30 Mart 2008 Pazar

Depresyon

hiç yaşamamış insanların asla algılayamayacağı, "depresyondayım" diyen yüzde sekseninin ise depresyonun kıyısında güneşlenmekte olduklarından habersiz oldukları ciddi bir hastalıktır.

sabah mutsuzlukları, yapılan işlerden zevk alamamalar, hiç uyanmama isteği, vs. sadece başlangıçtır. derininde intihar etmek isteyip cesaret edememek, ölümün sizi gelip bulması, bir şekilde hayatınızı yitirmeyi arzulamak, yerli yersiz ağlamak, insan içine çıkamamak, çıktığınızda konuşamamak her sözü üzerinize alınmak, bırakın sevdiklerinizi incitmeyi onlara söyleyecek bir iki çift söz bulamamak, hep birilerinden destek bekleyip durumunuzun o desteği almış olduğunuzda bile değişmediğini görmek, çarenin olmadığı, asla düzelemeyeceğiniz bir duruma düştüğünüzü sanmak, nefes alamadığınız için yemek yiyememek, sürekli bedeninizi sıkıyor olduğunuz için kabızlık çekmek, hayattaki hiçbir işinizi diğer insanlar gibi yapamıyor olduğunuzu görüp kendinizden nefret etmek, aynaya bakamamak, güzel bir kız gördüğünüzde asla onunla olamayacağınıza kayıtsız şartsız inanmak, sıradan güzellikte, hatta çirkin, kimsenin başını çevirip bakmadığı kızların bile size burun kıvırdığına şahit olmak, iç güzellik denen şeyin koca bir yalan olduğuna inanmak, bir yerde -özellikle sokaktayken- birkaç dakikadan fazla sabit kalamamak, bu yüzden evin içinde sürekli odadan odaya gezinmek, koridor arşınlamak, sadece doktorunuzun yanında, hastanede veya evde battaniye altında mutlu olmak, size sorulan basit sorulara bile sorumluluk alıp net bir cevap verememek, ağzınızdan "bilmiyorum" sözünden başka bir söz çıkmaması, akıl almaz bir biçimde zayıflamak, çirkinleşmek, bakışlarınızın bomboş olması, başta kendinize olmak üzere hiç kimseye güvenememek, çevrende "iyi olacaksın" diyenlerin aslında size acıyor olduklarını düşünmek, acınacak hale düşmek, tir tir titremek, en ufak şeyden korkmak ve en acısı bütün bu saydıklarımın hayatınızın son gününe kadar sizinle beraber geleceğine inanmak vardır.

ayrıca ısrarla belirtilmelidir ki "ben depresyondayım" sözü sanıldığı kadar karizmatik bir söz değildir. bunun farkına varmayanları da adım adım içine çeker, bir gün "ben depresyondayım" demeye çalışıp da bunu kendinize bile itiraf edemezken ağlamanıza engel olamazsınız...

25 Mart 2008 Salı

18 Mart - Aşk

yeni evlenmiş, bir de bebeği var. bey’ini çağırmışlar çanakkale’ye. belli ki gidenlerin yüzde doksanı gibi ya şehit haberi gelecek, ya sakat dönecek, ya da kayıp olduğunu söyleyecekler. bu adamcağız, bu çanakkale’ye çağrılan delikanlı demiş ki eşine; “ya zehra, bu köyün en güzel kadını sensin. güzellik kıskanılır.” bir çırpıda söyleyivermiş o güne kadar hiç diyemediği bu sözleri. devam etmiş; “ben gelene kadar hiç evden çıkma, tamam mı?”. zehra ana; “tamam çıkmam”. “söz mü?”, “söz!”.

gitmiş.

gelmemiş, şehit.

