18 Aralık 2008 Perşembe

Gökkuşağı

Yıllar öncesinde bir gündü. Biz gölgelikte oyunlar oynarken, sen kaçmış yağmurun altında, bir taşın üstüne oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordun. Seni kimsenin görmesini, sesini kimsenin duymasını istemiyordun.


Dünya kötülerle doluydu, hayat hep anlamsız kavgalarla sürüp gidiyordu. Bir kendine, bir de hayata bakıyordun. Olduğun yeri, olman beklenen şeyi görüyor, korkuyordun. Korktukça daha çok ağlıyor, ağladıkça sanki daha çok ıslanıyordun. Büyüyordun ve büyümeyi sevmiyordun.


Seni ben buldum. Gözyaşların boncuk boncuk akıyor, yanaklarını ıslatıyordu. Elindeki bez bebek ıslanmış, rugan ayakkabıların çamura bulanmıştı. Konuşamıyordun. Sadece oracıkta oturup saatlerce ağlamak istiyordun. Beni görünce bir taş alıp fırlatmak da geldi içinden. Yine de beni gördüğüne sevinmiştin.


Sana güneşli mevsimlerden, gökkuşağından, yakamozlardan bahsettim. Gidilmemiş şehirlerden, yeni yeni filizlenen çiçeklerden, uçan kuşlardan, yağmurdan sonra toprak kokusundan… Hayat aslında güzeldi, sadece biz biraz uzağındaydık. Birazcık gayret edip, birkaç adım atıp kucaklayacaktın onu, hepsi bu.


Bana inanmış, gülümsemiştin. Ellerimi tutmuş, gözlerime bakmış, utancından hiçbir şey söyleyememiştin. Annen seslenmişti de eteğini sallaya sallaya koşmuştun eve sonra.


Bak işte yine aynı yağmur üzerimizdeki. Yine saçların ıslanmış, ayakkabıların yine çamur içinde. Makyajın dağılmış, yanakların yine sırılrıklam. Tenin soğuk, gözlerin viran bir şehir...


Karşına geçmiş susuyorum. Anlatacaklarımın hepsi acı. Sana söyleyecek tek bir sözüm yok. Kuşlar var mı hala? Gökkuşağı bir yerlerde parlıyor mu? Bilmediğim bir şehirde güneşler doğup çiçekler açıyor mu? Bilmiyorum. Sadece susuyorum.


“Keşke sana anlatacak güzel şeylerim olsaydı hala?” diyorum. İçim kokuşmuş, içim perişan. Artık eskisi kadar güzel de değilim. Saçlarım dökülmüş, yüzüm kırış kırış…


Kulağında gürültüler var. Geçmişten sesler… Beni duymuyorsun. Ürkerek yaklaşıyorsun yanıma. Parmakların yanaklarımda geziniyor. Sakallarım sert, parmakların hala narin. Aldırış etmiyorsun. Sokuluyorsun bana, vücudun vücuduma değiyor. Kollarını sırtımda hissediyorum, sıkıca sarılıyorsun. Bir gök gürültüsü kopuyor o anda. “Bırak yağmur temizlesin bizi” dediğini duyuyorum hayal meyal. Soluğum kesiliyor. Yağmur şiddetini iyice artırdı. Göz gözü görmüyor artık. Kollarımda eriyorsun sanki, sana tutunamıyorum. Yanakların yanaklarımda geziyor. Belki de son kez bu. Hissetmeye çalışıyorum tenini. Kayboluyor gülüşün, adımı söylüyorsun. Sesin kısılıyor gitgide… Gözlerim kapanıyor.


Bir boşlukta uyanıyorum. Güneş yüzümü yakıyor. Saçlarımı okşuyorsun. “Her şey geçti” diye mırıldanıyorsun. Tepemde rengarenk bir gökkuşağı parıldıyor…


Söke/Aydın

16 Aralık 2008 Salı

Kar ve Kaplan

Başından sonuna bir aşk filmidir Kar ve Kaplan ...

Filmin giriş sahnesinde Attillio De Giovanni (bkz: roberto benigni)'yi don-paça evlenmek üzereyken görürüz. Karşısında gözlerinin içine hayranlıkla baktığı bir kadın, Vittoria (bkz: Nicoletta Braschi) vardır ve Attillio'ya tatlı tatlı aşk sözcükleri söylemektedir. Bu Attillio'nun en güzel düşüdür.

