zaman orta şeritte gittiğini görüyorum, zaman zaman yol çizgilerinin otobüsün göbeğini ince ince doğradığını...

Garip bir korku yaşadığımı fark ediyorum. Neden? Korgan-Fatsa yolunun karanlığında önümüzü kesen pancar motoru, Fatsa-Samsun yolunda biz onu sollayacakken sollamaya çıkan kamyon, gezip gezip ölmek için Safranbolu-Eflani yolunun orta şeridini bulmuş yabandomuzu bile korkutmamıştı.

O an hatırlıyorum. 2009 Temmuzunu... Karayazı'yı...

Biliyorum, artık benim de kaybetmekten korktuğum bir şeyler var.


17 Aralık 2013 Salı

Gerçekten Özleyince

Neye yenildim bilmiyorum, garip bir mağlubiyet bu. Soğuk mu, kış mı? Hep bir şekilde hüzün veren Ankara mı?

Yüzüm gülmüyor. İçimde gittikçe hırçınlaşan bir şeyler var. Bazen masamda duran her şeyi, onlarca ifade tutanağını, yüzlerce belgeyi yerlere savurmak geliyor içimden. İnsandan çıkartamadığımı onlardan, kağıt parçalarından almak istiyorum. Bazense hiçbir şey söylemeden, öylece masamdan kalkıp gitmek, bir daha dönmemek üzere gitmek istiyorum. 

Belki o zaman ısınır kemiklerim. Çözerim kravatımı hem. Kösele tabanları çıkartırım ayağımdan. Öylece yürürüm.

Biliyor musun ben aslında hep gitmek istedim. Buralar dardı bana, söylemişlerdi. Dinlemedim. Kaldım hep. Sürprizi olmayan sonlar hazırladım kendime. Kalemimi bile küstürdüm kendime. Sustum. Benim olmayan savaşlar verdim. Cepheye koştum bir mühür...

Keşke satın alınabilseydi de zaman gelseydim sana. Biliyorum, huzurlu bir uyku, bolca tebessüm var yanında. Şimdi bir oda, bir göz bandı. Zifirilerden bir karanlık örtülüyor üstüme.

"Üzgünüm" demişti rüyamda bir melek. 50'li yılların Amerikan aktörlerine benziyordu. "Zaman doldu". Ölüyordum ben, zaman olmadı, belki unuttum, anlatamadım. Artık kabus bile rutin. Korkunun da tadı yok.

Dönmek gerek...

28 Haziran 2013 Cuma

Şükran

Karacaahmet... Hiç gitmedim, yerini bile bilmiyorum. Karşıda olduğunu duydum, o kadar.

Vapurla geçiyoruz karşıya. Yaşamak için bu şehri seçtiğime memnun olduğum anlardan biri bu. Keyifli bir deniz yolculuğu, aklımda cenaze yok.

1955 devresi... Benden kabaca 50 yıl kıdemli. Zülfikar Türker Üstad.

3 cenaze aynı anda kalkacak, 3 musalla taşı var. Kimler üstadın yakını bilemiyoruz. Bir tek bizler, aynı ocakta, ondan 50 yıl sonra çalışmaya başlayan meslektaşları takım elbiseliyiz.

Yanımıza birisi gelip "afedersiniz, siz Müfettiş misiniz?" diye soruyor. Üstadımızmış. Yanında da başka bir üstadımız var, Metin Selçuk. Tanışıyoruz.

"İlk üstadımdı benim" diyor Metin Üstad. Refakatine verildiği ilk günleri anlatıyor. Anılarını paylaşıyorlar bizimle, rahmetli üstadın zaman zaman yaptığı çıkışlardan tebessümle bahsediyorlar. Aralarındaki sohbetten, 50 yıl içinde refakat sohbetlerinde çok fazla bir şeyin değişmemiş olduğunu görüyorum. Bir ocak bu, herkes aynı kazandan içiyor.

Namazı müteakip üstadın defnedileceği yere yürüyoruz. Üstümüzde deli bir sıcak, üzerimizde takım elbiselerimiz var.

Kalbimin çarptığını hissedip sıcağa yormak istiyorum. Ama biliyorum, korkuyorum.

Mezarbaşında insanlar ağlıyorlar. İçli içli Kuran okuyor hoca efendi. Tabut açılıyor, kefen toprağa veriliyor.