kadıncağız 1967 yılına kadar yaşamış ve hiç evden çıkmamış. diyor ki torunu; “dedemin yazdığı üç mektup – yazması da yok da yazdırdığı üç mektup- duvarda asılı dururdu. her sabah kalkar, onları okur –ezberlemiştir gerçi ama her sabah yeniden okur-, onlara bakardı. sonra bütün gün kuran okurdu. ne kadar yalvardıysak da; torununun düğününe gel, ev yaptırdık onu gör, falanın cenazesi; söz verdin ama aradan elli yıl geçti, çıkaramadık dışarı.” “yok” dermiş ana; “ben söz verdim evladım, sadakat lazım, sözümde durayım.”


bir başkası, yine bir çanakkale şehidi. adı ahmet. o da geride eşini ve bir evladını bırakmış. anamız 1970 yılına kadar yaşıyor. vefatından önce oğluna bir vasiyet bırakmış. açıp okuyorlar, şöyle yazıyor: “yatağımın altındaki torbayı benimle beraber gömün.” köyün hocası itiraz ediyor; “islam’da ölünün yanında bir şey gömülmez, uygun değildir.” oğlu; “benim anam çanakkale şehidinin eşidir. bir dileği yerine getirilmeyecek mi, tek bir vasiyeti var.” hocanın aklına geliyor; “bu ana bize bir ders mi vermek ister. bilirdi dinini de. getirin torbayı, bir açalım, bakalım; ne var?” açıyorlar torbayı: saçlar, saçlar. küçücük bir torba içinde dişler ve küçücük bir kağıda ana yazmış (iyi ki de yazmış, biz anlayamazdık). eşine:

ahmet’im; saçlarım saçlarımdır, saçlarımdan kesilen, dökülen. hiç zayi etmedim, hepsi burada. bu saçlar şahit olsun ki onlara senden sonra kimsenin eli değmedi. bu dişler dişlerimdir, dişlerimden dökülen, sökülen. hepsi burada. bu dişler de şahit olsun ki sana söylediklerimi senden sonra hiç kimseye söylemedim.”

bugün 18 mart. aşktan böyle söz ettim. umarım hep aklımda durur bu iki olay. anlattıklarımın ikisini de vehbi vakkasoğlu’nun çanakkale üzerine bir konferansında dinlediklerimden aktardım. o da şahitlerinden, yaşayanlardan dinlediğini söylüyor. aşka inancımız nasıl değişmişse bu iki olayın gerçekliğine dahi zor inanıyoruz, belki de inanmıyoruz.

Not: Bu yazı, itü sözlük yazarı ageylan tarafından kaleme alınmış olup, hali hazırda http://www.itusozluk.com/goster.php/@2276132 adresinde sergilenmektedir.

13 Mart 2008 Perşembe

Kırgızistan

Fakirdir, sadece gelir dağılımı değil hayat da adaletsizdir. Kimisi bir dolara kendini satar, kimisi bir dolara kadın bulmayı marifet sayar. Gidip görünce -doğru yerden bakmayı başarabilirseniz- hayata bakışınızı değiştirebilir.

Fakirdir, hayat da ucuzdur bu yüzden. Tek oda ve banyodan oluşan bir evi çok ucuza kiralayabilirsiniz, otobüs ücretleri 12 yeni kuruş civarındadır, türlü türlü ekmek çıkar, en pahalısı (büyükcene) 25 yeni kuruşu geçmez. Pazarları vardır, et, balık, sebze meyve ucuzdur.

Sovyet Rusya zamanında Rus kökenli olmayanlar üniversitelerin mühendislik, mimarlık gibi bölümlerine alınmadıklarından ortalık ressam, müzisyen doludur. Her evde piyano vardır, herkes müzisyendir. Oysa kentin dışında bir fabrika vardır, boş durur. İşletecek mühendis yoktur. Onlar da dışarıdan alır sanayi ürünlerini. bu ürünler de Türkiye fiyatlarının altındadır, bize ucuz gelir çünkü vergi diye bir şey yoktur, Rusya'nın pazarı olsun diye başına Sovyet Rusya zamanında da bölgeyi idare ediyor olan kişi cumhurbaşkanı olarak oturtulmuştur. (bkz: askar akayev)

Her şey ucuz olduğu için evinin önündeki sebzeyi toplayıp pazara satmaya gelen açtır. İyi kötü bir bakkal dükkanı açan açtır. Taksicisi, memuru, avukatı, doktoru da çok tok değildir hani; çünkü ülkesi ya fakirdir, ya da kaymağını yiyen vardır. (Örneğin bir profesör doktor devletten 65 ytl civarında maaş alır, bu maaş ülkede verilenler içinde yüksek olanlarındandır.)