Attillio üniversitede şiir öğretmenidir. Konuşması, hayata bakışı hep şiir yumuşaklığındadır. Ders anlatırken kendinden geçmekte, öğrencilerinin gözlerine ışıl ışıl bir bakış düşürmektedir.

Kızları şiiri neden bu kadar çok sevdiğini sorduklarında onlara bütün edebiyatın varlığını özetleyen şu cevabı verir Attillio:

“Bir gün ormanda dolanırken bir kuş bir ağacın dalından kalkıp omzuma kondu. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Oracıkta sessizce durdum. Kuş bir süre sonra uçup gitti. Hemen eve koşup anneme olanları anlatmak istedim. Büyük bir heyecanla bir kuşun omzuma konduğunu söyledim. Annem ‘ben de bir şey sanmıştım’ diye karşılık verdi. O an anladım ki, ona ne hissettiğimi tam olarak anlatamamışım.”

Rüyalarında gördüğü güzel Vittoria’nın, Iraklı şair Fuad (bkz: Jean Reno) ile ropörtaj yapmak üzere gittiği Irak’ta yaralandığını, ölmek üzere olduğunu duyar ve gecenin bir vakti üzerine ceketini alarak Bağdat’a gidebilmek için yollara düşer. Havaalanındaki görevlinin kendisine “orada savaş var” diyerek bilet satmak istememesi karşısında deliye döner. İtalyan Kızıl Haçı’na katılarak savaş bölgesine gider.

Vittoria ölüm döşeğindedir. Doktor ondan ümidini kesmiştir. Onu hayatta tutacak ilaçları temin etmeleri gerekmektedir ve Irak’ta bu ilaçlardan yoktur. Bütün eczaneler kapalıdır, şehre bombalar düşüyordur. Attillio yine de vazgeçmez ve Fuad’a “eskiden, ilaç yokken de iyileşiyordu insanlar. O ilaçları yapan birileri olmalı!” der. Fuad onu yaşlı bir adama götürür.

Adamın hikayesi de, en az Attillio’nunki kadar enteresandır. Savaşa giden adam, karısının yüzünde yaralar çıktığını öğrenir ve cepheden yazdığı mektupta savaşta gözünden vurulduğunu ve kör olduğunu söyler. Yıllarca gözlerini açmaz, ancak eşi öldükten sonra -aslında körlüğü, kadının kendisini kötü hissetmemesi için söylediği bir yalan olduğundan- gözlerini açar.

Yaşlı adam yapılacak bir şey olmadığını söyler. Attillio ısrar eder, ona o ilaçları bulmasının çok önemli olduğunu anlatır. Yaşlı adam bir ilaç tarifi verir. Attillio sevinç ve heyecan içinde söylediklerini not alır. Yaşlı adam gitmeden önce Attillio’nun yanaklarına ellerini götürür ve ona, filmde çevrilmeyen, Attillio’nun ve seyircinin anlamadığı dilde bir şeyler söyler. Ancak o an adamın konuştuğu dil, herhangi bir tercüme gerektirmeyecek kadar anlaşılırdır.

Hazırladıkları ilaç Vittoria’yı hayatta tutmaktadır. Doktorun söylediğine göre Vittoria’nın bu kadar süre hayatta kalması bile mucizedir. Attillio, Vittoria’nın yatağını giriş katına indirmiştir. Bir merdivenin dibinde, duvarına ilacı hazırlayan yaşlı adamın evinde gördüğü küçük çocuktan aldığı resmi asmış, Vittoria’nın uyanmasını, başını çevirip o resme bakmasını beklemektedir. Ancak ilaç bulması şarttır.

Uzun uğraşlardan sonra ilacı da bulur Attillio. Bulabildiği bütün ilaçları motorsikletinin sepetine koymak, vücuduna bağlamak, pantolonunun içine sıkıştırmak gibi yöntemlerle Bağdat’a taşır. Girişte Amerikan askerleri kendisine zorluk çıkartsalar da, ilaçları şehre sokmayı başarır. Doktor ilaçları görünce “okyanusta bir damla ama yine de teşekkürler” der.

İlaçlar Vittoria’ya içirilir. Artık beklemek ve ilacın etkisini göstermesini ummaktan başka çare yoktur. Kadının alnına o ufak öpücüğünden kondurur yine Attillio. Onu öperken, her seferinde olduğu gibi, yine Vittoria’nın hastaneye giren bir hırsızın kendisinden çalmaya çalıştığı ve Attillio’nun mücadele ederek geri alıp boynunda taşımaya başladığı kolyesi kadının yanaklarına dokunur. Bu dokunuşla Vittoria’nın kirpiklerini oynattığına şahitlik ederiz.