Sık sık arkamı dönüyorum, sık sık bu anı hayatım boyunca hiç yaşamadığımı fark edip korkuyorum. Sevdiklerimi düşünüyor, onlara sahip olduğum için ne kadar şanslı olduğumu hissediyorum. Beni bir oğul olarak doya doya görmeye ömürleri yetti, şimdi koca olarak görecekleri için mutlu oluyorum. Belki bir gün baba olarak görmelerini de arzuluyorum. Yine de bembeyaz kefenin üzerine dökülen toprak tanelerinin kalbimin üzerine örtüldüğünü hissetmeden duramıyorum. Üstadın torunu, -belki de gelini, inanın hiç bilmiyorum- ağlıyor. Ben daha çok korkuyorum.

Belki bu kadar etkilendiğimi çevredekiler hissetmedi, defin işleminden sonra da hiçbir şey olmamış, sanki az önce belki de insan hayatının en etkileyici, en çarpıcı anlarına tanıklık etmemişiz gibi gerisingeri yürüyoruz aynı yolu, ayrılıyoruz mezarlıktan. Yine işten, yine sabit görevlerden, teftişten konuşarak.

Bir yumru kalıyor boğazımda. Ne mutlu annem, babam, ablam, tam da o akşam İstanbul'a, evimizi görmeye geliyorlar. Koca bir aileyiz artık. Akşam onlara koca koca sarılıyorum. 6 kişi beraber gülerek, sohbet ederek yediğimiz akşam yemeği için şükrediyorum.

Kimbilir belki bir gün, benim cenazemde de benden yıllarca kıdemsiz arkadaşlar olacak, bugünleri, bu satırları birilerinden işitecek ve içlerinde garip bir huzur, garip bir şükran duygusu hissedecekler.

Unutmamalı; her insan ölecek yaştadır.

13 Haziran 2013 Perşembe

Koza

Sarı ve lacivert iki oturaktılar. Belki o dönem boyları belime yükseliyordu, şimdi belki dizime varmaz. Ters çevirince kova oluyorlar, tüm oyuncaklarımı içlerine alıyorlardı.

Demirleri gıcırdayan, eski bir somyamız vardı, onun altında dururlardı. "Dikkat et" derdi annem onları yerlerinden her çıkartışımda. "Somyanın telleri elini kesmesin"

Tüm dünyamın sıkıştığı iki küçük oturaktı onlar. Üzerine döküldüğü halının sınırlarını hiç taşmayan oyuncaklarım...

Arabalar giderdi o halının üzerinde, küçük oyuncak adamlar yürürdü. Yollar kurardım, köprüler yapardım. Ne bir ağaç kesilirdi, ne de bir canlı incinirdi. Boylu boyunca sürerdim halıda o arabaları.

Büyüdükçe iki küçük oturağa sığmaz oldu dünya. Karanlıkları var, zahmeti var. Korkuları, pişmanlıkları var. Ölüsü, dirisi var. Bazen iyi sandığın kötü çıkıyor, bazen yendim sandığın seni yeniyor. Yenileniyor, asla bilmiyorsun sınır nedir? Nerede başlar, nerede biter?

Başka bir otel odası... Önümde yine karanlık yollar. Çok gezdim, artık sanki biliyorum. Tüm insanlar öyle ya da böyle birbirine benziyor. Artık sokağa çıkıp onları tanımak istemiyorum. Tanımam gerektiği kadarını tanıdım, sevebileceğim kadar sevdim onları. Bitti...

Artık küçük bir kozanın içine iki kişi girmek, orada ölmek istiyorum.

16 Mart 2013 Cumartesi

Pasaj


Size beş yıl kadar önce, kim olduğumdan bahsetmeye kalksam lise arkadaşlarımdan, müzik tutkumuzdan, annemin hastalığından, babamın depresyonundan, aile dramlarımızdan, çocukluğumdan, hayallerimden, büyük bir yazar olmak istediğim günlerden, ideallerimden bahsederdim. Şimdi o günleri düşündüğümde bile hatırladığım kişi ben değilmişim gibi geliyor.