Yine de bir kısım insan lüks otomobillere biner. (zengini de zengindir hani.) Sistem çökmeden önce doğru tarafta yer almış, "mülk edinme" kavramı oturmadan “mülkler” edinmeyi başarmış, kimisi eski bir devlet görevlisi, kimisi amerikan ajanı mıdır bilinmeyen adamların çoğunun Isık Göl'de yazlıkları, şehrin az dışındaki beş yıldızlı Amerikan Hyatt Regency Oteli 'ne nazır villaları vardır.

Erkeklerin çoğu vodka-kusmuk arasında gide gele boğulmuşlardır. Pazarlarda kadınlar çalışır, taksici kadın vardır, kadın otobüs şoförünü ben gördüm, binaya sıva yapan kadınlar görülmüştür. Üstelik üçkağıt da yoktur. Elma satacak kadın, çürükleri 2 somdan, küçükleri 5 somdan, güzelleri 7 somdan satar. Gerekirse sabah yediden, akşam karanlığına kadar oturur ama fazlasını almayı düşünmez karşısındakinden. Çünkü bilir ki o da en az kendisi kadar açtır. Para üstü çıkışmazsa ertesi gelişinizde on yeni kuruş bile etmeyen parayı vermekte ısrar eder.

Adetten midir bilinmez ama evlilikler çok kısa sürer. Evlenilir, çocuk olur, birkaç yıl sonra da adam gider. Çocuğuyla yalnız kalan onlarca kadın vardır etrafta. Türlü şekillerde para kazanmak için çırpınırlar.

Emekli profesörler, dekanlar elçiliklerde sekreterlik, tercümanlık gibi işler için kapışırlar. Çünkü Kırgızistan onları doyuracak kadar para veremez. Yeni mezun bir avukat, işe gidip gelmek için ödeyeceği otobüs parasını maaşıyla mümkün değil çıkaramaz. (Bunun için sabahın köründe evden çıkıp işine yürüyerek gidenler vardır).

Hastaneler bedavadır ama ilaçlar ithal olduğu için pahalı gelir insanlara [Ha bize göre ucuzdur, kimi zaman sakız yerine vermidon çiğneriz(!)]. Hastası olan birine ilaç yardımında bulunursanız ağlayıp önünüzde diz çökebilir. Minnet duymanın ne kadar onurlu bir duygu olduğunu bilirler, çünkü fakirlik içinde yüzseler de henüz para onları satın alacak kadar girmemiştir içlerine.

Sokakta mini etekle, sütyenle gezen kızlar görebilirsiniz. Kimse kafasını çevirip bakmaz, birileri bakıyorsa yanına gidip “vay hemşerim, nerelisin” diye sorabilirsiniz çünkü büyük ihtimalle Türktür. Bu Türkler Sovyet Rusya dağıldıktan sonra iş kurmak, ticaret yapmak, para kazanmak için oraya göçmüş, pek çoğu Türkiye’de iyi bir yere gelememiş insanlardır (istisnaları es geçmedim, istisnası da var). Haliyle Türkler’i de böyle tanıtırlar oralarda. [Özellikle 2002 senesinde Türkler’e karşı büyük bir tepki vardı Kırgızistan genelinde. Elçilik mensubu olan, kırmızı pasaportlu bir diplomat, üstelik henüz akşamüzeri, elçiliğin hemen yan sokağında dayak yemişti. Hatta aynı dönemde Manas Üniversitesi’nde çıkan bir kavgada iki Kırgız ölmüştür ve olaya karışan Türk gençler hâlâ hapishanede yatmaktadır. “Paralarıyla buraya gelip, kızlarımızı satın alıp, zengin hayatı yaşayıp caka satan insanlar” deniyordu Türkler için.]

