27 Şubat 2009 Cuma
Karadeniz Dönüşü
22 Şubat 2009 Pazar
Hep Karanlık
15 Şubat 2009 Pazar
Sevgililer Günü - 14.02.2009
29 Ocak 2009 Perşembe
Abla
doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. küçük çocuk bir an duraksadı. sonra derin bir nefes aldı ve 'eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu. kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
gülümsemesi de yok oldu. titreyen bir sesle doktora sordu :
'hemen mi öleceğim ?'
ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.
28 Ocak 2009 Çarşamba
Fareli Öğretmenevi'nin Gitarcısı
Telefonumun sesine uyandım. Arayan Ayşen, yan odada. "Uyuyor musun?" diyor. Sonra da "odamda fare var!" derken sesi yükseliyor. "Dışarı çık hemen" diyorum. Kapının önünde buluşuyoruz. "Dolabın altına girdi" diyor. Hemen görevlilere haber veriyoruz. İki üç kişi geliyorlar. Birisinin elinde demir bir çubuk var. Çubuğu dolabın altında gezdiriyor, siyah bir fare "vik vik vik" sesleri arasında önümüzden geçerek başka bir odaya giriyor. Adamlar "olayı çözdük" bakışlarıyla ayrılıyorlar odadan. "Yine gelir" diyoruz, "fare bu". "3-4 aydır uğraşıyoruz, yakalayamadık" diyorlar. "Fare ilacı kullanın" diye öneride bulunuyoruz, "o da olmadı, denedik" diyorlar.
Kendimizi dışarı atıyoruz. Biraz sakinleşmek için bir yerlerde çay içiyoruz. Üstadı arıyoruz. Telefonu kapalı. Saatlerce açılmıyor telefon. En sonunda Müfettiş Lojmanına kadar gidip zillere tek tek basıyoruz. Açan yok... En sonunda bavullarımızı toplayıp ilçe merkezin biraz uzaklıkta 5 yıldızlı Yalçın Oteli'ne yerleşiyoruz.
Odalar tertemiz, yastıklar mis gibi kokuyor. Televizyonda CNBC-E bile var. Sevinçten çığlık atmak istiyorum.
Durumu ertesi gün kendisine anlattığımızda üstad bizimle ilgilenemediği için üzülüyor. Ama bu vesileyle otele yerleşmiş oluyoruz.
Söke-Fatsa-Korgan...
Şube arabasıyla İzmir Adnan Menderes Havaalanı'na doğru yol alıyoruz. Yorgunum, içimde garip bir hüzün, içimde garip bir sevinç var. Yolda Muhammet Bey'le sohbet ediyorum, bazı bazı da camdan dışarı bakıp yağmuru izliyorum.
Çevre yolundan havaalanına doğru dönüyoruz ki telefonum çalıyor. "Yazılar gelmiş, pazartesiden itibaren yeni yerlerimizde olacakmışız" diyor Selçuk. Benim yerim Fatsa... Uçak biletimi telefonla iptal ettirip gerisingeri Söke'ye dönüyoruz.
Şubedeki eksikleri tamamlamak, oteldeki eşyaları toparlamak... En zoru da vedalaşmak. Mehmet Üstad terminale kadar geliyor. "Sizi kıracak, incitecek bir şey dediysem kusura bakmayın. İstemeden olmuştur" diyor. Ona sarılmak geliyor içimden, ama elini sıkıyorum. Her şey için teşekkür edip "hakkınızı helal edin" diyorum. Bu en sevdiğim ayrılık cümlesi...
Gülten'le de vedalaştıktan sonra otobüsüme biniyorum. Evet... Hastayım ve o gece evimde değil, Pamukkale Turizm'in 44 numaralı koltuğunda uyuyacağım.
Deniz kenarındaki öğretmenevine bakıyoruz. Çevredeki otellerin birçoğundan daha güzel gözüküyor. Küçücük bir oda, yatak... Hepsinden önemlisi güvenli gözüken bir ortam. Aslında yanımdaki çalışma arkadaşım Ayşen olmasa beni Müfettiş Lojmanına yanına alacağından bahsediyor. Böylesi daha iyi, üstadla aynı yerde kalmak çok sıkıntı verici gelecek. Tecrübelerim bunu söylüyor.
Eşyalar öğretmenevine taşındıktan sonra öğle yemeğine gidiyoruz. Şubeye geldiğimizde üstada yeni bir görev verildiğini öğreniyoruz. Şube arabasına atlayıp Korgan'a doğru yola koyuluyoruz.