Attilio bu durumdan habersiz dışarı çıkar ve bir taşın üzerine oturur. Koşuşturmacasına başından beri şahitlik eden bir Amerikan askeri, elinde makinalı tüfeğiyle kendisine bakmaktadır. Film sanki sadece bu sahne için çekilmiş gibi durur gözünüzde. Evinden kilometrelerce uzakta olan asker, aşkı için çırpınan “İtalyan”a bakar ve belki kendisinin neden orada olduğunu sorgular, belki de savaşın o soğukluğunda, herkes bir diğerini öldürme arzusu içinde çırpınırken bir şeyleri yaşatmaya çalışan o adama hayranlık duyar. Attillio kafasını kaldırır, askeri görür ve ona gülümser.

Fuad’la yıkılmış bir Saddam Hüseyin heykelinin kafasına otururken görürüz Attillio’yu. “Savaşlar neden var biliyor musun?” der Fuad. “Çünkü dünya insansız doğdu ve insansız bitecek.” Ayrılırlarken Fuad çok karamsardır. “Bundan başka bir şey yok. Bundan ötesi olmayacak!” der bombalarla yıkılmış şehrine bakarken. Attillio ise o her zamanki muzip tebessümüyle “Ben yaşamayı yine de seviyorum” der. “Eminim ki ölmüş olsam, dünyada geçirdiğim günlerimi çok özlerdim.”

Ertesi gün Attillio, Fuad’ı ziyarete gider. Fuad odasında yoktur. Derken bir fırtına ile bahçe kapısı açılır, Fuad’ın ağaçta sallanmakta olan cansız bedeni görünür ve belki aşk, belki ölüm, belki de insanı biraz daha fazla anlatabilmek için yazdığı şiirleri taşıyan kağıt parçaları rüzgarla havalara savrulur. Fuad yaşadıklarına tahammül edemeyerek kendisini asmıştır.

Doktor, Attillio’ya Vittoria’nın iyileştiği müjdesini verir. “Beni hatırlar mı?” diye sorar doktora. Doktor “elbette hatırlar” diye karşılık verir. Attillio günlerin yorgunluğu, kirli elbiseleri ve kötü ayakkabılarıyla çıkmak istemez Vittoria’nın karşısına. Hazırlanmak üzere ayrılır.

Talihsizlikler bu sırada peşini bırakmaz ve önce parasını ödemeyeceği için giyerek uzaklaştığı ayakkabıları satan adamlar tarafından kovalanır, onlardan kaçarken kendisini mayın tarlasında bulur, ardından Amerikan askerleri tarafından birkaç günlüğüne alıkonulur, Vittoria’nın peşinden İtalya’ya döndüğünde kendisini ilgilendiren bir duruşmaya üst üste birkaç kez katılmadığı için İtalyan polisi tarafından bir günlüğüne gözaltına alınır ve günler sonunda bir sabah, kendisini kızlarının evinde bulur.

Filmin bu sahnesinde, en başından beri gizlenen bir gerçek ortaya çıkar. Kızların annesi, aslında en güzel düşünün kahramanı, yaşaması için çırpındığı kadın, Vittoria’dır. Ona günlerdir ortalarda olmadığı için kızgındır. Konuşmalarının orta yerinde, attillio’yu dinlemek istemez ve verandadaki koltuğa uzanıp gözlerini kapatır. Attillio ne yaparsa yapsın Vittoria’yı kazanamayacağını anlar. Ayağa kalkar, kadının alnına o bilindik öpücüğü kondurur. Bağdat’tan beri boynunda taşıdığı kolye kadının yanaklarına sürtünür. Attillio ceketini alıp uzaklaşırken Vittoria ayağa kalkar ve attillio’yu izler. Tek söz etmese de, aslında her şeyi hatırladığını anlarız.