Türk lokantalarına gittiğinizde çirkin tablolarla karşılaşırsınız. Birbirinden güzel kadınlar, kel şişman Türk erkekleriyle yemek yerler. Bu erkeklerin pek çoğu zaten bir Türk kadınla evlidir. Bazıları Türkiye’de çocuklarını büyütmekte olan kadınlara bile söylemekten çekinmezler yaşadıklarını, onları böyle kabul etmelerini beklerler. Bazılarının hizmetçilerinden, Rus sevgililerinden falan çocukları vardır.

[Hayatımda gördüğüm en güzel kadınlardan birini de bir Türk restoranında görmüştüm. Uzun boylu, beyaz tenli, siyah saçlı lacivert gözlü bir kadın, yarı boyundaki kel 50lilik bir türk amca ileydi. Amca içtikçe bağıra çağıra şarkı söyledi, kadın utandı. Amca dans ederlerken parmak uçlarına basarak kızın dudaklarına uzandı, kız kafasını kaldırdı da amca yetişemedi. Kimbilir ailesinden kaç kişiye bakmak zorunda olan bir kadındı, belki de direkt orospuydu, değil mi?]

[Aynı Türk restoranına bir berber gelirdi her akşam başka bir güzelle. Benden yakışıklı değildi ama aşağılık olduğu kesindi. Sonra bir gün karısı falan ailecek geldiler, adam çok sıkılmıştı hatırlıyorum. Bir ara karısıyla kavga ettiler, çocuk da masada oturmuş oyuncağıyla oynuyordu.]

Sivil darbeyi kimilerinin zengin hayatına sokulmuş bir çomağa benzetebiliriz. Seçimle geldiği iddia edilen cumhurbaşkanının çareyi kaçmakta bulmuş olması tesadüf değildir, tarihte örnekleri de vardır (bkz: Padişah Vahdettin) Darbeyi yapanlar insanların canına dokunmamıştır. Evlere giren kişiler sadece yiyecek ve değerli eşyaları çalmışlardır; çünkü tepki açlığadır, fakirliğedir.

[Hatta oradaki Türk mağazasına giren adamların hayatlarında hiç görmedikleri, ne olduğunu, nasıl tattığını hiç bilmedikleri zeytinlerin yenecek bir şey olduğunu anlamayıp, zeytinleri yere döküp kavanozlarını çaldıklarını duymuştum. Çok da garibime gitmemişti keza domates de "masraf çıkmasın", "yemeseler de olur" denildiği için Sovyet Rusya’nın dağılmasından önce girmemişti sofralarına.]

Başınız bir belaya dolanırsa, hiç suçunuz olmasa bile bir polis tanıdığınızın, üst makamlardan bir dostunuzun olması şarttır. Böyle memlekette polis her türlü çirkinliğin içindedir. Hatta şehrin karanlık bir sokağında kadın pazarı vardır, polisler çok sağlam avanta alırlar. Gerçekten bir dolara kadın bulabilinecek yer de orasıdır. Bir kere ailecek arabayla civarından geçmek durumunda kaldığımda görmüştüm ki 12’sinden 40’ına türlü türlüsü var.

Orada yaşayanlar da, en az bizim kadar hisseden, bizim kadar gören, işiten, bizim kadar seven, bizim kadar gurur sahibi, kırılgan, bizim kadar insandırlar. Ancak her seferinde size hayatın herkes için yeterince adil olmadığını anlatanlar da, onladırlar.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Şehir İçi Gurbet Akşamları - Eğitim Dairesi Başkanlığı