Bir aynanın karşısında, son düğmesine kadar ilikli gömleğinin yakasına geçirdiği kravatını sıkıştıran adam, ben, büyük bir bankanın müfettişi… Elinde bavul, sırtında bir bilgisayar çantası... Ütüsü bozulmasın diyene bavuluna özene bezene yerleştirdiği gömlekler, yolda akıp da çamaşırlarını batırmasın diye kat kat poşete koyduğu şampuanı, sabunu, diş fırçası… Bir başına çalışan, bir başına yaşayan, en güzel yemekleri tek yiyen, en güzel yerleri tek gezen adam, ben! Gittiği her yerde geçici olduğunu bilen, kalıcı dostlukları unutan, aidiyet duygusunu kaybeden…

“Hepsi sizin kendi seçiminiz” demişti. Henüz ikinci görüşmemizdi. Kafamdaki onlarca soruya anlam bulmaya çalışıyordum ve bu söylediği aslında yerli yerinde oturduğunu sandığım bir şeyleri de harekete geçirmiş, içimdeki dengeleri bozmuştu.

Nasıl olur da böylesine büyük bir yalnızlık insanın kendi seçimi olabilir bilmiyordum. Öğrencilikten çıkmıştım, işsizdim. Kapısını çaldığım her yerden geri dönüyor, yavaş yavaş askerlik için gün sayıyordum. Bir akşamüzeri abim aramış ve sınavı kazandığımı söylemişti. O sırada bir kütüphanenin sonbahar soğuğunda, ders çalışmaya ara vermiş, biraz ısınmak için termosumdaki çaydan içiyor, bir yandan da o çok sevdiğim adamın çok sevdiğim bir şarkısını dinliyordum. Kütüphane solcu Başbakanlardan birinin mahallesine muhtemelen yağcılık olsun diye açılmış, beş kişinin istihdam edildiği ve bir tek benim istifade ettiğim bir kütüphaneydi. Abimden gelen o telefondan sonra kütüphaneye ben de bir daha uğramadım.

Güzel bir takım elbise, güzel bir kravat… Parlak ayakkabılar, kol düğmeleri… “Müfettiş Bey”ler, “üstat”lar… Sizi en yakın arkadaşlarınızın arasında bile artık başka hissettirmek için çabalayan onlarca şey… Hepsi bir bir başınıza gelirken ne de kolay kabullendiğiniz bir değer, henüz tam manasıyla anlamlandıramamışken benliğinize dahil ettiğiniz, sanki yıllardır öyleymişsiniz gibi hissettiğiniz bir unvan…

Sonra bir sabah kötü bir Müfettiş lojmanında uyanış… Soğuk banyoyu ısıtsın diye kapısına kadar dayadığınız elektrikli sobanın sıcağında alınan duş… Akşamları herkes evinde güzel yemekler yerken, çocuklarıyla aileleriyle gülüşüp eğlenirken o lojmana tek başına dönüş, televizyon ya da bilgisayar karşısında öldürülen saatler… Hayatın her saniyesini ıskalarken o günlerin de geçeceğine, çok güzel günlerin geleceğine beyhude bir inanç…

Kocaman bir yemek salonundayım. Fatsa’da, bundan dört yıl kadar önce… Kışın ortası, kötü bir Salı akşamı… Tek müşteri benim, salonun girişine, sahneden mümkün olan en uzak noktaya oturmuşum. Salonda belki de elliye yakın masa var, hepsi boş. Ancak sanki her an hepsine bir müşteri gelebilirmiş gibi hazır bekletiliyor. Tabaklar konulmuş, yanlarında çatallar bıçaklar… Bezden peçeteler katlanmış, tabakların ortalarına yerleştirilmiş. Sahnede ellili yaşlarında bir müzisyen amca uduyla bir şeyler çalıyor. Otelin sahibi en ön sırada oturmuş, amcayı izliyor. “Huysuz ve Tatlı Kadın”ı çalıyor amca… Zihnimde kim bilir hangi kavgaları veriyorum o dönem, şarkı iyiden iyiye koyuyor. Önümdeki yemek bitsin, bitsin de bir an önce odama çıkayım, biraz da orada boş boş oturayım istiyorum. Şarkı bitince otel sahibi alkışlıyor. Alkışı kocaman, boş salonda yankılanıyor.