Perde iner, film biter…

4 Aralık 2008 Perşembe

Moonlight Sonata - Beethoven

Beethoven bir akşam yürüşten dönerken komşu evden müzik sesi duyar. Birisi onun kısa bir süre önce bestelediği bir melodiyi çalmaktadır. Beethoven sessizce durur ve dinler. Sonra yavaşça müziğin geldiği eve doğru ilerler, kimin bu kadar mükkemmel piyano çaldığını görmek istemiştir. Müzik sesi kesilince eve girer. Tek bir mumun aydınlattığı küçük, basit bir odadır burası. Üstünde hiç bir nota kağıdı olmayan bir piyano odada durmaktadır. Çalan kız doğrulur ve beethoven onun kör olduğunu görür. "Nasıl böyle çalabiliyorsunuz? Bu melodiyi nerden biliyorsunuz?" diye şaşkın bir şekilde sorar. Kör kız '"duyarak çalıyorum, ve her zaman yan komşumun evinden duyduklarımı çalıyorum." diye cevap verir. Beethoven 'sizin için bir şeyler çalabilir miyim?' diye sorar ve piyanonun başına oturur. Çalmaya başladığı sırada odadaki tek mum söner. Ay ışığı açık pencereden girmeye ve odayı aydınlatmaya başlar. Beethoven çalmaya devam eder. Ay ışığı sonatı'nı da bu saatlere borçlu olduğumuz söylenir.

Not: Bu yazı, itü sözlük yazarı chrystal tarafından kaleme alınmış olup, hali hazırda http://www.itusozluk.com/goster.php/@971044 adresinde sergilenmektedir.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Fesleğen

ben
doğduğumda
bütün menekşeler
fesleğen
kokarmış
ve savaştaymış
babam,
sevinçten
iki el
ateş etmiş
kimseyi
öldürmeden...


Diren Nesin
Not: Şiir SiyahKahve'den alınmıştır.

13 Kasım 2008 Perşembe

Bir Ölümün Ardından

Güneşli bir cuma sabahı… Ege’nin küçük, şirin ilçelerinden birindeyiz. Akşama bilet almışım, Ankara’ya evime döneceğim. Oysa içimde garip bir sıkıntı var, nefesim kesiliyor.

Müfettiş Odası havasız. Üstad, Gülten ve görüştüğümüz müşteri sigara içiyorlar. Ben ise konuşulanları takip etmeye çalışıyor, bir yandan da moral bulabilmek için sevdiklerimle geçireceğim hafta sonunu hayal etmeye çalışıyorum. Cep telefonum çalıyor; arayan annem.

Mesai saatlerinde rahat konuşamayacağımı bildiği için beni hiç aramaz. Aklıma hemen kötü kötü şeyler geliyor. “Biz Bursa’ya gidiyoruz” diyor. “Amcan kaza geçirmiş, hastanedeymiş.” Benden bir şeyler sakladığını düşünüyorum. Ne kadar sıkıştırsam da konuşmuyor, telefonu kapatıyor.

O andan sonra içeride konuşulanları duymuyorum. Amcamı en son gördüğüm günü, iki hafta öncesini hatırlıyorum.

Son görüşmemizin üzerinden yıllar geçmişti. 2000 senesi miydi, yoksa daha mı eski? Bilmiyorum. Görev nedeniyle Bursa’da olduğumdan, onu ziyaret etmek istemiştim. Beni karşısına oturtmuş, sırasıyla evdekileri sormuş, işimin hayırlı olmasını temenni etmişti. Sağlığının iyi olmadığından bahsetmiş, yine de çalışabiliyor olduğu için sevindiğini söylemişti.

Uzun konuşmalar yapmayı, çalışkan olmanın, ahlaklı olmanın, insanlara ve insanlığa faydalı olmak için gayret etmenin önemini defalarca anlatmayı severdi. Çocukluğumda ziyaretimize geldiği günlerde de, bir sebepten karşılaştığımız zamanlarda da beni yanına çağırır, tıpkı kendi çocuklarına, torunlarına yaptığı gibi bana da uzun uzun tavsiyelerde bulunurdu. O akşam da çalışmalarından, aldığı övgü dolu mektuplardan, çalışmanın erdeminden, sevdiği sözlerden, hayran olduğu kişilerden bahsetti bana. Onu can kulağıyla dinledim. Söylediklerinin çoğunu bir süre sonra unutacak, hatta bazı söylediklerinde ne kadar yanılıyor olduğunu üzülerek de olsa fark edecektim. Yine de o karşısında kendisini dinleyen, ona sevgiyle bakmayı başarabilen birini gördüğü için mutluydu. Eve ilk girdiğim ana göre daha canlı, daha istekli gözüküyordu.