Hayatımın büyük bölümünü tanımadığım insanları, tuhaf alışkanlıklarını, sevgilileriyle konuşmalarını, bir araya gelip eğlenmelerini, birbirlerini yolda gördüklerinde selam vermiyor olduklarını, ağızlarını, gözlerini, burunlarını, hayvanca yemek yiyor olduklarını, burunlarının akıyor, kakalarını yapıyor olduklarını yadırgayarak geçirdim. Tanımadığım biriyle aynı odada yatmanın ızdırabı, evim dışında bir yerde tuvaletimi yapmanın sıkıntısı, ne kadar temiz olduğunu bilmediğim bir duşta yıkanmanın gerginliği, tanımadığım birinin ellerinde pişmiş kötü yemekhane yemeklerini günlerce üst üste yemenin bıkkınlığı hiç cesaret edemediğim, cesaret etmeye de yeltenemediğim şeylerdi. O kadar da korkulacak şeyler değillermiş.

Her şey bir anda oldu diyebilirim. Bir gün, hiç beklemediğim bir anda tanıdığım herkesin hayatından, bambaşka bir yere, daha önce hiçbir fikrimin olmadığı diyarlara, sanki coğrafya derslerinde gösterilen her şeyin yalan olduğunu anlayacağım bir iklime, başka hayatlara, başka duygulara gitmem gerekeceğini biliyordum. Bunu daha da geciktirmenin bir anlamı olmadığını, artık arkasında her an bir desteği eksik olmayan bir adam olmadığımı, aksine artık kendisinden tahammül edeceğinden de fazlası istenecek, pek çok durumda sorumluluk alması gerekecek bir adam olmam gerektiğini fark ettiğimde bavulumu toplamaya da başlamıştım.

Buradaki üçüncü akşamımdayım, üç gündür kar atıştırıyor dışarda. İnsanlar yürüyor sokaklarda, birilerinin onuru kırılıyor, birilerinin ayağı kayıyor buzda, birileri taksi çeviriyor, bir kadın çocuğuna simit alıyor, bir baba eşine çiçek götürüyor ve daha bir sürü şey... Oysa ben, şu an üzerinde oturmakta olduğum yatağımda, az sonra ineceğim yemekhanede, gece boyu arkadaşlarımla gitar çalacağım, sohbet edeceğim, kahve falı bakacağım lobide her şeyden arınmış, her şeyden uzaklaşmış durumdayım. Bana pek çok şey hatırlacak her şeyden uzak, bir Fikret Kızılok şarkısı huzurunda kendimi tanımaya, sanki bu gidişe ayak uydurup uyduramayacağımı, bir gün hiç bilmediğim o şehirde bir şeylere faydamın dokunup dokunamayacağımı görmeye çalışıyorum.

Hayatım boyunca hep yanında birileri olan kişilerin güçlü olduğunu sandım. Oysa şimdi görüyorum ki, asıl güçlüler hayatı yanında kimseler olmadan da sürdürebilen insanlar...

10 Şubat 2008 Pazar

Son Kale Düştü

Hayatın hep iyi insanların kötülere oranla çok olduğu, kötü şeylere kıyasla iyi şeylerin daha büyük bir sıklıkla yaşandığı bir yer olduğunu sanırdım, bu inancım giderek sarsılıyor.

Kocatepe Camii'nin arkasındaki geniş meydanda yürüyorum. Akşam beş suları, güneş battı batacak. Karşı kaldırımda bağırtılar duyuyorum, dönüyorum. "Ne işin var burada?" diye bağırıyor bir adam, küfürler de ediyor. Bir kızı dövdüğünü görüyorum, arkasından kafasına vuruyor, itiyor kızı. Adam oldukça kılıksız. Kavun renginde bir kumaş pantolon giymiş, üzerinde eski püskü bir mont var. Saç sakal birbirine girmiş, bıyıklı da... Önce abisi sanıyorum kızın ama bakıyorum kız sarışın, "I did nothing wrong" diye ağlıyor.