Çamurlu yollarda tekerlekler yoldan çıkacakmış gibi dönüyor. Araç deniz kenarından 800-900 metre rakıma kadar çıkıyor. 12.800 nüfuslu küçük bir ilçeye giriyoruz.
Gün boyu şubede çalıştıktan sonra anlıyoruz ki, şubede işimiz uzun. Ertesi gün tekrar gelmek için Korgan'dan ayrılıyoruz.
O hafta tüm gün sabah-akşam 50 dakikalık yolu tırmanarak gidip-geliyoruz Fatsa-Korgan arasını... Yoruluyoruz, çok çalışıyoruz. Üstad haftasonu kendimizi ait hissettiğimiz yerde uyuyabilmemiz için evlerimize gitmemize izin vermiyor.
Korgan günlerimiz böylece başlamış oluyor...
18 Aralık 2008 Perşembe
Gökkuşağı
Yıllar öncesinde bir gündü. Biz gölgelikte oyunlar oynarken, sen kaçmış yağmurun altında, bir taşın üstüne oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordun. Seni kimsenin görmesini, sesini kimsenin duymasını istemiyordun.
Dünya kötülerle doluydu, hayat hep anlamsız kavgalarla sürüp gidiyordu. Bir kendine, bir de hayata bakıyordun. Olduğun yeri, olman beklenen şeyi görüyor, korkuyordun. Korktukça daha çok ağlıyor, ağladıkça sanki daha çok ıslanıyordun. Büyüyordun ve büyümeyi sevmiyordun.
Seni ben buldum. Gözyaşların boncuk boncuk akıyor, yanaklarını ıslatıyordu. Elindeki bez bebek ıslanmış, rugan ayakkabıların çamura bulanmıştı. Konuşamıyordun. Sadece oracıkta oturup saatlerce ağlamak istiyordun. Beni görünce bir taş alıp fırlatmak da geldi içinden. Yine de beni gördüğüne sevinmiştin.
Sana güneşli mevsimlerden, gökkuşağından, yakamozlardan bahsettim. Gidilmemiş şehirlerden, yeni yeni filizlenen çiçeklerden, uçan kuşlardan, yağmurdan sonra toprak kokusundan… Hayat aslında güzeldi, sadece biz biraz uzağındaydık. Birazcık gayret edip, birkaç adım atıp kucaklayacaktın onu, hepsi bu.
Bana inanmış, gülümsemiştin. Ellerimi tutmuş, gözlerime bakmış, utancından hiçbir şey söyleyememiştin. Annen seslenmişti de eteğini sallaya sallaya koşmuştun eve sonra.
Bak işte yine aynı yağmur üzerimizdeki. Yine saçların ıslanmış, ayakkabıların yine çamur içinde. Makyajın dağılmış, yanakların yine sırılrıklam. Tenin soğuk, gözlerin viran bir şehir...
Karşına geçmiş susuyorum. Anlatacaklarımın hepsi acı. Sana söyleyecek tek bir sözüm yok. Kuşlar var mı hala? Gökkuşağı bir yerlerde parlıyor mu? Bilmediğim bir şehirde güneşler doğup çiçekler açıyor mu? Bilmiyorum. Sadece susuyorum.
“Keşke sana anlatacak güzel şeylerim olsaydı hala?” diyorum. İçim kokuşmuş, içim perişan. Artık eskisi kadar güzel de değilim. Saçlarım dökülmüş, yüzüm kırış kırış…
Kulağında gürültüler var. Geçmişten sesler… Beni duymuyorsun. Ürkerek yaklaşıyorsun yanıma. Parmakların yanaklarımda geziniyor. Sakallarım sert, parmakların hala narin. Aldırış etmiyorsun. Sokuluyorsun bana, vücudun vücuduma değiyor. Kollarını sırtımda hissediyorum, sıkıca sarılıyorsun. Bir gök gürültüsü kopuyor o anda. “Bırak yağmur temizlesin bizi” dediğini duyuyorum hayal meyal. Soluğum kesiliyor. Yağmur şiddetini iyice artırdı. Göz gözü görmüyor artık. Kollarımda eriyorsun sanki, sana tutunamıyorum. Yanakların yanaklarımda geziyor. Belki de son kez bu. Hissetmeye çalışıyorum tenini. Kayboluyor gülüşün, adımı söylüyorsun. Sesin kısılıyor gitgide… Gözlerim kapanıyor.
Bir boşlukta uyanıyorum. Güneş yüzümü yakıyor. Saçlarımı okşuyorsun. “Her şey geçti” diye mırıldanıyorsun. Tepemde rengarenk bir gökkuşağı parıldıyor…
Söke/Aydın