Müdür Bey odaya gelerek beni düşüncelerimden kurtardı. Gülten’in hafta sonu kalacağı lojmana bakmak üzere Kuşadası’na doğru yola çıkmamız gerektiğini hatırlattı. Onlardan önce aşağı inip babamı aradım. Dolmuştaydı, eve dönüyordu. “Yoğun bakımdaymış” dedi, “belediye otobüsü çarpmış” dedi. “Sen iyi misin?” diye sordum. Sesi titremeye başladı “ben seni sonra ararım” diyerek telefonu kapattı.

Boğazımda koca bir yumru vardı artık, gözlerim dolu doluydu. Oysa başımı çevirdiğimde Müdür Bey ve Gülten beni bekliyorlardı. Kendimi toparlayıp arabaya bindim.

Yol boyunca Söke’den, Şubenin sıkıntılarından, ticari kredi müşterilerinden, yaz aylarında yol boyunca piknik yapılan yerlerden konuşuldu. Ben ise güçlü durmaya çalışıyor, bir yandan da abimi arayabilmek için bir laf arası kolluyordum. Fırsatını bulduğumda aradım ve ona babamın sesinin iyi gelmediğinden bahsettim. Arada babamı aramış olacak ki, beni yeniden aradığında onun da sesi çok kötü geliyordu. “Amcamı kaybetmişiz Çağrı” dedi. O da fazla konuşamadı.

Hala Şube arabasındaydık ve o arabanın içinde bulunanlar ruh halimin farkında değillerdi. Babamın, amcamla arasının açık olduğunu o an hatırladım. En son ne zaman konuşmuşlardı, birbirlerine abi-kardeş gibi en son ne zaman sarılmışlardı bilmiyordum.

Amcam, onu son gördüğüm akşam bana 1994 yılında geçirdiği kazadan bahsetmişti. Yine bir belediye otobüsü çarpmıştı amcama. O kaza için Mahkemeye çıktıklarında adamı affettiğini anlatmıştı. “Benden en değerli hazinemi, sağlığımı çalan adamı affettim ben” demişti. İçinde hiç kin yoktu. Ben kalkmak istediğimde beni kitaplığına götürmüş, kitaplarından birkaç tane hediye etmek istemişti. O sırada masasının üzerinde, hemen elinin altında, ulaşabileceği en yakın yerde duran kitap dikkatimi çekti. Bu babamın, amcamın ve hatta Maliye Teşkilatı’nda çalışmayan birçok insanın, pek de anlamayacağı bir kitabıydı. Hatta bu sahne beni o kadar çok etkilemişti ki, Bursa’dan Ankara’ya döndüğüm hafta sonu ilk iş olarak amcamı ziyaret ettiğimi ve kitabını amcamın masasının üzerinde gördüğümü babama anlatmıştım.

“Sen Bursa’ya gelme, Ankara’ya dön” demişti babam. Hayat devam ediyordu. Benim yine Ankara’ya gelmem, ütülü gömlekler, temiz çamaşırlar almam, iki gün dinlenmem ve işimin başına dönmem gerekiyordu.

Akşam Gülten’le Kuşadası’na geçtik. Gülten’in ailesi geldiği için onlarla gitmesi gerekti ve otogarda ayrıldık. Otobüsüme iki saat kadar vardı. Bir lokantaya gidip bir şeyler yemek istedim. Yaz aylarında tıklım tıklım olduğundan şüphe duymadığım bir yerde, belediye otobüsünün amcama Cuma Namazına giderken çarptığını, amcamın hastanede bir ara ayılıp “şoförden şikayetçi olmayın” dediğini öğrendim. Boğazımdaki yumru daha da büyüdü.

Onu, o akşam kitaplığını karıştırıp, bana verecek fazladan birkaç kitap daha ararken “amca saat geç oluyor, ben gideyim” dediğimde yüzünde beliren mutlu ama biraz buruk ifadeyle, ellerini tutup “ben yine gelirim, merak etme” dediğimde avuçlarının içindeki parmaklarımı sıkışıyla, ayrılırken birbirimize sıkı sıkı sarılışımızla hatırlayacağım.

Söke/Aydın

30 Ekim 2008 Perşembe

Pepe Sanches

Pepe Sanches küçük bir kasabada, kendi halinde yaşayan bir ailenin ilk çocuğu olarak doğdu. Nalbantlık yapan babası, Pepe doğduğu sırada elli yaşını çoktan geçmişti. Annesiyle yaptığı evlilik, onun üçüncü evliliğiydi; ancak Pepe bu üç evlilik içinde dünyaya gelen tek çocuktu. Pepe yaşına girmeden, babasını kaybetti.