"Şeytansın sen" diyor adam kıza. Kız hızlı adımlarla kaçmaya çalışıyor, sapık arkadan yetişip tekme atıyor kıçına, saçlarını çekiyor. Duruyorum, ama yanlarına gitmeye de çok korkuyorum. Hemen 155'i tuşluyorum, cevap veren olmuyor. Bu sırada adam kızı bir apartmanın arka bahçesine sokmaya çalışıyor. Bir yandan da kolunu bükmüş, arkadan sarılmış görüyorum kıza. Etrafımda insanların olduğunu fark ediyorum, onlarla beraber birbirimizden güç alıp ayırmaya gidiyoruz. Onlar adamı tutuyor, ben kızı çekiyorum. Bir teyze geçiyor yanımdan, gidip adama tokat atıyor. Kız bunları görmesin istiyorum, çünkü zaten titriyor, ağlıyor. Bembeyaz yanakları kıpkırmızı olmuş.

Uzaklaştırıyorum oradan, sapık arkasından "Kocatepe'nin şeytanı" diyor, "Geberticem seni" diye bağırıyor. "Şeytanı savunmayın" diyor bize de, kendi içindeki şeytanı görmeden. Bunları duymasın istiyorum kız, uzaklaştırıyorum. "Sakin ol" diyorum, "korkma, güvendesin" diyorum. Hatta arkasını döndürüyorum adamın olduğu tarafa, görmesin istiyorum. Teyzeler "getir getir, gitmesin, şikayetçi olsun" diyor. Kızın ruh hali kaldırmıyor oraya gitmeyi, götürsem adam daha da azacak, bunları hiç düşünmüyorlar tabi. Ben uzak tutuyorum her şeye rağmen kızı. Sürekli "merak etme" diyorum, "polisi aradık, hemen gelecekler" diyorum.

Sonra ekip otosu gözüküyor uzaktan "bak geldiler" diyorum, "her şey bitti" diyorum. Kız ellerimi göğüs hizasında tutuyor, sıkıyor. Gözlerinden taşıyor hissettikleri, kendimi buruk bir mutluluk içinde buluyorum.

Ekip otosundan bir polis iniyor, bütün dünyayı ben yarattım, çok hırsız kovaladım, ne olaylar gördüm, bu da bir şey mi dercesine bir havada yanaşıyor. Bütün teyzeler amcalar etrafını sarıyor, olayı anlatıyorlar. Kıza soru bile sormuyor amirim. Ben kızın yanından ayrılmıyorum ama arada da dinliyorum konuşulanları. "Pasaportu yoksa zaten sınırdışı ederler" diyor amirim, kendisine dalmak istiyorum. Tacize uğramış kıza, fahişe muamelesi yaptığını görüp utanıyorum.

Sivil polisler de geliyor olay yerine, bir ekip otosu daha geliyor. Yeni ekip otosundan daha olgun, daha insan bir amir iniyor. Beni tercüman edip soruyor kıza, kız anlatıyor.

Almanmış,
bir havayolu şirketinde hostesmiş. Uçuş ekibiyle Hilton'da kalıyorlarmış, Kocatepe Camii'ni görmeye gelmiş, çıkışta sapık yanaşmış yanına, adını sormuş. [Çat pat türkçe biliyor haliyle kız, anlamış o kadarını] Cevap vermemiş kız. Sonra öpmeye çalışmış sapık. Kız izin vermemiş, kaçmaya çalışınca da başına bunlar gelmiş.

Kıza adamın aklî dengesinin yerinde olmadığını söyletiyorlar bana. ama yine de şikayetçi olsun istiyor sivil polisler, "iki şahit lazım" diyorlar. Gençten iki sevgili o sırada yanımdalar, onlar gönüllü oluyorlar. İngilizce de biliyorlar üstelik. Ben yine de kıza diyorum ki "istersen, mahkemeye gitmek, davacı olmak istemezsen biz seni bırakırız oteline sağ salim." Kız da tereddüt ediyor ama istiyor dava etmeyi.

Şahitlerle kızı başka bir polis otosuna alıp gidecekler tabi. Kız dönüp bana "çok teşekkür ederim" diyor, boncuk boncuk gözyaşları akıtmış gözleri parlıyor adeta, minnetini görüyorum, utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum...