Söke’de bir oteldeyim. Resepsiyondaki adama “geç saatlere kadar çalmam ama gitar sesinden rahatsız olan olursa bana söylersiniz” demişim daha ilk gün. Saat geç olunca koymuşum gitarımı kılıfa, koyu kırmızı halıfleks kaplı o kötü odada, duvarın en köşesine, neredeyse tavana monte edilmiş küçücük ekran bir televizyona bakıyorum. Sadece sekiz kanal çekiyor. Adetim değildir ama yalnızlıktan olsa gerek bir Türk dizisindeki aile saadetlerine odaklanmışım. O sırada yan odadan inleme sesleri geliyor. Kadın çığlıklar atıyor, adamın hırıltıları odamın içine doluyor. Büyük bir rahatsızlık hissediyorum. Resepsiyondaki adama otele girerken geç saate kadar gitar çalmakla ilgili söylediğimi hatırlıyorum. Kendimi kocaman bir aptal, saf, enayi hissediyorum. Sanki sevişmeleri bittikten sonra odalarından çıkıp bana güleceklermiş gibi geliyor yan odadakiler. Sabah resepsiyondaki adamın yüzüne bakamıyorum. Evimi özlüyorum.

Onunla yeni tanışmışız. Arkadaşlarıyla oturuyoruz. Onlara benden bahsederken “evi yok, sürekli geziyor” diye bahsediyor. Bu gerçeği ilk kez birinden duymak acı veriyor. En son ev gibi hissettiğim bir yer hatırlamaya çalışıyorum, bulamıyorum. Kendi evime gittiğimde başımı yastığa koyduğumda hissettiğim şeylerin bile “ev” gibi olmadığını hissediyorum. İçlerine kocaman bir hayatı serip, şampuanımı raflarına yerleştirip, parfümümü, kitaplarımı, bilgisayarımı bir parçası haline getirip işim bittiğinde toparlanıp orayı bulduğum gibi, bomboş bırakıp gittiğim her sefer, aidiyet hissini parça parça bıraktığımı düşünüyorum o otel odalarında, Müfettiş Lojmanlarında.

Ahmet Turan Gülel Üstadımızın Teftiş Kurulu Toplantısı Konuşma Metni (Sapanca)

Sayın Genel Müdürüm, Yönetim Kurulunun Sayın Üyeleri, Değerli Teftiş Kurulu Başkanım ve Başkan Yardımcılarım ve mensubu olmaktan her zaman büyük onur duyduğum Teftiş Kurulunun Değerli Üyeleri,

Sözlerime başlamadan önce, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

İsmim Turan Gülel. Ziraat Bankası Teftiş Kurulunun en kıdemli üyesiyim. 1977 yılında, 22 yaşında başladığım Müfettişlik mesleğini, kısa dönem askerlik dışında aralıksız olarak tam 33 yıldır sürdürüyorum. Müfettişliği seviyorum.

Müfettişliğin artılarının eksilerinden daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ve mesleğimi 33 yıldır bıkmadan usanmadan ve hala büyük bir keyif alarak yapıyorum.

Genel kanı, Ziraat Bankası Müfettişliğinin çok zor bir meslek olduğu yönündedir. Oysa Ziraat Bankası Müfettişliği sanıldığı kadar zor değildir.

Ben bu konuşmamda, Ziraat Bankası Müfettişliğinin ne kadar KOLAY olduğunu anlatmak istiyorum.

Ziraat Bankası Müfettişi olmak o kadar kolaydır ki. Önce üniversiteyi bitirir, sonra yazılı ve sözlü sınavları kazanır ve Ziraat Bankası Müfettiş Yardımcısı olursunuz.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettiş Yardımcısı olmak.

Siz Müfettiş Yardımcısı olarak çalışmaya başladığınızda, aileniz de büyük bir sevince gark olur. Babanız ve anneniz çocuklarıyla gurur duymaktadır. Yaşınız henüz 23 - 24’tür. Üstatların yanında gittiğiniz şubelerde size Müfettiş Bey veya Müfettiş Hanım diye hitap edilmektedir. Hayat çok güzeldir. Siz yaşama sevinci ile dolusunuzdur.

Refakat döneminden sonra, nezaret teftişlerinizi de tamamlar ve yaklaşık 2 yıl içinde resen teftişe çıkarsınız. Yine bu dönemde evlenirsiniz. Hayat artık daha da güzeldir. Eskiden tek başınıza gittiğiniz teftişlere, eşinizle birlikte gidersiniz. Gittiğiniz yerlerde güzel günler geçirir, güzel hatıralar edinirsiniz.

Yeterlik sınavından önce veya hemen sonra ilk çocuğunuz, yaklaşık iki yıl sonra da ikinci çocuğunuz dünyaya gelir. Artık ailenizle gidilecek yerler konusunda daha seçicisinizdir. Ancak yine de birlikte gitme imkanı olan yerlere, ailenizle birlikte gidersiniz. Turne bitip de kış programı için evinize döndüğünüzde, bir dolu güzellikler yaşamış ve bir çok dost edinmişsinizdir.