Genç yaşta dul kalan annesi okuma-yazma bilmiyordu; ancak oldukça becerikli bir kadındı. Henüz çocukken, büyük annesinden dikiş dikmeyi öğrenmiş, yıllar içinde de bu el becerisini geliştirmeye devam etmişti. Pepe kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar para kazanana kadar, annesinin diktiği elbiselerden kazandığı paralarla büyütülmüştü.

Pepe’nin çocukluğu doğduğu kasabada geçti. O küçük kasabadaki herkes Pepe’nin yetim olduğunu biliyor, onu -belki savunmasız olduğundan, belki de çelimsiz gözüktüğünden- ellerine geçen her fırsatta eziyorlardı. Pepe’yi sokakta dolanırken gördüklerinde “Hey Pepe, gel ulan buraya” diyerek yanlarına çağırırlar, ona bazen bir yerlere götürmesi için bir torba verirler, onu bazen kendilerine bir parça tütün satın alması için bir yerlere gönderirler, Pepe’yi başka pis işleri için kullanırlar ve bu gariban yetime yaptıkları her şeyi kendilerine hak sayarlardı. Hiçbir seferinde başı okşanmamış, sırtı sıvazlanmamış olsa da Pepe, kendisine verilen görevleri yerine getirir, karşılığında da kasabadaki büyüklerinden hiçbir şey beklemezdi.

Pepe’nin bu uysallığı arkadaş ortamında da kendini gösteriyordu. Kasabanın çocuklarını toplanmış oyun oynarken gördüğünde aralarına girer, oyunlarına eşlik eder, onlarla bazen kasabanın dışındaki ağaçlıkta oynamaya, bazen filanca ailenin beslediği şişman köpeği görmeye giderdi. Kalabalık içinde kendisine daima bir yer bulur, kendisini her seferinde o kalabalığın bir parçası gibi hissederdi. Ancak ne yazık ki, o kalabalık arkadaş grubu içerisindeki pek çok çocuk onun adını bilmez, onunla konuşma zahmetine bile girmezdi.

Pepe’nin okul hayatı da pek parlak değildi. Orta zekalı, sessiz, ödev yapmaktan pek hoşlanmayan, ancak öğretmenlerinin sözünü mutlaka dinleyen bir öğrenciydi. Sıra arkadaşı Rico’nun –ki kendisi on yedi yaşına gelmeden kasabayı terk edip yirmi bir yaşında bir kadın tüccarının kurşunuyla dünyadan göçecekti- kendisine yapmadığı eziyet kalmamıştı. Pepe’nin öğle yemeği için getirdiği, annesi tarafından hazırlanmış gözlemeleri her seferinde mideye indiriyor, kendi kalemi kaybolduğunda mutlaka Pepe’nin kalemini kullanıyor, kendi ödevlerini Pepe’ye yaptırıyor ve Pepe’ye bütün bunlar hakkında birine tek söz söylerse onu eşek sudan gelinceye kadar döveceğini söylüyordu. Pepe, Rico’dan ölesiye korkuyor, olan biten hakkında kimseye tek kelime etmiyordu.

Pepe kasabada kalsa açlıktan ölebilirdi. Ancak hayat ona on beş yaşında gülmüş, amcasının yardımlarıyla Polis Okulu’nda kendisine bir yer bulmuştu. Annesini arkasında bırakıp, o küçük kasabayı bütün anılarıyla çiğneyerek, içinde kendisini daha önemli hissedeceği bir üniformaya girmek için şehre gitmişti.

Okulun ilk günleri herkes için zor geçiyordu. Pek çoğu taşradan gelmiş öğrenciler ailelerini, çocukluklarını geçirdikleri toprakları özlüyorlardı. Oysa Pepe için bunlar önemsiz şeylerdi. Geçmişe özlem duyan diğerlerinin aksine, o her gece üniformasını giyeceği, beline kendisine güç verecek olan silahını takacağı, sokaklarda boy göstereceği günün hayalini kuruyor, geceleri arkadaşları hemen yanındaki yataklarda yorganlarına sarılıp ağlarken, o heyecandan uyuyamıyordu.