Ekip otosuna binip gidiyorlar. Giderken yanındaki kıza sarılıyor, bir şeyler anlatıyor ona, ağladığını görüyorum. Bu sahne ömrümün sonuna kadar zihnimden çıkmayacak diyorum, ama aklımda en çok duygusuz amirimin şu sözleri kalıyor:

"Sırf kocatepede böyle baksan 20-30 tip bulursun, hangi birini yakalayacaksın"

Artık her yerde tacizcilerimiz var, aşk da denilen o duyguları içlerindeki şeytanın esiri olmuş. Sonra kızın ruhsal durumunu göz önünde tutmadan "bırakma kızı, şikayetçi olsun, adamın yanında dursun" diyen, adam salyalar akıta akıta bağırırken o kızın ne hissediyor olduğunu düşünmeyen teyzelerimiz amcalarımız var, çok çok az güvendiğimiz bir yargı sistemimiz, aynı durum kendi kızının başına gelse ne hissedeceğini bilemediğimiz amirlerimiz var.

O kız bir daha bu ülkeye gelecek mi, gelirse tek başına sokağa çıkabilecek mi, çıkarsa Kocatepe Camii gibi mistik bir yeri bir daha ziyaret etmek isteyecek mi bilmiyorum. Bu akşam yaşadıklarımdan dolayı da en çok o hep gurur duyduğum Ankaralılığımdan utanıyorum.


17 Ocak 2008 Perşembe

Fotoğraf - Cemal Süreya

Ankara'nın kışlarını bilir misiniz? Hani şu 'kar yağsın' diye sabırsızlıkla beklediğiniz, sabahları arabaların üzerinde biriken beyazları kar sandığınız, sonra bir sabah nihayet gerçek beyazlar içinde uyandığınız, Tunalı'da, Bahçeli'de sevdiklerinizle dolaştığınız ya da mahalleden arkadaşlarınızla kartopu oynadığınız Ankara kışları... İşte öyle bir kış mevsimiydi yaşadığımız. Ancak karların yerini buzlara, sokaklardan yükselen şen çocuk seslerinin yerini derin, insanın yüzünü adeta dalga geçe geçe kesen küfür gibi bir ayaza bıraktığı kış günlerinden biriydi.

Okuldan eve gelmiş, annemin zoruyla apar topar bir şeyler atıştırmış ve taksilerden birini yakalamak için caddeye çıkmıştım. Kaldırımda annemle yürürken yüzümü kesen soğuğa, her içime çektiğimde beni boğduğunu hissettiğim kirli havaya,
beni düşürmek için özellikle kaldırım taşlarının aralarına sıkışmış buz kütlelerine rağmen şikayet etmiyordum. O gün hayatımda ilk kez annemle babamı ziyarete gidiyorduk.

Her ne kadar şimdi düşündüğümde bana çok doğal gözükse de baba ve ziyaret etmek kelimeleri asla yanyana kullanılamayacak türden kelimeler gibi geliyordu bana o günlerde. Baba benim için hep içinde bir parça özgürlük, bir parça sorumluluk, bir parça bilgelik, bir parça da tevazu içeren bir kelimeydi. Oysa şimdi aynı kelime bambaşka bir hayatın içinde kendi savaşını veren;
doktorların, daha iyi olması, eski hâline dönmesi için hangisinin daha doğru olduğunu asla bilemeyeceğimizi düşündüğüm pek çok çözüm yolu sunduğu; sanki ne yaparsak yapalım gözlerine yerleşmiş o anlamsız bakışı silemeyeceğimiz, sıkıntılarının nüksettiği anlarda üzerine çöken o panikle annemin ellerini tutup gözlerinin en derinine bakarak yardım dilenen bir adamı anlatıyordu.