Müfettişliğin en güzel dönemleri, kuşkusuz kış programlarıdır. Evinizin bulunduğu yerde görev yaptığınız kış ayları, en rahat olduğunuz aylardır. Tabi arada istisnalar da olur. Sizin akşam için bambaşka bir program yaptığınız bir gün, saat 4 civarında Başkanlıktan bir talimat gelir. Uzak bir ilçedeki şubede acilen soruşturulması gereken bir olay meydana gelmiştir. Ertesi sabah görev yerinde olup duruma el koymanız ve soruşturmaya başlamanız gerekmektedir. Hemen masanızı toplar, otobüs biletinizi ayırtır ve evinize gelirsiniz. Apar topar yemeğinizi yer ve valizinizi hazırlamaya başlarsınız. Siz valizinizi hazırlarken; biri 3, diğeri 5 yaşında olan çocuklarınız, kocaman gözlerle sizi izlemektedirler. Çocuklarınıza sarılır, tombul yanaklarından öper, eşinizle vedalaşır ve elinizde valiziniz, kapıdan çıkarsınız. Apartman kapısından çıktığınızda hava soğuk, ayaz ve karanlıktır. Köşeye kadar yürür ve durup geriye bakarsınız. Eşiniz, biri kucağında, iki çocuğunuzla balkondan size bakmaktadır. Onlara son bir kez el sallar, paltonuzun yakasını kaldırır ve gecenin ayazında, karanlığında kaybolursunuz. Boğazınıza bir yumruk tıkanmış gibi hissedersiniz. Şimdi taksiyle otogara gidip otobüse binecek ve daha önce hiç bilmediğiniz, yerini sadece haritada gördüğünüz bir ilçeye doğru 15-16 saatlik bir otobüs yolculuğu yapacaksınızdır.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettişi olmak.

Bu yaşananlar öyle yoğun bir duygudur ki.. Diyelim ki böyle bir akşamda otogara gittikten sonra, görevin iptal edildiği haberi gelsin ve Müfettiş evine geri dönsün. Yine de o akşam yaşanan duygu yoğunluğunun hakkı kolay kolay ödenemez.

Sonuçta, gittiğiniz yerde gece gündüz çalışır, soruşturmanızı tamamlar ve tekrar evinize dönersiniz.

Elbette Müfettişlikte her sahne bu kadar dramatik değildir. Yukarıdaki tablonun tersine, Müfettişliğin sağladığı güzel ve neşeli enstantaneleri daha çok yaşarsınız.
Örneğin, her yıl mayıs ayında evinizde yaz programının heyecanı başlar. Hele bir de programınızda, turistik veya özelliği olan güzel yerler varsa (ki genelde olur) heyecanınız, mutluluğa dönüşür.

Haziran ayında, programınızın en güzel şubesine (diyelim ki Marmaris veya Ürgüp ya da Edirne veya Çeşme Şubesine) gitmek üzere, hazırlıkları yapar, eşyalarınızı arabanıza yükler, eşiniz ve çocuklarınızla birlikte güzel bir yaz sabahı evinizden yola çıkarsınız.

Herkesin içinde tatlı bir heyecan vardır. Keyifli bir yolculuk yapar ve gideceğiniz yere ulaşırsınız. Siz sayımları yaparken, lojman hazırlanır. Ve ertesi günden itibaren yepyeni bir yerde, yepyeni bir yaşam başlar. Çocuklarınızın ve sizin yıllarca unutamayacağınız harika bir yaz geçirirsiniz.
Yıllar geçtikçe, Müfettişliğin ne kadar sıra dışı bir meslek olduğunu daha iyi anlarsınız. Öyle bir meslek ki; maddi yönden tatmin edicidir, elinize görece iyi bir ücret geçer. Manevi yönden tatmin edicidir, çevrenizden daima saygı görürsünüz. Müfettişlik, ego tatmininin en yüksek olduğu mesleklerden biridir.