Pepe zeki bir çocuk değildi; ancak içindeki o büyük heyecan sayesinde okuldan hak ettiği derecenin üzerinde bir diploma notuyla mezun olmuştu. Mezuniyet töreninde yakasına rozetini takan Komiser, herkese yaptığı gibi ona da moral verecek birkaç söz söylemek istemiş ve “Meslek hayatında başarılar dilerim genç adam. Polis Teşkilatı seninle gurur duyuyor” demişti. Bu söz yıllarca, şekil değiştirerek kafasında yankılanmıştı Pepe’nin. Önceleri “Polis Teşkilatı’nın senin gibi gençlere ihtiyacı var” dediğini hatırladı Komiser’in. Sonra “Polis Teşkilatı’nda senin gibi birkaç genç daha olsa sokaklar çok daha güvenilir bir yer olurdu”, daha sonra “Polis Teşkilatı’nda ne yazık ki senin gibi gençlere sık rastlanmıyor” ve en sonunda “Bir gün Polis Teşkilatı’nı senin gibi bir gencin yönetmesini isterim” dediğini… Çevresindekilere bu anıyı hep hatırladığı, daha doğrusu hatırlamak istediği gibi aktardı.

Meslek hayatının ilk yıllarında, görev yaptığı şehrin sakinlerinden birinin uzun boylu, alımlı, pek çok erkeğin kocası olmak için çırpındığı kızıyla evlenmek istedi. Kendisi diğerlerinden daha iyiydi. Bir mesleği, düzenli bir geliri ve sokakta bir saygınlığı vardı. Kız da böyle bir kısmeti bulmuşken kaçırmak istemedi ve tanıştıklarından kısa bir süre sonra yapılan düğünle evlendiler. Annesini de en son düğününde gördü. Evlendikten sonra annesinden gelen mektupların birkaçına cevap yazdı, bir süre sonra bu alışkanlığına da son verdi. Akşamları eve geldiğinde eşi annesinden yeni bir mektup geldiğinden bahsettiğinde utanıyor, cevap yazmak istiyor, ancak yorgunluğunu, işinin kendisini çok yorduğunu bahane ediyor, koskoca Polis Teşkilatı’nda en çok kendisinin çalıştığından dert yanıyordu. Böyle zamanlarda güzel eşi yanına sokuluyor, biraz cilve, birkaç aşk oyunu ile Pepe’yi avutuyor, Pepe bu avuntu içinde göndermediği mektupların sıkıntısını unutuyordu.

Üstlerine karşı saygılı olmayı hep başardı. Onların gözüne girebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Bir gün, kendisini sınıf arkadaşlarından çok daha iyi yerlere getireceğine inandığı yolun, üstlerinin gözüne girmekten geçtiğine hep inandı. En sonunda bu gayretleri sonuç verdi ve kendisini orta büyüklükteki bir şehrin en büyük karakolunun komiseri olarak buldu.

Yeni görevine başlamak için can atıyordu. İçindeki amir olma isteği o kadar güçlüydü ki, görevi kabul etmeden önce eşine danışmamıştı bile. Bir akşam eve gelmiş ve ona toparlanmasını, bir iki hafta içinde yeni bir şehre taşınacaklarını söylemişti. Ailesinden uzak kalmak istemeyen eşi bu fikre önce karşı çıkmıştı. Pepe bulunduğu görevde pekala karınlarını doyuracak kadar kazanabiliyordu, rahatları yerindeydi. Başka bir şehre, hem de kış ortasında gitmenin sırası mıydı? Ancak Pepe kararını çoktan vermişti, eşinin söylediklerini bir süre dinlemiş, sıkılınca da ona “Hazırlıklar üç gün içinde tamamlanacak, Öbür hafta başı yola çıkıyoruz. Bu konuda senden bi’ daha bir şey duymak istemiyorum.” demişti. Bu olayla birlikte eşi, ona bir daha tek söz söylemeden her dediğine itaat etmek gibi bir huy geliştirdi.

Yeni görevi kendisine aradığı şeyi vermişti. Bulunduğun yerin en güçlü kişisiydi. Sokakta herkes ondan çekiniyor, korkuyordu. Bakışlarını yönelttiği yerdeki insanlar kendilerine çekidüzen veriyor, yanlarına yanaştığında alınları terden ıslanıyordu. Belediye Başkanı’yla, Vali’yle yemekler yiyor, aslında kendisinin de içinden çıktığı insanlara birer böcek, toplumda kargaşaya yol açan kişiler olarak bakıyordu. Küçük karakolunun duvarlarında içeride eziyet ettiği insanların çığlıkları yankılanıyor, Pepe suratına bir şamar patlattığı her suçluda kendini bir parça daha tatmin etmiş hissediyordu. Bu tatmin edilme duygusunun arttığı zamanlarda kendisine anlatılanı değil, anlamak istediğini anlıyor ve önündeki adam masum da olsa, ona yapmadığı eziyet kalmıyordu. Kendisine haksız olduğunu anlatmaya çalışan iş arkadaşlarına da kızıyor, adamı savundukça onlara hangi tarafta olduklarını unutmamaları gerektiğini hatırlatıyor, onları üstü kapalı da olsa tehdit ediyordu. Böyle günlerin akşamlarında da mutlaka bir kadınla olmak istiyor, zaman içinde kendisine yetmediğini anladığı eşini sayısız hayat kadınıyla aldatıyordu. Zavallı kadın kocasının çapkınlıklarından haberdar oluyor, ona içinden kızıyor, her şeyi bildiğini kendisine belli de ediyor, ancak karşılığında gördüğü şey sadece kayıtsızlık oluyordu.