Derslerim kötü gidiyordu, sınıfta eski girişkenliğimden eser kalmamıştı. Bazen yanımdakiyle konuşuyor, öğretmeni de dinlemiyordum. Sınavlarda eskisine nazaran notlarım da düşüş göstermişti. Bunlar öğretmenlerimin 'veli toplantısı'nda anneme söyledikleriydi. Aslında annem durumumuzu bildiği için bana doğrudan söylememişti bunları ama komşularımızdan birine aktarırken kulak misafiri olmuştum ona. "Babası hasta" demiş onlara. "Hastanede kalıyor."

Hastane dedikleri yer umduğumdan farklıydı. Geniş bir salonu vardı, hastaların kaldığı odalar bu salona açılıyordu. Salonda pek çok kitap, birkaç adet masa, bir saz vardı. Sanki içeridekilere bu kötü kış gününü en ince ayrıntısıyla göstersin diye koca koca pencereler yapmışlardı salona. Babam yine az konuşuyordu. Sanki artık bize söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Belki de söyleyeceği şeyleri değersiz görüyordu, bilemiyorum. Ancak çevresindeki, pek çoğuna 'deli' damgasını
ilk bakışta kolayca yapıştırabileceğiniz insanlara göre oldukça iyiydi.

"Major depresyon" demiş doktor ilk gördüğünde. Kaygı, stres, iş yükü, panik atak ve daha bir sürü akademik palavra. Geçecekmiş, iyi olacakmış, yeniden 'baba' olacakmış. O an beni telkin edecek hiçbir sözü yoktu sanıyorum ki. Babamın gözlerine bakıyor, içinde kocaman, gezegenleri alsa da dolmayacak, uçsuz bucaksız bir boşluk görüyordum.

Babamı kendi babası sanan genç yanımıza geldiğinde daha fazla durmadım yanında. Orada sonuna kadar dursam, kalbimden geçenleri ona bir bir anlatsam da faydası olmayacağını artık biliyordum. Yanında olduğum süre boyunca bana sadece bir kez bakmış ve annemin derslerim hakkında birkaç yalanından sonra da bakışlarını zeminde odaklandığı noktadan kaçırmadan 'iyi' demişti, hepsi bu.

Pencere önündeki boş masaya yürüdüm. Dışarısı çamur rengindeydi ve altıncı kattan daha bir anlamsız, daha bir çirkin gözüküyordu. Masanın üzerinde duran "Seçme Şiirler" adlı kitaba takıldı gözüm. Aslında hayatım boyunca okuduğum -gerçek- şiirlerin sayısı ikiyi geçmezdi belki de. Yine de o an, kitaptan açacağım rastgele bir sayfada karşıma çıkacak şiiri zihnimin en derinine, bir daha asla unutmayacağım şekilde kazıyacağıma dair söz verdim kendime. Sanki o şiir rastgele seçilmiş bir şiir değil de, hayatımın o andan sonraki gidişine yön verecek bir şiir olacakmışçasına inanmıştım bu saçmalığa. Oysa karşıma çıkan, tıpkı bizim gibi üç ayrı dünyada, farklı farklı şekillerde savaşlar veren, üç ayrı hayatın öyküsüydü.

FOTOĞRAF

Durakta üç kişi,
Adam, kadın ve çocuk.

Adamın elleri ceplerinde,
Kadın çocuğun elini tutmuş.

Adam hüzünlü,
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

Kadın güzel,
Güzel anılar gibi güzel.

Çocuk,
Güzel anılar gibi hüzünlü,
Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

Cemal Süreya

30 Aralık 2007 Pazar

İyi yıllar olsun....

Bir yıl daha bitti. Yani ömrümüzden bir yıl daha eksildi. Geçen bir senede yapmamız gerekip de yapamadığımız ne varsa artık çok geç. Şimdi yeni yılda onları yapmaya kalksan, o yıldan çalacak, bu sefer o yılda da yapamadığın şeyler kalacak. Birike birike gidecek sonra yapamadıkların bir gün yaparım diye. Sonra o bir gün, tam da yapamadıklarımı yapayım derken göçüp gideceksin birçok şeyi yarım bırakarak.

Neyin kutlamasıdır bu bilmiyorum; ama herkese iyi yıllar...