Yine yıllar geçtikçe anlarsınız ki; her mesleğin kendine göre artıları ve eksileri vardır. Müfettişliğin artılarının, eksilerinden çok daha fazla olduğunu görürsünüz. Sürekli yeni yerlere gider, yeni insanlarla tanışır ve yeni dostluklar kurarsınız. Türkiye’nin her yerini çok iyi bilirsiniz. Her yer hakkında, yaşanmışlıklara dayanan, söyleyecek sözleriniz, anlatacak hatıralarınız vardır.
Gittiğiniz yerlerde en yakın arkadaşlarınız Hakim, Savcı ve Kaymakamlar olur. Özellikle, küçük bir ilçeye gitmişseniz, Hakim, Savcı ve Kaymakam için Ziraat Bankası Müfettişi; büyük şehirden gelen değerli bir misafir demektir. Veya briçe dördüncü demektir. Ya da masa tenisinde yeni bir heyecan ve yeni bir rakip demektir. Dahası, kendilerinden herhangi bir talebi olmayan, kendileriyle benzer eğitim almış, benzer kültür ve statüde güvenilir bir arkadaş demektir. Bazılarıyla dostluklarınız hep devam eder.

Yaptığınız soruşturmalarda genellikle dramatik insan öyküleri vardır. Her müfettişi anılarını yazmaya teşvik edecek kadar sıra dışı olan bu öykülere, birinci elden tanıklık edersiniz. O kadar çok kişi tanırsınız ki, artık insan sarrafı olursunuz.

Çocuklarınız, Müfettiş çocuğu olarak, gezip gördükleri yerler nedeniyle geniş bir bilgi birikimine sahip olurlar. Yıllar geçtikçe, bu görgü ve bilginin de etkisiyle, sosyal yönleri kuvvetli, aklı başında birer genç olacaklardır. Okullarını başarıyla bitirirler. İki yıl önce evlendirdiğiniz kızınız, (hani siz yıllar önce soğuk bir kış akşamında, 15-16 saatlik otobüs yolculuğuna çıkmak için evden ayrılırken, tombul yanaklarında yaşlarla balkondan size el sallayan küçük kızınız vardı ya, işte o..) Yüksek lisansını tamamlamış, Doktora yeterlik sınavını vermiş ve ülkemizin güzide üniversitelerinden birinde Öğretim Görevlisi olmuştur. Üniversiteyi bitiren oğlunuz, kısa dönem askerliğini henüz tamamlamış, Mali Müşavirlik stajını yapmaktadır. Siz, eşinize minnet borçlusunuzdur. Müfettişliğin artıları yanında eksilerini de sizinle birlikte göğüslediği için.

Ve emekliliğe karar verdiğiniz bu günlerde, geriye dönüp baktığınızda; şunu düşünürsünüz.

“Ne kadar hızlı geçti bu 33 yıl ve ne zaman geçti ? ”

“Güzel, hareketli, macera dolu, müthiş bir serüvendi Müfettişlik” dersiniz. “Her anı dolu dolu geçen ve artıları eksilerinden çok çok fazla olan keyifli ve onurlu bir hayattı.”

Müfettiş olarak görev yaptığınız süre içinde, görevinizi layıkıyla yapmaya, kul hakkı yememeye ve sebepsiz kalp kırmamaya hep özen gösterdiğinizi düşünürsünüz. Ve geriye dönüp baktığınızda “galiba başarılı oldum” dersiniz.

İşte bu kadar kolaydır, Ziraat Bankası Müfettişi olmak.

İşin aslı, hiç de kolay değildir Ziraat Bankası Müfettişi olmak. Özveri ve iş disiplini gerektirir. Güçlükleri vardır. Ancak karşılığında da size onurlu ve güzel bir yaşam sunar.
Değerli konuklar;

Son olarak bir şey daha söylemek istiyorum.

Hani, sizi çok etkileyen güzel bir film izledikten sonra sinemadan çıkarken, bir sonraki matineye girecek olan seyircilere bakıp “Ne kadar güzel bir film izleyecekler” diye düşünürsünüz ya.. İşte ben de, mesleğe yeni başlamış genç Müfettiş Yardımcısı arkadaşlara bakarken bu şekilde düşünüyorum. Ve onlara diyorum ki; “Önünüzde macera dolu harika bir hayat ve nefis bir serüven var. Sabit göreve geçmeden önce, ne kadar sürerse sürsün, bu harika mesleği doya doya yaşayın ve tadını çıkartın.”

Sözlerime son verirken, hepinizi saygıyla selamlıyor ve bu yüce mesleği yürüten Ziraat Bankası Teftiş Kurulu Üyelerinin önünde saygı ile eğiliyorum.