Parasıyla satın aldığı kadınların ilgisi, karşısında titreyen insanların bakışları ona yetmiyordu. Pepe güçlü olduğunu her an hissedebilmek için üniformasını üzerinden çıkarmazdı. Hemen hemen her yere -parka, sahile, kiliseye ve hatta markete bile- üniformayla gider, kendisini ancak o üniforma içinde bütün hissederdi. Kendisine has bir yürüyüş tarzı da geliştirmişti. Onu sokakta yürürkenki haliyle gören bir yabancı bile ne kadar önemli bir insan olduğunu bilsin isterdi.

Bir gün yürüyüşüne gıcık olduğu için önünü kesen, kendisine yakasındaki rozeti gösterdiğinde tepesi atan bir adam tarafından vurularak öldürüldü Pepe. Ölümüne bir tek annesi üzüldü ve cenazesine de sadece birkaç insan katıldı. Yerine geçen komiser zamanında şehirdeki suç oranı ne arttı, ne de düştü. Ne fazladan bir masum öldürüldü, ne de olduğundan fazla bir suçlu sokağa salındı. Hayat olağan hızıyla, yine kimseye hissettirmeden akıp gitti. Oysa alnına silah dayandığında Pepe’nin aklından geçen en son düşünce, yokluğunda Polis Teşkilatı'nın ne kadar sahipsiz, eşinin ne kadar yalnız, dünyanın ne kadar kötü bir yer olacağıydı.


Tanrı adaletini dağıtırken Pepe’yi de unutmadı ve ona öbür tarafta, hiç tanıyamadığı babasının yanında bir yer vermeden önce, ölümünden sonra yaşananlara, aslında varlığıyla bu dünyaya hiçbir şey katmadığını anlayana kadar şahit olmasını sağladı.

Söke/Aydın

29 Eylül 2008 Pazartesi

Big Fish

Kahramanımız Edward Bloom (Ewan Mcgregor), gecenin bir yarısı ormanda yolunu kaybetmiştir. Her tarafında ağaçlar, örümcek ağları vardır. Korktukça örümcek ağları büyümeye, ağaçlar canlanıp dallarıyla kendisini sarmaya başlar. Tam ağacın dallarından biri boğazına dolanmışken, aklına yıllar önce görmeye gittiği cadı gelir. Bir rivayete göre, insanlar o cadının cam gözüne baktıklarında nasıl öleceklerini görmektedirler. Cadının gözünde kendi ölümünün nasıl olacağını görmüş olan Edward, her ne olursa olsun o gece ormanda ölmeyeceğinin farkına varır. "Hey, ölümüm bu şekilde olmayacaktı ki!" deyip, korkusunu yendikten sonra ağaçlar yeniden ağaç olur, örümcek ağları da yolundan çekilir.

Bir diğer sahnede yine edward, çalıştığı sirkin patronu olan Mr.Colloway'le (Danny Devito) konuşmak için karavanına gider. Ancak karavanda onun yerine azmış bir kurtla karşılaşır. Kurt, Edward'a saldırır, bir süre boğuşurlar. Edward yere kapaklanır ve yerden aldığı bir dal parçasını kurda fırlatır ancak sopa kurdun gerisinde bir yere düşer. Kurt koşup sopayı kaptığı gibi Edward'ın önüne koyar ve sopayı yeniden fırlatmasını bekler. Aslında kurdun canı oyun istiyordur. Bunun üzerine Edward şu cümleyi kurar. "O gece keşfettim ki, kötü ya da şeytanî sandığınız çoğu şey aslında sadece yalnızlık çekiyordur ve sosyal inceliklerden haberdar değildir."